25 Aralık 2010 Cumartesi

Ümit Yaşar Oğuzcan - Aşk Heykeli

Aşk Heykeli

bir gün bu şehrin en yüksek tepesine
senin heykelini dikeceğim
limana yanaşan gemilerden önce sen görüneceksin
sen yol göstereceksin karanlıklarda
pullarda senin resmin olacak
vitrinlerde senin fotoğrafların
bu şehre gelenlere
önce seni gösterecekler
bense dilediğim gibi
günün her saatinde yalnız seni göreceğim
ve
karlı, soğuk bir kış günü
senin o duygusuz ayaklarının dibinde
can vereceğim.

Ümit Yaşar Oğuzcan



Aşk Heykeli

Aşk Heykeli

bir gün bu şehrin en yüksek tepesine
senin heykelini dikeceğim
limana yanaşan gemilerden önce sen görüneceksin
sen yol göstereceksin karanlıklarda
pullarda senin resmin olacak
vitrinlerde senin fotoğrafların
bu şehre gelenlere
önce seni gösterecekler
bense dilediğim gibi
günün her saatinde yalnız seni göreceğim
ve
karlı, soğuk bir kış günü
senin o duygusuz ayaklarının dibinde
can vereceğim.

Ümit Yaşar Oğuzcan


Ümit Yaşar Oğuzcan - Acılar Denizi


Acılar Denizi

Ben acılar denizinde boğulmuşum
İşitmem vapur düdüklerini, martı çığlıklarını
Dalgalar her gün bir başka kıyıya atar beni
Duyarım yosunların benim için ağladıklarını

Ölüyüm çoktan, bir baksana gözlerime
Gör, içindeki o kanlı cam kırıklarını
Bu ne karanlık, bu ne zindan gece böyle
Bütün gemiler söndürmüş ışıklarını

Ben acılar denizi olmuşum, yaklaşma
Sularım tuzlu, sularım zehir zemberek
Baksana; herkes içime dökmüş artıklarını

Bu karanlık bitse artık, bir ay doğsa
Bir deli rüzgar çıksa; alıp götürse
Yılların içimde bıraktıklarını...

Ümit Yaşar Oğuzcan

24 Aralık 2010 Cuma

Öfke Ağıdı




ÖFKE AĞIDI..

dövün çocuklarınızı suçsuz

erken tanısınlar cezayı

cezaların suçlardan çok olduğu dünyada

dövün çocuklarınızı

atlar gibi gözlüğe alıştırın

gözleri göklerden genişse

almadan vermeyi öğrenmişlerse

vurun ellerine ellerine

candan özge değer var mı..

vatan nedir..

dostluk yenilir içilir mi..

sevgi neye yarar sevgi..

GÜLTEN AKIN

Birtakım İnsanlar




Birtakım İnsanlar

‘..şu karşıki sandalı görüyor musun? bakın sahile yaklaşıyor. onu yürüten şey nedir? kürekleri değil mi? ya şu uçan martılar! kanatları yolunsa artık uçabilir mi? düşünce de böyledir. dört duvar arasına kapatılmak istenirse kanatsız kuş, küreksiz sandal oluverir ve bütün manasını kaybeder..’

SAİT FAİK

‘yabancı bir yere ilk defa inip hiç lüzumsuz, manasız bir his duymadan, toprağa varsa bir battaniye atıp, yıldız seyretmeden, memleket, sevgili, ıvır zıvır düşünmeden uyumak..

belki böyle şey , iyi insanlara nasip oluyor.. belki biz, zayıf, karışık, kötü insanlar, yabancı bir yerde ağlamaklı oluyoruz..

insanların oturduğu , tarlaların yeşerdiği, çocukların oynadığı toprak, neden insanoğluna yabancı olsun? olmasın.yalnız anamızın babamızın , sevgilimizin , arkadaşımızın zincirlerine bağlıyız da , ondan bir türlü karışık hislerden kurtulamıyor, bir türlü rahat edemiyoruz..

bu zincirleri kırmalıyız. doğduğumuz yerden beş kilometre uzak da bir , beş yüz , beş bin kilometre uzak da bir olmalıdır. orada da , bulursak battaniyemizi, bulmazsak Allah’ın kuru otlarını toplayıp uzanmalıyız.. toprak kazmaya gelen rençberler uyuyor.. iyi basit, bağlarını koparmış insanlar her yerde uyuyabilirler.. kendimi o rençberlerle beraber görüyor, onların yerine koyuyorum :

ekmek tuz domates iki nefes cıgara bir-iki toprak kazıcı arkadaş, bir fincan kahve günümüzü hoşça ikmal eder.. kötü rüyaları bol yemek yiyen midesi bozuklara terk ederek yukarıda saydıklarımıza küçük, basit, zararsız ilaveler, tarhlar yaparak yaşamak, bin türlü yaşama tarzından bir tanesidir.. bu şekilde yaşamak başkaları hesabına yapılmış bir fedakarlıksa, insan bilmeli idi.. yook! bu bizden kötü vaziyette olanlara karşı zaruri bir feragatsa, bu şekilde yaşamak insanoğullarına şu zaman için mukadderse, hiç ehemmiyeti yoktu.. bu insanın nasibiydi. binaenaleyh kafiydi.. o zaman güzel uykuları hep beraber uyurduk..

………………..

bir dost bulsam , onunla düşündüklerimi münakaşa edebilsem, ne iyi olurdu! yalanı, gerçeği, iyiliği, fenalığı.. mevzu dolu kardeşlik..’

SAİT FAİK , Birtakım İnsanlar

(Yapı Kredi Yayınları YKY , 2002 , 144 sayfa)

Ardından



Ardından
 
Geldim yine sana geldim
Sevdim seni dünya kadar
 
Geldim yine sana geldim
Dağlar yolverin bana
 
Gittiğin günden beri
Bekledim umutla
Sustu radyomun sesi
Söyle bana
 
Gittiğin o gün vardı ya
Çiçekler soldu
Meğer soracak ne çok şey varmış sana
 
Geldim yine sana geldim
Sevdim seni dünya kadar
 
Geldim yine sana geldim
Dağlar yolverin bana
 
Gittiğin günden beri
Bekledim umutla
Sustu radyomun sesi
Söyle bana
 
Gittiğin o gün vardı ya
Çiçekler soldu
Meğer soracak ne çok şey varmış sana
 
Tozpembe bir rüyaydı
Bize bizi anlattı
Yürüdü diyar diyar
Kanatlandı
 
Kurtalan Ekspres

23 Aralık 2010 Perşembe

Hay Sizin Kulağınıza Hoş Gelen

Uzun zamandır, klişe olmaktan kurtulamamış bir beyin pardon deyim var.

Bir arkadaşımıza soruyoruz "Hangi tür müzikleri dinlersininiz?"

Arkadaşımız: "Valla ben kulağıma hoş gelen her türlü müziği dinliyorum." diyor.

Bu cevap benim kulağımın içine süzülüyor ve şu şekilde yorumlanarak beynimden çıkıyor:
Heee anladım; senin yaşama karşı bir bakışın ve sorumluluğun yok. Sen de -ne olduğu belli olmayan- arada kalmışlardansın. Utancını ayıbını sahte onurlarla sağlıyorsun...

Ben kulağıma hoş gelen her türlü müziği dinlerim.Kim kulağına hoş gelmeyen müziği dinler ki, dolmuşta mecburen dinlediğimiz, şoför FMden fırlayan kedi miyavlamalarını saymazsak...

"Ben kulağıma hoş gelen her türlü müziği dinlerim." bu söz beni ş
aşkına çeviriyor. Şaşırdığım şey kulakları değil.Her türlü müziği kulaklarına hoş getiren beyinlerine şaşırıyorum.

Kimler kulağına hoş gelen müziği dinliyor?

Dinledikleri müzikleri söylemekten utananlar, toplumun ve modanın belirlediği tarzlara köl
e olmaktan kaçamayan ve bunun utancını yaşayan ve gizlemek isteyenler kulaklarına hoş gelen müziği dinliyorlar!...

Bir yapımcının yardımcısına soruyorum Ne tarz müzik dinlersin? Arabesk dinlerim demekten utandığı için Kulağıma hoş gelen her türlü mü
ziği dinlerim deyip kurtulduğunu sanıyor. Senin arabanda arabesk ile ilgili kasetler var... Arabesk dinliyorsun. Arabesk sana hayat veriyor. Arabesk müziğinde kendini benliğini buluyorsun. Arabesk dinlerim demekten neden utanıyorsun. Utandığı şey dinlediği müzik değil, dinlediği müziğin onun kültür seviyesini ele vermesinden korkuyor. Arabesk dinlemek kültürsüzlük ise neden arabesk dinliyorsun yalnız kaldığında ve kapalı kapılar ardında...

Çocukken bana ne olacaksın diye sorarlardı. Ben de Sevdiğim bir
şey olacağım, mutlu olabileceğim bir şey olacağım derdim. Evet evet ama işte seni ne mutlu eder? diye bir soru daha sorarlardı. Ben bir türlü karar veremezdim. Bu nedenle kulağıma hoş gelen meslekleri sıralardım. Anladığımdan, ne işe yaradığını bildiğimden değildi. Hiçbir bilgim olmadığı için önüme gelen meslekleri seçerdim. Belli bir zaman sonra biraz daha büyüdüğümde, meslekler hakkında biraz daha bilgi sahibi oldum. Ve pilot olmak istedim. Biraz daha büyüdüğümde ise pilotluğun bana uygun bir meslek olmadığına karar verdim. Kişiliğime ve istediğim yaşam tarzına daha uygun bir meslek seçmeye karar verdim. Ben oluşurken beğenilerim de oluşmaya başlamıştı. Sonra döngüsel şekilde beğenilerim beni oluşturmaya başladı... Şimdi rock müziği dinliyorum. Çünkü kulağımdan beynime girerek hoş gelen müzik bu... Çünkü hayata karşı bakışım ve duruşum bana rock müzik dinletiyor ve rock müziği sevdiriyor. Ancak bazı rock müziği dışında tarzlarda cok iyi yorumlandığı için beğenilerim arasına girebiliyor.

Bana ne tarz müzik dinlersin diye sorduklarında
Rock müziği dinliyorum diye cevap veririm. Bu sözü duyan insanlar şunu anlarlar, bu herif müzik markete girdiğinde rock raflarını gezer. Evinde müzik setinin yanında rock ile ilgili albümler bulunur. Kitaplığında rock ile ilgili kitaplara rastlanabilir. Meyhaneye değil rock bara gider. Vs vs...

Müzik insanın yaşamını ve hayata bakışını belirleyen en büyük unsurlardan birisidir. Bir insanın yaşam tarzını, hayata karşı bakışını, siyasi ve felsefi fikirlerini anlayabilmek için müzik çok iyi bir araçtır. Dinlediğimiz müzik bizi statüsel anlamda bir yere taşımaz. Ancak mütemadiyen bulunduğumuz statüye uygun müzikler dinleriz. Yani dinlediğimiz müzikler bizim ne olduğumuzu insanlara anlatabilir;

Kulağınıza heavy metal hoş geliyor ve daha sonra da dönülmez akşamın ufkundayım... diye bas bas bağırabiliyorsanız, sanırım heavy metal sizi biraz üzüyor. Kurtulun heavy metal dinlemekten. Türk Sanat Müziği dinliyorum deyin tertemiz olun... Arkadaş çevrenizde statü alabilmek yada onlardan olabilmek için aynılaşarak farklılaşmaya çalışmayın. Kendinize dikkat edin. Fazla karıştırmayın kusarsınız. Ne dinlediğinize dikkat etmeyin ne olduğunuza dikkat edin, olduğunuz yer ne dinlediğinize dikkat etsin.




Kulağıma hoş gelen müziği dinlerim diyerek de salata yapmayın. Utançlarınızla yaşamayı ya da utanılacak şeylerden kendinize ilgi göstererek kurtulmayı deneyin...

Değerli ve anlamlı kalın
.

Barış Y. Aygün

Ölüm Beni Çağırıyor

beni niye öldürdün g.

seni sevmek için

yaşamak istiyorum...


çoktandır özlediğim yanık saman kokulu bu toprak üzerinde dalıp kalmışım.

uyuyor muyum; yoksa rüya mı görüyorum. bilmiyorum.. serin bir gölge. kafamda 12 tonluk bussinglerin korkunç gürültüsü. bir şeyler düşünmek istiyorum. iki şeyi biraraya getiremiyorum bir türlü. düşüncelerim hep uçuyor. biri daha uçtu. yaprakları dökülmüş kuru bir dala takıldı kaldı. ağacı salladım, salladım.

düşüremedim. sonra, düşünüm testi olup düşüverdi. kırıldı. içinden bir kız çıktı. kızıl mısır püskülü gibi parlak, yumuşak saçları vardı. gözleri mavi mi, yoksa yeşil mi? gözünün rengini bir türlü bulamıyorum. kızın saçları ıslanmış. gözyaşlarımdandır, diyorum. ayağa kalktı.

"benden ne istiyorsun?" dedi.

gülmeye çalıştım. dudaklarımı oynatmak istedim. dudaklarım donmuş. kulaklarım oynuyor. burnuma bir sinek kondu. sonra, burnumdan içeri girdi. gıdıklandım.

düşünümdeki kız, "beni bırak gideyim" dedi.

"yarın sayım var."

kızın rengini bilmediğim gözlerine baktım.

"git" dedim. "git. elini kolunu tutan yok ya." kız gitti.

arkasından baktım. kızın ne güzel saçları vardı. sonra, testinin, her biri bir tarafa gitmiş parçalarına bakıyorum. kırık parçaları toplayıp eski haline sokmak istiyorum. koca bir parça eksik. yerini dolduracak şey bulamıyorum..

karmakarışık sesler duyuyorum. biri, göğsünü göstererek:

"burdan girmiş, burdan çıkmış," diyor.

ne bu girip çıkan? memlekette trafik yok mu? bilmiyorum. başka biri:

"ciğerlerini parça parça etmiş," dedi.

bir uğultu duydum. biri kulağımı kesiyordu.. kulaklarımı aldı, cebine koydu. "hatıra!" dedi.

herif, tam da seçti hatıra olacak şeyi. ondan, ne duyarsa gelip bana söyler..

başka biri saçlarıma baktı: "saçları da esaslı," dedi.

ya herif kızılderiliyse. ilk işi saçlarımı kökünden söküp çadırına asmak olacak. ya bir çingene çıkar da:

"derisini de ben alacam, iyi davul olur," derse.

kalkmak istiyorum. yere kazıklamışlar sanki. beyaz boyalı bir otomobil geldi. üzerinde bir şeyler yazılı. yazıları okumak istiyorum. okuyamıyorum. okumayı unutmuşum. oysa ki ben liseyi, lise de beni bitirdi. üstümdeki kazıkları çıkarıp beyaz boyalı otomobile bindirdiler.. bir vınlama ortalığı birbirine kattı. bana ne olmuştu da bu otomobile bindirdiler. bilmiyorum. penceresi, kapısı, tavanı olduğuna göre burası oda. burada düşünülerimden başka herşey beyaz. bir de, şu kızın gözleri beyaz değil. ağzıma bir şey soktular. ne soktuklarını bilmiyorum. salt biri "yuttu be.." dedi.

gözlerimi tavana diktim. bir ışık yandı. ortalık sarı bir ışığa boğuldu. bakışlarım tavanı deldi. tâ.. gökyüzünde bir yıldıza çarptı. yıldız kaydı. arkasından hiçbir iz bırakmadı. öbürleri yine ıpıl ıpıl..

tam yıldızın altındaki köyde, bir erkek, bir kadına:

"bak hatça" dedi. "yıldız gaydı."

hatça, kayan yıldıza baktı. kafasını salladı. "biri öldü desene," dedi.

kayan yıldız benmişim..

insanın kendi yıldızını bilmesi ne iyi şey..

teliim ona bakar. günün birinde yıldızı kayarsa:

"vay canına, ben öldüm," der ve düşer ölür..

yıldızım, bulunduğum yerin damına düştü.

birden kapı açıldı. içeri anam girdi. üzerime abandı. ağladı, ağladı...

"yavrum" dedi. "yavrum," başka demedi, bayıldı.

bana ne oldu. gözlüklü biri, gözlerimi kapadı.

aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. beyazlara sarmışlardı beni. sonra bir sandığa koydular. sandığı iyice kapadılar. güldüm.

"korkma, kaçmam," dedim.

biraz sonra siyah bir otomobile bindirdiler. işler, amma da ters gidiyor ha. daha demin miydi neydi, beyaza bindik, şimdi siyaha.. olur mu bu? hem ben fenerbahçeliyim. oysa ki şimdi beşiktaşlı oldum. buna düpedüz din değiştirmek denir..

bir müddet gittik. sonra durduk. kapı açıldı. hop deyip, aldılar sandığı. gözleri yaşlı bir sürü insan arasından geçirdiler. evvelce kazılmış bir kuyuya attılar. üzerime toprak atmaya başladılar. nasıl da bilirler toprağı sevdiğimi.. yo.. yo.. bu kadarı çok. sonra nefes alırken zorluk çekerim..

söylediklerimi duymadılar. ellerini havaya kaldırıp bir şeyler mırıldandılar. yağmur için dua ediyorlar diye düşündüm. sonra çekip gittiler. hey.. nereye gidiyorsunuz? sağır mısınız? söylediklerimi duymuyor musunuz? ya.. ben size demedim mi, nefes alıyrken zorluk çekerim diye.. arkalarından bağırdım, çağırdım, duyuramadım. kalkıp arkalarından koşmak için davrandım.. kafam sert bir şeye çarptı.

"ha.." dedim. "demek ben ölmüştüm."

buranın ne penceresi, ne de dikiz geçilecek bir yeri var. yaşadığım yerler bambaşkaydı. biri geldi yanıma.

"hoş geldin" dedi. "biraz sonra giriş muamelen yapılacak."

bu arada baş ucumda bir kız belirdi. gözleri ağlamaktan şişmişti. hala da ağlıyordu ya.. kızın yaş dolu gözlerine baktım.

"ağlama artık" dedim. "bilirsin, ağlayanları hiç sevmem. hem ağlanacak ne var ki bunda. ölüm işte.. ağlasan geri gelecek değilim ki. zaten gelmek istesem bile, buradan bırakmazlar. giriş muamelem yapılıyormuş. sen de git. sevdiğim bütün insanların yaptığı gibi, sen de git. ölüler sevilmez artık. ölenlerin arkasından salt söylenir. benim söylenenecek bir şeyim yok ki.. neyse uzatma da git. beni yalnız bırak.. senden bir ricam var. gözlerim g.'de kaldı. ona söyle gözlerimi göndersin. hadi git.."



22 Aralık 2010 Çarşamba

Biraz Kül Biraz Duman


Biraz kül biraz duman o benim işte
Kerem misali yanan o benim işte
İnanma gözlerine ben ben değilim
Beni sevdiğin zaman o benim işte
Ümit Yaşar Oğuzcan

Oğullar ve Rencide Ruhlar

Oğullar ve Rencide Ruhlar

‘..bazen de saygıdeğer abilerim ablalarım, dünyası yerle bir olur insanın.. hayat ; fazla yormadan idare etmeyi sağlayan bütün anlamlarını yitiriverir.. en akıllıca sandığınız fikirlerinizin saçmalığını, en içten duygularınızın yapmacıklığını kavrarsınız. aslında hiçbir konuda fikriniz bulunmadığını , aslında hiç kimseye karşı bir şey hissetmediğinizi ve tüm evrenin de size karşı gaddarca kayıtsızlık içinde olduğunu.. hep gözünüzün önünde durduğu halde o güne dek her nasılsa yok saymayı başardığınız bu gerçeği fark ettiğiniz anda ilahi işleyişi de çözmek üzeresiniz demektir…
tanrı , içindeki tahammülfersa boşluğu doldurmak için evreni yaratır.. evrenin içine gezegenleri, gezegenlerin içine dünyayı, dünyanın içine hayatı, hayatının içine insani yerleştirir.. ve onun içine koyacak bir şey bulamaz.. işte insan denen bu tuhaf hayvanın, varlıkların en yücesi ve en anlamsızı kılınışının hikayesi.. evrenin orasını burasını felsefeyle, sanatla, aşkla, hatta ironik biçimde tanrı ile bezerken, ortak anlamsızların en küçüğünün elbette bir gerçeği unutmaması gerekmektedir.. hakikatte bütün kitaplar sayfaları doldurmak için yazılır..’

ALPER CANIGÜZ

Oğullar ve Rencide Ruhlar (İletişim Yayınları , 2004)

21 Aralık 2010 Salı

Unutmamalı ! Ben, senim. yaşarsan, yaşayacağım..


‘..insanlar kahramanları oynuyorlar ; çünkü korkaklar… azizleri oynuyorlar ; çünkü kötü ruhlular.. suikastçiyi oynuyorlar ; çünkü yanı başlarındaki komşularını öldürmek için yanıp tutuşuyorlar.. insanlar oynuyorlar ; çünkü doğuştan yalancılar..’ – J. P. SARTRE



‘..işkencenin kör edici parlaklığı gökyüzünün en yüksek noktasında, tüm ülkeyi aydınlatıyor; bu parlak ışık altında tek bir kahkaha bile artık samimi çıkmıyor, öfke ve korkuyu maskelemek için boyanmamış tek bir yüz, tiksintimizi ve suç ortaklığımızı ele vermeyen tek bir hareket yok artık.. bugün nerede iki fransız buluşsa aralarında ölü bir beden var. bir mi dedim ? fransa vaktiyle bir ülkenin adıydı; dikkat edelim ki 1961’de bir nevroz adı olmasın..’ – J. P. SARTRE (Cezayir Üzerine..)

‘..yarın şehre ineceksin ,

gözlerinde benim yaşayan son halimi taşıyacaksın ;

dünyada onu bilen tek sen olacaksın.

Unutmamalı !

ben, senim.

yaşarsan,

yaşayacağım..’

J. P. SARTRE

Sone 88


Sone 88

Gün gelip artık bana değer vermez olduğunda,
Senin yanında yer alıp kendime karşı çıkacağım,
Hor görüp yüz çevirdiğini gördüğüm zaman bana;
...Haksızlık etsen de, senin hakkını savunacağım.
En zayıf yanlarımı en iyi ben bildiğime göre,
Çekinmeden açığa vurup arka çıkabilirim sana,
Kusurlarımdan hangisi benim için en büyük lekeyse
Beni kaybederken büyük şan kazanırsın aynı anda.
Üstelik bu işte benim için de kazanç var;
Çünkü seven düşüncelerim sana yöneldikçe daima,
İster istemez kendime vereceğim zararlar,
Sana yarar sağlarken, kat kat yarar getirecek bana.
Öyle bağlıyım ki ben sana, öyle ki benim sevgim,
Sen haklı olasın diye, her haksızlığı üstlenirim...


William Shakespeare

20 Aralık 2010 Pazartesi

Ezeli Mağlup








Ancak müşterisiz bir orospuyu,benden daha uğraşsız biri gibi görürüm.

1920’den beri olup biten her şeye karşınız,dedi;ben de ona,’’hayır,Adem’den beri!’’ diye cevap verdim.

Sinir hücrelerinin hiç yenilenmediğini ve onlara itina göstermen gerektiğini biliyor musun?

Ülkesinden uzakta hiç kimse peygamber olamaz.

Sonunda tek ve eşsiz bir metronom olacağız,küresel bir mezarlık.

Öncelikle belirtmem gerekir ki,herkesin genç ölme şansı yok.

Yazmak,ne kadar az olursa olsun,bana bir yıldan ötekine geçmede yardım etti; zira, ifade edilmiş saplantılar zayıflıyor ve bir ölçüde aşılıyor.Eminim ki eğer kağıtları karalamasaydım, kendimi öldürmüş olurdum.Yazmak olağanüstü bir tesellidir.

Eğer yazmamış olsaydım, katil olabilirdim. İfade etmek bir kurtuluştur.

Birinden nefret ettiğiniz zaman, canınız onu yok etmek istediği zaman,bir kağıt parçası alın ve X bir domuzdur, hayduttur, canavarın tekidir yazın. Ondan daha az nefret ettiğinizin farkına varacaksınız.

Hayata küfretmek için,kendime küfretmek için yazdım.Sonuç? Kendime daha iyi katlandım, hayata daha iyi katlandım.

İktidar şeytanidir; Şeytan iktidar hırsı olan bir melekti sadece. İktidarlığı arzulamak insanlığın uğradığı en büyük lanettir.

Metafizik bir vatansızım.

Sıkıntı bir baş dönmesidir.

Bize uyabilecek ya da bizi tatmin edebilecek hiçbir şey yoktur dünyada.

Geleceksiz yaşıyorum.

Benim için, intihar etmeyen her tip bir anlamda fuhuş yapmaktadır.

En saf kimseler yazmamış olanlardır, hiçbir ders vermemiş olanlardır.

Kurgularımız sürdükçe biz de süreriz.

Ya varoluş, ya ben!

Kendi fikirlerimin kurbanıyım. Çünkü bütün yaptıklarım, edebiyata saldırmaktı, yaşama saldırmaktı, Tanrı’ya saldırmaktı.

Evet, uykusuzluk, evrende bütünüyle yalnız olduğumuz andır gerçekten. Bütünüyle. İman sahibi olmanız çok daha basit olurdu. Ama iman sahibi olmayan ben bile, Tanrı’yı çok sık düşünüyordum. Neden? Çünkü her şey darmaduman olur,her şey ortadan kalktığı zaman biriyle diyalog kurmanız lazımdır, bütün gece kendi kendinizle konuşamazsınız.

İnsan için felaket yalnız kalamamaktan gelir.Kendi başına yalnız kalabilen tek bir kişi bile yoktur.Günümüzde,kendi başına yaşaması gereken herkes alelacele televizyonu ya da radyoyu açıyor.Hükümetin biri televizyonu ortadan kaldırsa,sanırı...m insanlar sokaklarda birbirlerini öldürürdü,çünkü SESSİZLİK ONLARI DEHŞETE DÜŞÜRÜRDÜ.Uzun zaman önce,insanlar kendileriyle çok daha fazla temasta kalıyorlardı,günler,aylar boyunca;ama şimdi,mümkün değil artık bu.Onun için felaketin vuku bulmuş olduğunu söyleyebiliriz;ki bu da FELAKET HALİNDE YAŞADIĞIMIZ ANLAMINA GELİR.

O hangi şartlarda olursa olsun hayal kırıklığına uğrardı; hayal kırıklığıyla doğmuştu o.

Delilik yaşamdan daha sahici.

Cinsellik muazzam bir sahtekarlıktır, değişmez bir biçimde kendini yenileyen devasa bir yalandır. Muhtemelen, cinsellik öncesi an cinsellik sonrasından baskın çıkmaktadır.

Aslında dünya tarihi felaketlerin tekrarından ibaret.

Çelişki benim tabiatımın, aslında herkesin tabiatının bir parçası.

Buraya yaşamaya, veya daha ziyade ölmeye gelinir.

Gülebildiğiniz müddetçe, ümitsizliğe kapılmak için bin tane sebebiniz de olsa, devam etmek gerekir. Gülmek hayatın tek mazeretidir, hayatın büyük mazereti! ...........Gülmek nihilist bir tezahürdür, tıpkı neşenin kasvetli bir hal olabilmesi gibi.

Eczanelerin müdavimi değilseniz, yazmak büyük bir şifa kaynağıdır.

İstediğim zaman kendimi öldürebilirim dendiği zaman yaşam bir kabus olmaktan çıkar. Elimizde böyle bir çare bulunduğunda gerçekten de her şeye tahammül edilebilir.

* Artık bugün kendimi Avrupalı, Batılı hissetmem gerekirdi; ama durum hiç de öyle değil. Epey ülke gördüğüm ve epey kitap okuduğum bir ömrün sonunda Rumen köylüsünün haklı olduğu sonucuna vardım. O hiçbir şeye inanmayan; insanın mahvolmuş olduğunu, yapacak bir şey kalmadığını düşünen ve kendini tarih tarafından ezilmiş hisseden köylünün... O kurbanlık ideolojisi, bugün benim de anlayışım oldu, tarih felsefem oldu. Gerçekten, bütün entellektüel birikimim hiçbir işe yaramadı!

* Bir kitabın hakikaten bir yara olması gerektiğine, okurun hayatını herhangi bir şekilde değiştirmesi gerektiğine inanıyorum. Benim kitap yazarkenki fikrim, birinin gözünü açmaktır, onu sopalamaktır. (...) Eğer kitaplarım soğuduğumda yazılmış olsalardı, tehlikeli olurdu bu. Ama ben soğuyunca bir şey yazamıyorum; durum ne olursa olsun, titreye titreye sakatlığının üzerine çıkan bir hasta gibiyim.

* Sıkıntı bir baş dönmesidir, ama sakin ve yeknesak bir baş dönmesidir; evrensel anlamsızlığın ortaya çıkışıdır; bu dünyada da öbür dünyada da bir şey yapılamayacağının, yapılmaması gerektiğinin, hayrete varan, ya da en üst basirete varan kesinliğidir; bize uyabilecek ya da bizi tatmin edebilecek hiçbir şey yoktur dünyada.

* Zamanın bilincinde olmayanlar sıkılmaz; hayat ancak, geçen her anın bilincinde olunmazsa tahammül edilebilen bir şeydir; yoksa bizim için her şey berbat olur. Sıkıntı tecrübesi, azmış zamanın bilincidir.

* Aslında tek hakiki dünya, her şeyin mümkün olduğu, ama hiçbir şeyin fiiliyata geçmediği ilkel dünyadır.

* İnsanın trajedisi, bilgidir. Bir şeyin bilincine vardığım her sefer, onun duygusunun zayıfladığını daima fark etmişimdir. Bir kitaba verilmiş en güzel ad, bence “Bilinçli Olma Bedhbahtlığı”dır. Bunu yazan bir Alman, kitap iyi değil; ama adı, benim hayatımı özetleyen formül. Bütün yaşamım boyunca aşırı bilinçli olduğumu zannediyorum ve hayatımın trajedisini oluşturan da bu.

* Beni okuyan kimseler, beni bir nevi lüzum üzerine okuyorlar. Kabaca dile getirirsek, sorunları olan kimseler bunlar – aldığım mektuplardan görüyorum bunu. Bunlar depresyonlu, içi içini yiyen, saplantılı ve mutsuz kimseler. Ve onlar üsluba o kadar da dikkat etmezler. Benim dile getirdiğim şeylerde az ya da çok kendilerini buluyorlar.

* Sadece duygusal olan şeylerin gerçek olduğunu söyleyebilirim.

* Bazen Dostoyevski ve Shakespeare’den söz edilirken hangisinin en büyük olduğu sorulur, ama bunun hiçbir anlamı yoktur. Fakat Shakespeare’in ulaşmadığı sınırlara Dostoyevski’nin ulaşmış olduğu söylenebilir. Shakespeare çok daha şairdir, Dostoyevski ise öyle değildir. Ama Dostoyevski aklın sınırlarına kadar gitmiştir, en uç baş dönmesine kadar. Vecd içinde tanrısallığa bu sıçramayla çöküntüye kadar gitmiştir. Benim için en büyük yazardır; en derini ve her alanda, siyasette bile hemen hemen her şeyi anlamış olanıdır.

* Melankoli bir tür inceltilmiş can sıkıntısıdır, bu dünyaya ait olunmadığı duygusudur.

* Geceleyin başka bir insanızdır, tamamen kendimizizdir; aynen son zamanında ıstırap çeken ve köşeye sıkışmış Nietzche gibi. Nietzche, aslında her şeyin “çilelerimiz” tarafından kışkırtıldığının kanıtıdır.

* Kendimi Macbeth’le mukayese ediyorum, hiç kimseyi öldürmemiş olmama rağmen. Ama içsel olarak, onun yaşadığını yaşadım ve onun söylediklerini söyleyebilirdim. Megalomani nöbetlerimde onu intihalle suçluyorum.

* Bugün insan, artık söyleyecek hiçbir şeyi kalmamış bir yazar; çizecek hiçbir şeyi kalmamış olan ve hiçbir şeyi ilginç bulmayan bir ressam gibi geliyor bana. Ruhu henüz tükenmemiştir, ama kendisi, kuvvetlerini bütünüyle yitirmeye çok yakındır.

* Bütün kitaplarım başarısız intiharlardır.



‘..Hayat ise sadece kesintilerle mümkündür. İnsanlar bu yolla hayata tahammül ederler, uykunun verdiği kesintiler sebebiyle. Uykunun ortadan kalkması bir tür uğursuz devamlılık yaratır. Tek bir düşmanınız vardır, o da gündüzdür, gün ışığıdır..’

‘..Bir kitabın hakikaten bir yara olması gerektiğine , okurun hayatını herhangi bir şekilde değiştirmesi gerektiğine inanıyorum. Benim kitap yazarken ki fikrim , birinin gözünü açmaktır, onu sopalamaktır. Gazete okur gibi okunan kitapları sevmiyorum : Bir kitap , her şeyi altüst etmelidir, her şeyi sorgulama konusu etmelidir..’

‘..her insanin içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar..’

‘..her arzunun içinde bir keşişle bir kasap tepişir..’

‘Hiçbir şey eskisi gibi değil; günümüzde bir de insanın benzeri görülmemiş ve akla sığmayan bir değişikliğe uğradığını göreceğiz. Hıristiyanlık hapı yuttu, ama tarih de yuttu. İnsanlık kötü bir yola girdi. Bütün diğer türlerin yerini alan bu insan kaynaşması tahammül edilmez bir şey değil mi ? Sonunda tek ve eşsiz bir metropol olacağız , küresel bir mezarlık.. İnsan kendisini çevreleyen her şeyi kirletiyor ve yozlaştırıyor; önümüzdeki elli yıl içinde kendisi de büyük bir yıkıma uğrayacak..’ (1970 yılında yapılmış bir röportajdan.)

‘..Yirmi yaşımdayken, gecenin üçünde evden çıkan ve şehirde öyle dolanan bir oğlu olduğu için annem elbette ki ümitsiz bir durumdaydı. Hiçbir şey yapmayan ve okuyan bir oğlu olduğu için. Ama bunun hiçbir anlamı yoktu : Kısacası tam bir başarısızlık örneğiydim. Çok şey vaat etmiş ve hiçbir vaadini yerine getirmemiş bir tiptim. Size bunu söylüyorum çünkü..neyse, göreceksiniz.. Dolayısıyla , yirmi yaşındaydım ve evde annemle benden başka kimse yoktu. Saat öğleden sonra ikiydi – hep saati belirtiyorum, çünkü hayatın olağanüstü anlarında saat önemlidir, kendinde değil, ama benim için önemli-, hatırlıyorum , kendimi kanepenin üzerine attım ve ‘Artık dayanamıyorum!’ dedim. Ve bir Ortodoks papazının eşi olan annem, bana şöyle dedi: ‘Böyle olacağını bilseydim kürtaj yaptırırdım!’ Söylemem gerekir ki bu sözler, beni bunalıma sokmak yerine, bir kurtuluş gibi oldu. Bana iyi gelmişti… Çünkü hakikaten sadece bir kaza olduğumu anladım. Hayatımı ciddiye almak gerekmiyordu. Kurtarıcı bir sözdü bu. Yalnız , yine de kürtajın ailelerde kabullenilmediği bir dönemdi, gizli saklı bir şeydi. Şimdi bu şeyler normal. Ama yine de , bunu bana bir papaz karısı olan annemin söylemesi… annemin çok zeki bir kadın olduğunu da hemen hemen bu dönemde anladım… Bundan önce hor görüyordum onu. Onu takdir etmeye başlamama iki şey enden oldu : Bir gün bana sadece Bach’ı sevdiğini söyledi (ben de onu büyük bir müzisyen olarak görüyordum) ; bir de kürtaj üzerine o sözü..’