1 Ocak 2011 Cumartesi

Üç Kutsal Kitap

‘bütün bunlar sadece bir girişten ibaret.. gayet ciddi olarak şunu söylemek isterim ki , modern dünyada çalışmanın erdem olduğuna inanma yüzünden çok büyük zararlar doğmaktadır ve mutluluğa giden yol , refaha giden yol , çalışmanın örgütlü bir düzen içinde azaltılmasından geçer..

önce : çalışma nedir.. çalışma iki çeşittir : birincisi , yeryüzünde ve ya yeryüzüne yakın bulunan maddenin durumunu , böyle başka bir maddeye göre değiştirmek ; ikincisi de , başkalarına , yeryüzünde veya yeryüzüne yakın bulunan bir maddenin durumunu , böyle başka bir maddeye göre değiştirmelerini söylemektir.. birinci cins çalışma tatsızdır ve az para getirir ikinci cins çalışma ise çok tatlıdır ve çok para getirir.. ikinci cins çalışma çok çeşitlidir : emir verenler yanı sıra , ne gibi emirler verileceği konusunda akıl verenler de vardır.. genellikle , iki insan grubu tarafından aynı anda , birbiriyle taban tabana zıt iki cins akıl verilir ; buna da siyaset denir.. bu cins çalışma için gerekli marifet akıl verilecek konu üzerinde değil , mesela reklamcılık gibi , inandırıcı konuşma ve yazma sanatı üzerinde bilgi sahibi olmaktır..

amerika’da değilse bile , bütün avrupa’da , bu her iki cins işçi sınıfından çok daha fazla saygı gören üçüncü bir sınıfa mensup insanlar vardır.. bunlar toprak mülkiyetini ellerinde bulundurmak yoluyla , yaşama ve çalışma hakkını kendilerine bir imtiyaz diye verdikleri başka insanlardan bu imtiyazlara karşılık para alanlardır.. bu toprak sahipleri aylaktırlar , bu bakımdan , benim onlara övgü düzeceğim sanılabilir.. ne yazık ki , bunların aylaklığı ancak başkalarının emeği sayesinde mümkün olabilmektedir ; gerçekten de , bunların rahat aylaklığa duydukları arzu , çalışmayı öğütleyen tüm kutsal vaazların tarihsel kaynağıdır.. bunların en istemeyecekleri şey , başkalarının da onlar gibi aylak kalmasıdır..’

‘çalışma ahlakı anlayışını bir an için açık yüreklikle , kör inançlara bağlı olmaksızın düşünelim.. her insan hayatında ister istemez belirli miktarda bir insan emeği ürünü tüketir.. çalışmanın genellikle tatsız bir şey olduğunu kabul edersek , insanın kendi ürettiğinden fazlasını tüketmesi adaletsizliktir..’

Aylaklığa Övgü , BERTRAND RUSSELL , Çeviri : METE ERGİN , CEM Yayınevi , Haziran 1997..



‘yıkıcı bir dogma..

kapitalist uygarlığın egemen olduğu ulusların işçi sınıflarını garip bir çılgınlık sarıp sarmalamıştır.. bu çılgınlık iki yüzyıldan beri acılı insanlığı inim inim inleten bireysel ve toplumsal yoksunluklara yol açmaktadır.. bu çılgınlık , çalışma aşkı ; bireyin , onunla birlikte çoluk çocuğunun yaşam gücünü tüketecek denli aşırıya kaçan çalışma tutkusudur.. rahipler , iktisatçılar ve ahlakçılar , bu akıl sapıncına karşı çıkacak yerde , çalışmayı kutsallaşmışlardır.. bu gözü kapalı bu dar kafalı adamlar tanrılarından daha bilge olmaya kalkıştılar ; bu güçsüz ve zavallı yaratıklar , tanrılarının lanetlediği şeyi yeniden saygınlığa kavuşturmak istiyorlar..

ben ki ne hıristiyan , ne iktisatçı ne de ahlakçıyım , onların yargılarını tanrılarının yargısına ; din , ekonomi ve özgün düşünce konusundaki vaazlarını da kapitalist toplumdaki .çalışmanın korkunç sonlarına havale ediyorum..

kapitalist toplumda çalışma , her çeşit düşünsel yozlaşmaların , her türlü organik bozuklukların nedenidir..

iki elli uşak takımının baktığı rothschild ahırlarının safkan atlarını ; normandiya çiftliklerinin toprağı süren , gübreyi taşıyan , ekini ambarlayan ağır yük hayvanı ile karşılaştırın bir.. ticaret misyonerlerinin henüz hıristiyanlık , frengi ve çalışma dogmasıyla kokuşturamadıkları soylu vahşilere , sonra da , bizim o zavallı makine uşaklarına bir bakın hele..

bizim uygar avrupa’mızda insanın doğal güzelliğinin izini bulmak isteyince , onu , ekonomik önyargıların henüz çalışma düşmanlığını kökünden söküp atamadığı uluslarda aramanız gerek.. ne yazık ki , şimdi yozlaşan ispanya , bizden daha az fabrika , daha az cezaevi ve kışlası olmakla övünebilir.. ama sanatçı , kestaneler gibi esmer , çelik bir çubuk gibi dümdüz ve esnek , gözüpek endülüslüyü seyretmekten zevk duyar ; hele delik deşik paltosuna görkemle bürünmüş dilencinin osuna düklerine amigo diye seslenişi karşısında insanın yüreği yerinden oynar.. içindeki ilkel hayvanın körelmediği ispanyol için çalışma , köleliklerin en berbatıdır..

o büyük çağın yunalıları da , çalışmayı hor görüyorlardı ; yalnız köleler çalışabilirdi ; özgür insan , bedensel devinimlerden , zeka oyunlarından başka şey bilmezdi.. bu aynı zamanda , aristoteles’in , phidias’ın ve aristophanes’in üyesi oldukları bir ulusun içinde insanın dolaştığı , soluk alıp verdiği bir dönemdi ; bu çok geçmeden iskender’in fethedeceği asya’nın göçebe sürülerini , bir avuç yiğidin marathon’da yenilgiye uğrattığı dönemdi..

antik yunan filozofları , özgür insanı alçaltan çalışmayı hor görüyorlardı.. şairler , tanrıların armağanı olan tembelliği övüyorlardı :

‘ey melibe , bir tanrı bağışladı bize bu aylaklığı..-vergilius , çoban şiirleri..

isa , dağdaki söylev’inde tembelliği öğütlemişti :

‘tarlalardaki zambakların gelişip serpilişine bakın.. onlar ne çalışıyor , ne de yün eğiriyorlar.. buna karşın söyleyeyim size , süleyman , o görkemi içinde , daha göz alıcı giysilere bürünmüş değildi..’ (matta incili , bölüm 6..)

sakallı ve ürkütücü tanrı yehova , hayranlarına ideal tembelliğin en üstün örneğini vermiş , altı günlük çalışmadan sonra sonsuzluğa dek dinlenmiştir.. buna karşılık , çalışmayı organik bir zorunluluk sayan ırklar hangileridir.. overnyalılar , britanya adalarının overnyalıları iskoçlar , ispanyanın overnyanları gallegoslar , almanyanın overnyanları pomeranyalılar , asyanın overnyalıları çinliler.. bizim toplumumuzda çalışmayı çalışma olarak seven sınıflar hangileridir.. toprak sahibi çiftçilerle küçük burjuvalar.. birileri toprakları kapmış , öbürleri dükkanlarına sıkı sıkıya bağlanmış , yeraltı dehlizlerinde köstebekler gibi devinip durular , gönüllerince doğaya şöyle bir bakmazlar hiç..

ne var ki işçi sınıfı , bütün uygar ulusların üreticilerini bağrında toplayan o büyük sınıf , bağımsızlaşarak insanlığı kölece çalışmanda kurtaracak ve insan-hayvanı özgür bir varlık durumuna getirecek olan işçi sınıfı , tarihsel görevini unutup içgüdülerine ihanet ederek , kendini çalışma dogmasına kurban etmiştir.. cezası sert ve korkunç olmuştur.. tüm bireysel ve toplumsal sefalet , çalışma tutuksundan doğmuştur..

sevme , içme ve tembellik dışında ,

tembellik edelim her şeyde..-lessing’

Tembellik Hakkı , PAUL LAFARGUE , Çeviri : VEDAT GÜNYOL , TELOS Yayınevi , Mayıs 1991..


‘okul , kişileri yaşlarına göre ayırır.. bu ayrımlama sorgulanması olanaksız bazı önermelere dayanır.. çocuklar okula aittir , tek öğrenim yeri okuldur..’

‘okul sistemi günümüzde , tarihte hep güçlü olmuş kiliseler için gereken üç işlevi yüklenmiştir.. okul bir yanıyla toplum söyleninin kaynağıdır , bir yanıyla da bu söylenin karşıtlıklarının kurumsallaştırılması ve söylen ile gerçeklik arasındaki uyumsuzluğu yeniden üretecek ve saklayacak olan kuttörenin yuvasıdır.. günümüzde okul sistemi ve üniversite söylenin eleştirisi için olanaklar belirmekte ve kurumsal arızalara başkaldırı ortaya koşul olarak çıkmaktadır.. ancak söylen ile kurum arasındaki temel çelişkiler için hoşgörü isteyen kuttören değişmezliğini koruyor ; yeni toplum düşünyapısal eleştiri ve sosyal devinim kuracaktır.. salt merkezi toplum kuttörenin ve yeniliğinin büyüsünü bozup ayrılarak köktenci bir değişim başlatabilir..’

‘okulun bir gereksinim olduğu bir kez onaylandığında , öteki kurumlar için de rahat bir av olur.. gençler , kendi imgelemlerinin öğretim izlencesinin sunduğu eğitimle biçimlendirilmesine izin vererek , her soydan kurumsal planlamaya karşı koşullandırılırlar.. gençlerin imgelemlerini ‘eğitim’ sınırlar.. bu açığa çıkartılamaz ama umut ve beklentilerini değiştirmeleri öğretildiği için , yalnızca yanıltılırlar.. eğitim almış kişiler diğerlerinden ne bekleyebilecekleri kendilerine öğretilmiş olduğu için artık şaşırtılamazlar.. aynı durum , bir insan veya makine için de geçerlidir..’

‘okul öğrenim eylemini konulara bölerek çocuklara önceden hazırlanmış öğretim izlencesine tutsak etmeye ve uluslar arası bir sayıla sonuç değerlendirilmesine girişir.. kendi gelişiminin değerlendirilmesi için diğerlerinin tek biçimlerine boyun eğenler , biraz zaman geçtikten sonra aynı şeyi kendilerine uygulamaya da başlıyorlar.. böyleleri artık kendi yerlerine konulmamak zorundadır.. ne ver ki , her şey kendi yerine oturuncaya dek , kendilerini atandıkları konumlarına yerleştirmekte , sağlamaları öğretilmiş yerlere kurulup , bu dönemde de herkesi ve meslektaşlarını yerlerine yerleştirirler..’

‘üretim ve tüketim bakımından hepimiz okullaşmanın kapsamındayız.. bir şeyleri iyi öğrenmenin okulda mümkün olabileceğine ve olması gerektiği bir boşinanç haline geldi.. okul kavramından uzaklaşma girişimimiz , sonuna kadar tüketmekten ve öbür insanların kendi iyilikleri için güdülmelerine ilişkin sakat varsanılardan vazgeçmeyi denediğimizde , içimizdeki direnmeyi ortaya serecektir.. okullaşma sürecindeki hiç kimse kendisini başkalarının sömürüsünden kurtaramaz..’

Okulsuz Toplum , IVAN ILLICH , Çeviri : CELAL ÖNER , ODA Yayınları , Ekim 2006..


8.10 VAPURU

8.10 VAPURU

sesinde ne var biliyor musun
bir bahçenin ortası var
mavi ipek kış çiçeği
sigara içmek için
üst kata çıkıyorsun

sesinde ne var biliyor musun
uykusuz türkçe var
işinden memnun değilsin
bu kenti sevmiyorsun
bir adam gazetesini katlar

sesinde ne var biliyor musun
eski öpüşler var
banyonun buzlu camı
birkaç gün görünmedin
okul şarkıları var

sesinde ne var biliyor musun
ev dağınıklığı var
ikide bir elini başına götürüp
rüzgarda dağılan yalnızlığını
düzeltiyorsun.

sesinde ne var biliyor musun
söyleyemediğin sözcükler var
küçücük şeyler belki
ama günün bu saatinde
anıt gibi dururlar

sesinde ne var biliyor musun
söyleyemediğin sözcükler var..

CEMAL SÜREYA


ELIA SULEIMAN

‘bu iktidarın , gücün kendi küstahlığından dolayı asla anlayamadığı bir durum.. özgürlüğün tüm biçimlerini tutuklayamayacağını anlayamıyorlar.. örneğin kendi kafamızda var ettiğimiz özgürlüğün.. direniş yöntemleri sonsuz çeşitte aynı zamanda.. hücredeki bir mahkumu asla ele geçiremezsiniz , rüyalarının ne olduğunu bilmeniz imkansızdır.. eğer hayal kuruyorsa , umudu vardır ve bu bile bir direniş biçimidir.. iktidar yapıları çok küstahtır ve aynı zamanda anlayamadıkları kültürel yapılar , şiir tarafından destabilize hale getirilirler.. bu filistinliler’in başardığı bir yöntemdir.. başlangıçta israil çok yoğun bir sansür uygulamaya çalıştı.. örneğin 70’lerde mahmud derviş’in kitabıyla yakalanırsanız hapse atılırdınız.. israil , filistinliler’i kendi varlığından , köklerinden koparmaya çalıştı.. bugün bile devam ediyor , birbirimizle ilişkimizi koparmaya çalışıyorlar.. çünkü filistinliler’in birbirleriyle kurduğu ilişkiler , filmler , festivaller bazen onları bombalardan daha çok korkutuyor.. benim filmlerimin orada ve dünyanın dört bir yanında gösterilmesi son kertede onların iktidar yapısına karşı bir tehdit olarak görülüyor.. bu aynı zaman bizim de hayatta kalmamızı sağlıyor , her şeyi kontrol etme çabalarına rağmen.. onlar baskıyı arttırdıkça biz de mücadelemizi arttırıyoruz.. onlar için en kolayı gelip ‘sen teröristsin’ demek.. fakat bana nasıl terörist diyecekler , filmimde bir tankı patlattığım için mi..’

ELIA SULEIMAN


Gidenlerin Ardından

Ağlamak istemleri dışındadır, gözler pınar olmuş akmıştır günlerce. Gözyaşları yanağında kurumuştur da hala içini dökememişcesine ağlamak istenir. Ağlamaklar sızılanmaya dönüşür giderlerin ardından!
Giden gitmiştir artık! şimdi yapılacak bir tek şey var sabretmek der yanında bir arkadaşı. "Sarıl bana öyle ağla" dercesine sıkıca sarılır birbirine iki arkadaş. Biri ağlayandır, biri destek olan.

Artik demir almak günü gelmisse zamandan,

Mechule giden bir gemi kalkar bu limandan.

Hic yolcusu yokmus gibi sesizce alir yol;

Sallanmaz o kalkista ne mendil ne de bir kol.

Rihtimda kalanlar bu seyahatten elemli,

...Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

Bicare gönüller!Ne giden son gemidir bu!

Hicranli hayatin ne de son matemidir bu!

Dünyada sevilmis ve seven nafile bekler;

Bilmez ki giden sevgililer dönmiyecekler.

Bircok gidenin her biri memnun ki yerinden

Bircok seneler gecti; dönen yok seferinden.

YAHYA KEMAL BEYATLI

Gözyaşları kurumuştur ama ağlamak ister hala insan. Ağıtta sallanan mendil, yüze her sürüldüğünde bir kez daha ıslanır.
Kaybettiği evladı gelir anaların gözlerinin önüne. Bir fotoğrafını görse sarılası öpesi gelir.Yüreğe basılmak istenir bir çerçeveli fotoğraf. Herkes dokunmak ister. Anne vermez oğlunu..

Fotoğraf - Yazı :
Abdullah Coşkun

31 Aralık 2010 Cuma

Kamondo Merdivenlerinde


“Benden alıp götürdüğün şeylerin peşine düştüm, herkes beni senin peşindeyim sandı.”

Kendimi, terk edilmiş evler gibi hissediyorum. Pencereleri uzun zamandır açılmayan, içinde hiç ses olmayan, bahçesindeki yeşillerin hepsi sarıya dönmüş evler gibi. Yakama bir ilikli iğne ile tutturduğum zamanı, senin gittiğin gece çıkarıp attım; zamanını hiç tutturamadığımız özlemelerin çok geride kaldığı ilk basamaktayım şimdi.
Artık kendini aklayamayan, gerçeği kimseden saklayamayan yanlarımı, üstündeki kumları silkeleyen kargalar gibi dibime dibime düşürürken, bu merdivenin inilen yerinde mi yoksa çıkılan yerinde mi durduğumu bilmiyorum şu an.
Gecenin bir yarısı senin lacivert gözlerini aklıma dikip bana sorduğun soru, bizi başka hayatlara götürecek kapıların kilidini çözdü. Cevabın iyisi, sorunun iyisinden gelirmiş; oyunlara bile hep en zor basamaktan başlamayı seven sen, doğru soruyu değil, en zor soruyu arayıp buldun benim için.
Bense, aklımdaki tilkileri senin üstüne değil, bu şehrin sokaklarına saldım. Bana baktığında hep güzel renkleri gör diye, kuşkularımın içindeki griyi bu şehrin caddelerine sardım. Deliliğin üstüme yürüdüğünde, sana bir şey olmasın diye ben en gidilmedik yerlerine yürüyüp bu şehri üzdüm.


Oysa sen bana sırtını döndüğünde, bu şehir bana sırtını açtı; sen öfkeni giyindikçe o önümde soyundu. Sen benden aldın, o hep verdi. Sen ne kadar sakladınsa, o hep en fazlasını gösterdi.

‘Kalbini koyduğu taşların dengesi bozulduğunda bir adam bir şehre aşık olur’ demişti biri ben daha bu merdivenin çok uzağındayken.
Seni bu şehirle aldattım, doğru. Onun koynunda yattım geceleri. Boynundaki kız kulesini, herkesi kendine aşık etsin ama en çok beni sevsin diye ona ben taktım. Efsaneler senin yüzünden silindiğinde, sabahlara kadar hep onun yüzüne baktım. Senin için solduran bir adamdım, oysa o erguvanlar açtı benim için.
Merdivenin orta yerindeyim. Şimdi bu şehir senden beklediğim soruyu soruyor bana. Cevabı kolay; insem de ona, çıksam da ona varacağım.
Ama bir yere gittiğim yok; burada durup, bu merdivenin her yerinden, her basamağından ona bakacağım, ona neden aşık olduğumu hep aklımda tutacağım...

Bumerdivensana benziyor aşkım; duruşu, en hazırlıksız anımda beni kendimden alışı, nereye gitsem de aklımda kalışı, söylermiş gibi yapıp sırlarını ustaca saklayışı, kollarını herkese açıp sadece beni kucaklayışı...
Çektiğim fotoğrafların bazılarında gözleri kapalı çıkmış merdivenin; olup bitenlere gözünü kapattığı zamanlar belki onlar.
Fotoğraflar : Özgür ÇAKIR
Yazı : Emine CİVANOĞLU

30 Aralık 2010 Perşembe

Öküz’lemeler

‘ŞAİR OLMAK..’

‘ben şair değilim.. olsa olsa , bir parça , iş işten geçti ama ‘etikçi’ olmak isterdim.. ahlak diye çevirmek yanlış.. hiç alakası yok.. etik , türkiye’de özellikle yarı belden aşağı olarak anlaşılıyor.. şimdiye kadar başımın derde girmeyişi şundan ileri geldi : ben parçalı söylerim.. şöyle bir hikaye duydum.. kenan evren’e postadan büyük bir yağlıboya resim geliyor.. bir orospu.. allah allah kim göndermiş olabilir diyor.. bir hafta sonra aynı biçimde kocaman bir tablo daha geliyor.. bir çocuk resmi.. bir hafta , on gün sonra aynı adamın yaptığı bir tablo daha.. bir yangın resmi.. yanındaki adamlara soruyor : bunun anlamı nedir.. söyleyemeyiz efendim falan diyorlar.. yahu söyleyin , diye sıkıştırınca , ‘……. çocuğu yaktın bizi’ diyorlar..’


‘ŞİİR VE İKTİDAR..’

‘tarihte , her peygamber ‘iktidar’a geçinceye dek , şairleri över , övmüştür ; ama doruğa çıkınca , çıkılınca şairlere veryansın edilir , edilmiştir hep.. devrimci bir iktidarın olup olmayacağı tartışılır çok , yeryüzünde.. ‘iktidar’ kavramı zaten devrim kavramıyla çelişir denir özde.. nedense bu iki kavramın da anlamlarının değiştirilmesi düşünülmüyor.. düşünmüyorlar.. derisi yüzülerek öldürülen şairler.. eklemleri kırılarak kazanda kaynatılan şairler.. boğdurulan şairler.. giyotinle boyunları kesilen şairler.. götünden kurşuna dizdirilen şairler.. ne yapalım , hem şair , hem düşünce , hem zaman , sürgünde olacaktır.. atından inmeden sevişmeye alışmalısın.. bir yazıda freud’un bir sözünü de anmıştım : ‘mülkiyete ilişkin kötülükler , mülkiyet kalkınca kalkacaktır , ama öteki kötülükler kalacaktır..’ yazı yayınlanınca , o haftalık gazeteye baktım , freud’un bu tümcesi çıkarılmış , bununla da yetinilmemiş , yazının dörtte üçü de..’


Öküz’lemeler’ , ECE AYHAN , Sel Yayıncılık Geceyarısı Kitapları , Mart 2004..

Üzgün Olmaktansa Öfkeli Olmayı Yeğlerim



‘dünyayı , bu acımasız ayrımı izleyerek algılayan biri için , artık normal , masum , doğal olan hiçbir şey yoktur.. her küçük ayrıntı ‘yanlış hayat’a dayandırıldığından , kuşkuludur.. kişi , hoşuna giden , beğendiği şeyler konusunda , iki kat dikkatli olmak ve daha fazla kuşkulanmak zorundadır.. adorno , sakatlanmış yaşamdan yansımalar’ında şunları yazar : ‘artık zararsız olan hiçbir şey yoktur.. çiçeklerin üzerine düşen şiddet gölgesi görülmediği anda , bahar dalı bile yalana dönüşür ; ‘ne kadar hoş’ gibi masum bir ünlem bile mide bulandıracak kadar nahoş bir varoluşun mazereti olur.. artık güzellik ve avuntu yoktur – korkunç olanı gören , ona dayanabilen ve olumsuzluğun avuntusuz bilinci içinde yine de daha iyi bir dünya olasılığına bağlı kalan bakıştan başka..’

‘ulrike meinhof’un da bu melankoliyi iyi tanıdığına ilişkin işaretler var.. ulrike’nin , sık sık bir saniyeden diğerine şiddetli bir depresyonun içine düştüğünü anımsayan ruth waltz , bir defasında ulrike’nin eve geldiğini , mevsimlerden ilkbahar olduğu için güneşin odayı iyice aydınlattığını , masanın üzerinde içinde laleler olan bir vazo durduğunu , bu görüntü karşısında ‘çok melankolikleşen’ ulrike’nin şöyle dediğini anlatmıştır : ‘ne kadar güzel.. ne kadar aydınlık.. insan neden hep böyle yaşayamıyor..’
Alois Prinz..


‘beyninizin infilak edeceğini , (kafanızın parçalanacağını , patlayacağını) , omuriliğinizin beyninize sokulduğunu hissedersiniz..
ruhunuzu da dışarı itiyormuşsunuz hissine bir türlü engel olmazsınız..
hücreniz hareket ediyormuş gibi gelir size.. uyanırsınız , gözünüzü açtığınız gibi hareket etmeye başlayan hücre , öğleden sonra güneş girdiğinde aniden durur.. hareket hissinden bir türlü kurtulamazsınız..
herhangi bir sübapı olmayan çılgın bir saldırganlık.. en kötüsü bu.. sağ kalma şansınızın olmadığını bilmeniz..’
Ulrike Meinhof (Mektupları , Tecrit Hücresinde Yaşadıklarından..)


‘üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim..’
‘ya sorunun bir parçasısın ya da çözümün.. ikisinin arası yok..’
Ulrike Meinhof


‘Ulrike Meinhof – Üzgün Olmaktansa Öfkeli Olmayı Yeğlerim’ – ALOIS PRINZ , VERSUS Yayınları , Çeviri : SÜHEYLA KAYA , Kasım 2008..

29 Aralık 2010 Çarşamba

Charles Bukowski

Tam göğsünün ortasında bir yerin acıyacak…Evinin seni içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksin… Sokağa fırlayacaksın…Sokaklar da dar gelecek…Tıpkı vücudunun yüreğine dar geldiği gibi… Ne denizin mavisi açacak içini, ne pırıl pırıl gökyüzü…Kendini taşıyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan …da kaybolacak kadar küçüleceksin.. Birileri sana bir şeyler anlatacak durmadan…”Önemli olan sağlık.”

“Yaşamak güzel.” “Boş ver, her şey unutulur.”Sen hiçbirini duymayacaksın… Göz yaşlarından etrafı göremez hale geleceksin… Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok seveceksin…

Hep ondan bahsetmek isteyeceksin…”Ölüme çare bulundu” ya da “Yarın kıyamet kopacakmış” deseler başını kaldırıp Ne dedin?” diye sormayacaksın… Yalnız kalmak isteyeceksin…Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak… İkisi de yetmeyecek…

Geçmişi düşüneceksin… Neredeyse dakika dakika… Ama kötüleri atlayarak… Onunla geçtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin… Gittiğin yerlere gitmek… Bu sana hiç iyi gelmeyecek…Ama bile bile yapacaksın… Biri sana içindeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksın… Aslında kurtulmak istediğin halde, o acıyı yaşamak için direneceksin… Hayatının geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin….Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin… Herkesi ona benzetip… Kimseyi onun yerine koyamayacaksın…Hiçbir şey oyalamayacak seni…İlaçlara sığınacaksın… Birkaç saat kafanı bulandıran ama asla onu unutturmayan. Sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren… Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek…

Boğazın düğümlenecek, dinleyemeyeceksin… Uyumak zor, uyanmak kolay olacak… Sabahı iple çekeceksin…Bazen de “Hiç güneş doğmasa” diyeceksin…Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler… Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin…Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çıkana sarılmak isteyeceksin.

Nafile…Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek…Rüyalar göreceksin, gerçek olmasını istediğin… Her sıçrayarak uyandığında onun adını söylediğini fark edeceksin… Telefonun çalmasını bekleyeceksin… Aramayacağını bile bile…Her çaldığında yüreğin ağzına gelecek…Ağlamaklı konuşacaksın arayanlarla… Yüreğin burkulacak…Canın yanacak…Bir daha sevmemeye yemin edeceksin… Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinden…Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksın…

Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğin için kendinden nefret edeceksin… Yaşadığın şehri terk etmek isteyeceksin…Onunla hiçbir anının olmadığı bir yerlere gidip yerleşmek… Ama bir umut…Onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu…Bu umut seni gitmekten alıkoyacak… Gelgitler içinde yaşayacaksın…Buna yaşamak denirse…

Razı mısın bütün bunlara…? Hazır mısın sonunda ölüp ölüp dirilmeye…? O halde aşık olabilirsin …

28 Aralık 2010 Salı

Manolya


Manolya..
-çengelköylü ilya çarligis’e
ve mıgırdiç margosyan’a-

kaçak yolcularısınız sanki hayatın
beklediğiniz hep yanlış durak
işler kesat bir agora indiğiniz
hangi kapıyı çalsanız üç günlük misafir karşılaması
oysa yerleşik sevdalara göredir insan
göğsünüzde kutsanmış bir ülke gibi duran
yüreğiniz kocaman bembeyaz bir manolya
limonlu çay kokusuyla serinletir anıları
miras kalmış acılar eşyaların yüzünde
yüzünüzde kıta kıta ayrılık
din din ayrımcılık perçinlenmiş öfkenizde
yine de bir vaftiz gibi hatırınızda kalan
şaraplı pazar günlerinin fısıltısı
kendi dilini konuş kendi dinini yaşa
ama hayat kocaman bembeyaz bir manolya
her dilde aynı kokar
ve kapatır kendini her dinin akşamında
hala yağmalanıyorsa yarınlarınız
susmak günah çıkaran bir inanç gibi
anlatmalı kendi öğretisini
değerini bulsun diye bu bin renkli mozaik
geleceği kurtarmalı geçmişi yargılayan
yüreğiniz kocaman bembeyaz bir manolya
düşmanca mı susar dostça mı bakarsınız
gözlerinizin rengine karışamam..
NİLAY ÖZER
(Zamana Dağılan Nar)

BAB’AZİZ , ‘RUHUNU TEFEKKÜR EDEN PRENS..’



BAB’AZİZ , ‘RUHUNU TEFEKKÜR EDEN PRENS..’

‘sevinçli olduğumuz zaman ikimizin birleştiği zamandır.. sen ve ben iki ayrı biçim ama tek bir ruh , sen ve ben..’ – BAB’AZİZ

‘ruhunla süpür sevgilinin kapısının önünü.. ancak o aman onun aşkı olursun..’ – BAB’AZİZ

‘bu dünyadaki insanlar mum ateşi önündeki üç kelebek gibidir.. ilki ateşe yaklaşmış ve demiş ki : ben aşkı biliyorum.. ikincisi ateşe yavaşça kanadıyla dokunmuş ve demiş ki : aşkın ateşinin nasıl yaktığını bilirim.. üçüncüsü kendini ateşin ortasına atarak yanarak kül olmuş.. gerçek aşkı işte sadece o kelebek bilir..’ – BAB’AZİZ

‘ölümden kesinlikle çok korkarız.. anne karnında karanlıktaki bebeğe denseydi ki : dışarıda aydınlık bir dünya var , yüksek dağlarla dolu , büyük denizleri olan , dalgalanan düzlükleri olan , çiçekleri açmış güzel bahçeleri olan , dereleri olan , yıldızlarla dolu bir gökyüzü ve alevli güneşi olan ve sen bu mucizelerle yüzleşmek yerine karanlıkla çevrilmiş oturuyorsun.. doğmamış çocuk bu mucizeler hakkında hiçbir şey bilmediği için hiçbirine inanmayacaktır tıpkı bizim ölümü beklediğimiz gibi.. işte bu yüzden ölümden korkarız..’ – BAB’AZİZ


‘ölüm nasıl olur da başlangıcı olmayan bir şeyin sonu olur..’ – BAB’AZİZ

‘dünyadaki ruhlar kadar , tanrıya giden yol vardır..’ – BAB’AZİZ

‘sanki suyla temaşa halinde görünmektedir ve suda gördüğü , kendi görüntüsü değildir.. çünkü sadece aşık olmayanlar , kendi yansımalarını görürler..’ – BAB’AZİZ

‘yürümek kafidir sadece yürü.. davet edilenler yollarını bulacaktır..’ – BAB’AZİZ

‘herkes yolunu bulmak için en değerli hediyesini kullanır ; senin için sesindir , şarkı söyle oğlum yol sana görünecektir..’ – BAB’AZİZ

İSHTAR ve BAB’AZİZ arasındaki bir replik :

İSHTAR : ‘BAB’AZİZ ya kaybolursan?’
BAB’AZİZ : ‘ben yolumu bulurum, inancı olanlar asla kaybolmazlar, barış içinde olan kişi asla yolunu kaybetmez..’

(aylakadam)