14 Ocak 2011 Cuma

KİM GÖLGESİNDEN KAÇABİLİR Kİ?




Geçtiğimiz yollarda kaybettiklerimizin bize en büyük kötülüğü kendilerini tekrar, tekrar hatırlatmalarıdır.

Bir kere kaybetmekle kurtulamadığımız şeylerdir.

Yoklukları hayatımızdaki varlıkları haline gelir.

Hep ama hep hatırlarız.

Ne biçim kaybetmektir bu?

Kim gölgesinden kaçabilir ki?

Bazen duygularımız bizden erken yaşlanır ve bizden hayatın geri kalanını alır.

Hayatın, kendini anlayanları cezalandırmasıdır bu...

Durup, durup ardına bakan kadınlar vardır.

Geçmişi düşünmekten şimdiyi yaşayamazlar.

Her şeyi didikleyip duran mazisinin gölgesinden,

anılarının yükünden bir türlü kurtulamayan gözleri ufuk yorgunu kadınlar.

Güçlü, köklü bir biçimde yeni arkadaş edinecek yaşları geride bıraktıysan eğer,

hasar görmüş eski arkadaşlıkları onaracak çağı da geride bırakmış oluyorsun.

Zaman ilerledikçe birçok şey, daha zor olmaya baslar. Beklentisi yüksek olan kadınların yalnızlığı daha koyu oluyor. Büyük lafların gölgesinde geçen hayatlar,

bir daha iflah olmuyor, geçip gittiğiyle kalıyor.

Zaman, aşk...... her şey!

Ayrılıkları ayrıntılar acıtır.

MURATHAN MUNGAN

13 Ocak 2011 Perşembe

Biraz Thomas Bernhard

Bunca aptallığın olduğu yerde

Korku sapıklıktır çocuğum.

Gençler inanırlar

Gelecekleri olduğuna

Ama kimsenin yoktur geleceği…



Ağaç yok

Perhiz Çarşambası


Ağaç yok
Seni anlayacak.
Orman yok,
Nehir yok.

Buz değil, kar değil
Don yok.
Kış yok hey!
Ben yok.

Fırtına yok
Doğu değil, batı değil
Dorukta mezar yok,
Ağlamak yok, acı yok-
Ağaç yok...

Thomas Bernhard


12 Ocak 2011 Çarşamba

Küçük Prens





KÜÇÜK PRENS.. – ANTOINE DE SAINT-EXUPERY (1943)

‘Bir yıldızda yaşayan bir çiçeği seviyorsanız, geceleyin yıldızlara bakmak hoştur. Ve geceleri gökyüzüne bakarsın. Her şeyin çok küçük olduğu gezegenimi gösteremem sana.. Belki böylesi daha iyi. Yıldızım senin için herhangi bir yıldız olsun. Böylece gökyüzündeki bütün yıldızlara bakmayı seveceksin..’


VI

Ah , Küçük Prens , böylece senin o hüzünlü yaşamını yavaş yavaş anladım. Uzun süre seni eğlendiren tek şey günbatımlarının hoşluğu olmuş. Bu yeni ayrıntıyı, dördüncü gün , sabahleyin bana şöyle söylediğinde öğrendim :

- Günbatımlarını çok seviyorum. Haydi bir günbatımı seyretmeye gidelim..

- Ama beklemek gerek..

- Neyi ?

- Güneşin batışını..

Önce çok şaşırmış gibi göründün , sonra kendine güldün. Ve bana dedin ki :

- Kendimi hep gezegenimde sanıyorum!

Elbette , Amerika’da vakit öğlenken herkes bilir güneş Fransa’da batıyordur. Günbatımını seyretmek için bir iki dakika içinde Fransa’ya gidebilmek yeterli. Ne yazık ki Fransa çok uzakta. Ama senin o küçücük gezegeninde altındaki sandalyeni biraz öteye götürmen yeterli olur. Böylece ne zaman canın istese günbatımını seyredebilirsin..

- Bir gün güneşin kırk üç kez battığını gördüm ! demiştin bana..

Biraz sonra da eklemiştin :

- Biliyor musun.. İnsan çok üzgün olunca günbatımlarından hoşlanır..

- Demek kırk üç kez gün batımını gördüğün gün son derece üzgündün öyle mi ?

Ama küçük prens yanıt vermedi..


(Fotoğraf:Erdal Kınacı)

VIII

..

İşte , Küçük Prens sevgisinde iyi niyetliydi , ama çiçekten çabucak kuşkulanmıştı. Önemsiz sözcükleri ciddiye almış ve çok mutsuz olmuştu.

‘Onu dinlememeliydim, dedi bana bir gün itirafta bulunarak , çiçekleri hiçbir zaman dinlememek gerekir.. Onları seyretmeli, koklamalı. Benim çiçeğim gezegenimi güzel kokularla dolduruyordu, ama bundan sevinç duymayı bilemedim. Beni çok sinirlendiren kaplan pençeleri ile ilgili o söze gelince , bu da aslında bende acıma duygusu uyandırmalıydı..’

Şöyle eklemişti :

- O zaman hiçbir şey anlayamamışım ! Onu sözlerine göre değil , eylemlerine bakarak değerlendirmeliydim.. Beni güzel kokulara boğuyor , bana ışık saçıyordu.. Hiçbir zaman onu bırakıp kaçmamalıydım ! O küçük hilelerinin ardındaki sevgisini görmeliydim.. Çiçekler öyle değişik ki ! Ama ben o sıralar onu sevmeyi bilemeyecek kadar küçüktüm..’

XII

Küçük Prensin gittiği bir sonraki gezegende bir ayyaş oturuyordu. Bu ziyaret çok kısa sürdü , ama Küçük Prens’in içine de büyük bir hüzün çökmesine yol açtı..

- Ne yapıyorsun sen orada ? dedi ayyaşa.. onu biri sürü boş , bir sür de dolu şişenin karşısında sessizce oturur durumda bulmuştu..

- İçiyorum , dedi üzüntülü bir halde ayyaş..

- Neden içiyorsun ?

- Unutmak için..

- Neyi unutmak için ? diye sordu acımaya başladığı ayyaşa Küçük Prens.

- Utancımı unutmak için , dedi ayyaş , başını eğerek..

- Neyin utancını ? diye sordu Küçük Prens ; yardım etmek istiyordu..

- İçmenin utancını , dedi sonunda ayyaş ve tam bir sessizlik içine gömüldü..

Şaşırıp kalan Küçük Prens çekip gitti..

‘Büyükler hiç kuşku yok çok tuhaf oluyor..’ dedi içinden , yolculuğu boyunca..

(Türkçesi : YAŞAR AVUNÇ , MAVİBULUT YAYINLARI , 2007-Ağustos)

11 Ocak 2011 Salı

Ara Güler Röportajı







fotograf net : Son zamanlarda fotoğraf çekiyor musunuz? Eski İstanbul ne yazık ki yok artık . . .
Size, İstanbul'da cazip gelen konular nedir ?


Ara Güler : Yok öyle cazip gelmek, iş yapıyorum iş.


fotograf net : Çalışıyorsunuz hala öyle mi? Bir ömür verdiniz fotoğrafa hala bunun karşılığını alamadınız mı?

Ara Güler : Bırak palavra lafı. Ben zengin piçiyim. Ben zengin değilim babam zengindi. Ecza deposu sahibiydi, ecza deposu gibi birşeydi. Fotoğraf dünyası bitmez yani, sanat bitmez, insanlar biter. Mesela kapak resmi için Türkiye'nin bütün kapitalistlerini topladım hepsinin fotoğraflarını çektim. Ben Time'ın muhabiriyim, hiç sonu gelir mi bu işin?


fotograf net
: İnsanlar artık sizin iş için fotoğraf çekmediğinizi düşünüyorlar . . .

Ara Güler : Kim düşünüyor, Has***tirsin pezevenkler.

fotograf net : Digital makine kullanıyor musunuz?

Ara Güler : Var bana hediye ettiler daha tutmadım bile.

fotograf net : Bu digital dünyası nasıl sizce? Fotoğrafı nasıl etkiledi? Herhangi bir zararı oldu mu?

Ara Güler : Hayır faydası oldu. Eskiden bir yerden bir yere fotoğraf göndermek ne kadar zordu şimdi ne kadar kolay oldu.

fotograf net : Günümüzde, karanlık odanın durumu, değeri nedir?

Ara Güler : Eskiden cama çekilirdi, dagerotife çekilirdi, bilmem neye çekilirdi.. Şimdide elektronik çekiliyor. Yani esasında fotoğraf değişmiyor ki tekniği değişiyor sen teknikci misin sana ne! Sen kompozisyonunu kur gözünü ver gözünü, bir eğitimdir fotoğraf. çek, istersen ıstırap çek, ne b*k çekersen çek. Yani çektiğinde kompozisyon var mı, birşey anlatıyor musun? Bakan adam bir b*k anlıyor mu? Eğer varsa merhaba fotoğrafçısın.. Yok digitalmiş yok devre bilmem neymiş... Bunlar tekniğin neticesidir, değişecektir tabiki . . .
Alacaksın o tekniğe adapte olacaksın . . .

fotograf net : Sizin için hangisi öncelikli ?Anı yakalamak mı yoksa altın kurallar mı?

Ara Güler : Adamına göre değişir. Birisi öyle bakar, birisi böyle bakar... Kimisi kompozisyon kurar, kimisi ressam gibi düşünür kendini, aslında b*ktan birşeydir fotoğraf.

fotograf net : Biraz ironik bir durum oldu ama . . .

Ara Güler : Eee öyledir aslında.. Ekmek mi mühim fotograf mı?

fotograf net : Ekmek tabiki ama siz yani bir ömür boşa mı geçti diyor sunuz?

Ara Güler : Yok ben hayatımıdan memnunum

fotograf net
: Okuduğumuz dökümanlardan algıladığımız kadarıyla, İstanbul ve Beyoğlu sizin için çok önemli, doğru mudur?

Ara Güler : Doğrudur tabiki, önemli olmaz mı? . . .

fotograf net : Hiç başka bir yerde yaşamayı düşündünüz mü?

Ara Güler : Ben yurtdışını sevmem ki. Ben İstanbul'luyum Türkiye'liyim. Beni Amerikan'ın Cumhurbaşbanı yapsanız olmam, Türkiye'ninde olmam . . . Anladın mı? Bana vız gelir böyle şeyler . . .

fotograf net : Eski İstanbul'u özlüyor musunuz,?

Ara Güler : Eski İstanbul'u ben bile bilmem. Eski İstanbul biz doğmadan evvel varmış . . .

fotograf net : Sonuçta sizin fotoğraflarınızdaki İstanbul yok artık. İnsanlar, kafeler mekanlar hep birbirine benzer şeyler oldu.

Ara Güler : Mekanlar değişecek tabiki İstanbul Avrupa gibidir. . .
Ama daha önemlisi, kafalarda değişiklik yapmak lazım . . . Ama kafalarda hiç bir b*ka yaramaz ne yazık ki...

fotograf net : Rober Haddeciyan, bir kitabın ön sözünde sizin için şöyle yazmış. "Edebiyat alanındaki çalışmalarınıza devam etmediğinizden dolayı, edebiyatımız için büyük kayıptır "

Ara Güler : O bilmiyor ama, yazıyorum, devam ediyorum . . . Ama aslında adam akıllı bir şey yazamıyorum.Çok angarya var üzerimde . . . Önsöz yaz, bilmem ne yaz.

fotograf net : Masanızın üzerinde Nazım Hikmetin kitabını görüyorum severmisiniz?

Ara Güler : Sevmezmiyim yaa Nazım Hikmetin herşeyini çok severim.

fotograf net : Hocam fotoğraf eğitimi hakkında ne düşünüyor sunuz?

Ara Güler : İnsanın içinde bir b*k yoksa, eğitimlerin üstüne altın döksen bir b*k etmez.

fotograf net : Şiir, edebiyat, Felsefe, yaşamdaki duruş . . . Bunların Fotoğrafa etkisi, katkısı nedir?

Ara Güler : İnsanın bir görüşü olmalı.. Bir kültür meselesidir, öyle olunca iyidir . . . Tabiki çok önemlidir . . .

fotograf net : Nuh'un gemisi izini dünyada ilk siz gördünüz ve fotoğrafladınız, konu hakkında ki düşünceniz?

Ara Güler : Şimdi bu öyle bir b*k ki.. Pazartesi günü İz de(İz TV'de) bir program yayınlanacak. Onu izleyin Orada bir sürü şey anlattım ama . . .

fotograf net : Hocam ölümsüz olduğunuzu biliyorsunuz değil mi? Yüzyıllar boyunca, eserleriniz yaşayacak bu nasıl bir duygu?

Ara Güler : Yok canım sende . . . Adolf Hitler, fatih Sultan Mehmet öldükten sonra . . .

fotograf net
: En çok sevdiğiniz fotoğrafçı? Gençlerden beğendiğiniz fotoğrafçı var mı ?

Ara Güler : Var yahu deli misin? Bomba gibi herifler var . . . Yani şimdi aklıma gelmiyor ama . . .

fotograf net : Fotoğrafın Türkiye'de geleceği nasıl?

Ara Güler
: Pek müthişte bir şey değil yani . . .

fotograf net : Türkiye'de kadın fotoğrafçılar nasıl? Yada başka bir deyişle kadınlar fotoğrafta nasıllar?

Ara Güler : Siz bilmezsiniz Yıldız Moran vardı . . . Özdemir Asaf'ın eşiydi . . . Eleni vardı mesela foto muhabiriydi . . .


fotograf net : Türkiye'de belgesel fotoğrafçılığı ve gelişimini nasıl görüyorsunuz?

Ara Güler
: Ben zaten belgesel fotoğrafçıyım. Ben sana birşey söyleyeyim mi, belgesel olsun yada olmasın herşey lazımdır yani. Eğer insanlık tarihi yazılıyorsa herşey lazımdır. Öyle şeyler vardırki, mesela biri şimdi Atatürk fotoğrafı getirse, ister profesyonel olsun ister amatör çekmiş olsun Atatürk resmi lazımdır . . . .

fotograf net : Fotoğrafarınzıda genelde hep insan var?

Ara Güler
: Hep insan var tabiki . . . Yaşam var yaşam . . . Herşey insan içindir . . . Bir cami ne için var? Mezarlık ne için var? Ne varsa insan için var . . . .


fotograf net : Geçmişe baktığınızda, hiç yaşamınzda keşkeniz oldu mu?

Ara Güler : olmuştur belki . . . .

fotograf net : Çekemediğiniz kare?

Ara Güler : Yani ben esasında bir sürü fotoğrafçıyı düşünmüşümdür ama çekmemişimdir. Çekmek demek onu kayıda geçmek ve ölümsüzleştirmektir. Onu kayıt etmek, tarihe bırakmaktır. Fotoğraf makinesi sadece makinedir, makineden başka hiçbirşey değildir. Mesela elindeki bu fotograf makinesi hiçbir zaman sevdalanmaz kimseye, aşık olmaz, ağlamaz. Anladın mı? Halbuki, sanat insanın ruhundaki gelişmelerin bir neticesidir, Fotoğraf düşünülür, fotografcı, fotografı ressamın bir kompozisyonu düşündüğü gibi düşünür anladın mı? Onu çeker yahut çekemez. Fotoğraf makinesi limite bir şeydir, ancak belirli bir açıyla görebilir, muayyen teknik şeyleri vardır . . . Hakikat hiçbir zaman sanat eseri değildir. Hakikat bir dökümantasyondur.

fotograf net : Sanatçı olan bir insanda en önemli özellik sizce nedir?

Ara Güler : Sanatçı diye bir adam vardır, oda ruhuyla vardır. Fotoğraf makinesi vardır diye olmaz sanatçı adam.. Öyle olsaydı Kodak en büyük sanatçı olurdu, çünkü dünyanın bütün kodak makineleri onundur. Sana en güzel daktiloyu alsak sen büyük romancı mı olursun? Anladın mı? Sanat başka şeydir, sanat başka şeydir . . . Biz bunları bu kutuların içerisine sıkıştırmışız, adına sanat diyoruz. Beleşten sanatçı geçinebilmek için fotografcı olmak en kolay yoldur. Esasında fotografcı olmak çok zor şeydir de onlar için kolaydır. Bir Eugine Smith olmak kolay mı?

fotograf net : Yeni sergi veya kitap çıkartmayı düşünüyor musunuz?

Ara Güler
: Şu anda İtalya'da bir sergim var. Günde bin kişinin üzerinde ziyaret ediliyor. La Republica gazatesi, bu sergideki fotograflarım için bütün bir sayfa haber yapmış. Banada gazeteden gönderdiler. Grand photographer diye Magnumun yeni kitapçıkları çıktı. Benim fotoğraflarımdan oluşan kitapçıka çıktı.

fotograf net : Aşk için ne düşünüyor sunuz?

Ara Güler
: Aşktan neyi anlıyorsun? Değişik güzel bir yeşil rengi veyahutta kırmızı sonbahar ağacınıda sevmek aşktır.


fotograf net : Sayın Rober Haddeciyan'ın neden böyle dediğini şimdi daha iyi anlyoruz.

Ara Güler
: Sahi Rober ne demişti?

fotograf net : Sayın Rober Haddeciyan "Edebiyat alanındaki çalışmalarınıza devam etmediğinizden dolayı, edebiyatımız için büyük kayıptır " demişti.

Ara Güler : O öyle ettirmediğimi düşünüyor . . . Sağolsun..

fotograf net : Hayatınızdaki aşklar?

Ara Güler : Bizim gibi adamlar aşık maşık olmaz . . . Boşversene bizim gibi adamlar realist adamlardır.

fotograf net : Gerçek dost?

Ara Güler : Eşim

fotograf net : Çocuksu yanlarınız?

Ara Güler
: Olmaz mı . . .

Ara Güler : Burası çok soğuk donduk yahu . . . Hadi gidelim yetmez mi?

fotograf net : Ara Bey bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Ara Güler : Teşekkürler...

10 Ocak 2011 Pazartesi

Tanımaya Başlıyorum Kendimi. Ben yokum.



TANIMAYA BAŞLIYORUM KENDİMİ. BEN YOKUM..

Tanımaya başlıyorum kendimi. Ben yokum.

Olmak istediğimle başkalarının gözündeki ben..

Arasındaki boşluğum ben.

Ya da o boşluğun yarısı , çünkü orada da hayat var..

Sonunda ben oyum işte.

Işığı söndür, kapıyı kapa, son ver koridorda

Terliklerini sürüklemeye.

Rahat bırakın beni odamda tek başıma..

Aşağılık bir yer bu dünya.

(1933)

YİTİRMEK ÜLKELERİ

Yola çıkmak ! Yitirmek ülkeleri !

Bir başkası olmak süresiz,

Yalnız görmek için yaşamaktır

Köksüz bir ruhu olmak !

KİMSEYE AİT OLMAMAK, KENDİME BİLE !

DURMADAN GİTMEK, SONU OLMAYAN

BİR YOKLUĞUN PEŞİNDE

VE ONA ULAŞMA İSTEĞİ İÇİNDE !

BÖYLE YOLA ÇIKMAKTIR YOLCULUK.

AMA BEN AÇIK BİR YOL DÜŞÜNDEN ÖTE,

BİR ŞEYE GEREK DUYMUYORUM YOLCULUĞUMDA.

GERİSİ SADECE GÖK VE TOPRAK.

(1933)

RNANDO PESSOA (Türkçesi : CEVAT ÇAPAN)

Huzursuzluğun Kitabı



BİR KÖŞEYE ATILMIŞIM

‘…… ASLA BİR GELECEĞE SAHİP OLMAMIŞ OLDUĞUM GÜNLERDEN BİRİNDEYİM…… KARŞIMDA YALNIZCA BİR SIKINTI DUVARIYLA KUŞATILMIŞ , TAŞ KESİLMİŞ BİR ŞİMDİ VAR. Irmağın karşı kıyısı , karşıda bulunduğuna göre , asla bu taraftaki kıyı değil; çektiğim acıların tek nedeni de bu. Nice limanlara yanaşacak gemiler var elbette , ama hiçbiri hayatın ıstırap vermez olduğu limana varmayacak , her şeyi unutabileceğimiz bir rıhtım da yok. ÜSTÜNDEN ÇOK ZAMAN GEÇTİ BUNLARIN, AMA BENİM HÜZNÜM HEPSİNDEN ESKİ.
Ruhum bu haldeyken , hayatın hırpaladığı dertli bir çocuk olduğumu bedenimin tüm bilinciyle hissediyorum.. BİR KÖŞEYE ATILMIŞIM, oyunlar oynayan başka çocukların seslerini duyuyorum. Dalga geçer gibi verdikleri kırık, teneke oyuncağı sımsıkı kavrıyorum. Bugün, 14 Mayıs , saat akşam dokuzu on geçe , hayatımın bütün tadı, bütün değeri işte bundan ibaret.
Tutsaklığımın sesiz pencerelerinden gördüğüm bahçede bütün salıncaklar dalların üzerinden aşırtılmış, şimdi öylece sarkıyor; en tepeye dolanmışlar; YANİ, FİRAR ETTİĞİMİ DÜŞLEYECEK OLSAM, ZAMANI AŞMAK İÇİN GÜVENEBİLECEĞİM SALINCAKLARIM BİLE YOK.
HAYAT FISIR FISIR , YUDUM YUDUM , DURA DURA CANIMI YAKIYOR ……’ –
FERNANDO PESSOA


Noviembre

NOVIEMBRE

Hocası onunla ve diğerleriyle alay edildiğini, Alfredo’nun amaçsızca orada bulunduğunu iddia etmekte ve Alfredo’ya; “Neden tiyatro?” sorusunu yöneltmektedir.Eğitmen, her şeyi kendisi biliyor edasıyla Alfredo’nun ne cevap vereceğinden aklınca çok emindir….. Ve Alfredo’nun dünyayı değiştirmek isteyip istemediği sorusuyla devam eder… Alfredo: “ Amacım, kendim ve insanlar için bir şeyler yapmak. Tiyatro! Çünkü, insancıl bir iletişim ve birbirimizi anlayacağımız eşsiz bir yol. Bu boktan dünyayı değiştirmeyi ne kadar istediğimi bilemezsin… Ve bence hâlâ vakit var…!” İşte Noviembre’nin doğuşu bir nevi bir başkaldırıdır. Ama bu başkaldırı savaşla değil, saygıyla olmuştur.

Tiyatroya gelen tipler hep aynıdır.Diğer insanlara ulaşmak için tek yol gösteriyi sokaklara taşımak.

Neşeli Pankçılar:

Para mı istediğimizi sanıyorsunuz yoksa?

Hırsız mıyız?

Dilenci miyiz yoksa?

Bizi çete sandınız değil mi?

Yanlış!

Fena yanıldınız.

Para falan istemiyoruz!

Paradan tiksiniriz.


Bugün daha insani bir amaç için buradayız.

Paradan çok daha asil,

Çok daha anlamlı,

Ve çok daha bilge bir amaç için.

Evet doğru!

Hepinize bir hediye getirdik!

Hepinizin sefaletine nokta koyacağız!

Istırabınız son bulacak!

Artık acı çekmeyeceksin bebek!

Canlan!


Her sabah zombiler gibi kalkamazsınız ya!

Şu halinize bakın!

Hep aynı sabah,

Hep aynı ofis…

Bir hediyeye ihtiyacınız var sizin!

Her şeyden farklı,

İçinizi neşeyle dolduracak bir şeye!


Yaşamı!

Gençliği!

Mutluluğu!

Şansınızın döneceğini!

Ve özgürlüğü hissettiren bir şeye!

İşte bu yüzden geldik!


Her sabah sizlere lekesiz,

Birbirine hiç benzemeyen

Hediyeler vermek için geldik!

Yürüyün pankçılar!

“Silahla savaşmak yerine, çiçekle barışmak”

“Sanat; içinde geleceği barındıran bir silahtır’’

9 Ocak 2011 Pazar

‘Senin’ okumanı istediklerimden



‘..Sonuçta savaş dediğimiz şey , anlamadığımız ne varsa odur. Bu böyle gitmezdi..’ 

Insanlar o boktan anılarından, çektikleri sıkıntılardan bir türlü vazgeçmek istemezler ve ne yaparsanız yapın bunun dışına çıkmalarını sağlayamazsınız. Ruhlarını böyle oyalarlar. Bugün yaşadıkları haksızlıklardan intikam almak içn geleceği bokla sıvamaya uğraşırlar kendi içlerinin derinliklerinde. Hem adil hem de ödlektirler aslında. doğaları budur"


"Boşuna heveslenmemekte yarar var,insanların asında birbirlerine söyleyecekleri hiçbir şey yoktur, karşılıklı olarak yalnızca kendi acılarını anlatırlar, bu böyledir. Herkesin derdi kendine, dünyaninki de hepimize. Insanlar o acılarından kurtulmaya çalışırlar çalışmasına, sevişme sırasında, onu ötekinin sırtına yıkarak, ama beceremezler tabii ve ne yaparlarsa yapsınlar, sonunda tüm acılarıyla baş başa kalırlar ve bir daha denerler, bir kez daha acılarını kakalamaya çalışırlar."çok güzelsiniz, küçükhanım" derler. Ne ki yaşam onları yeniden yakalayıverir, aynı küçük numarayı bir kez daha deneyinceye kadar, "ne de güzelsiniz küçükhanım!...




Bu arada acılarından kurtulmayı başardıklarını söyleyerek böbürlenirler de, gelgelelim herkes gayet iyi bilir, değil mi, bunun hiç de doğru olmadığını, o acıyı bal gibi bütünüyle kendi içimizde sakladığımızı. Bu numaraları yapa yapa yaşlandıkça giderek daha da çirkin, itici bir hal aldığımız için artık acımızı, iflas ettiğimizi gizlemekten bile aciz kalırız, en sonunda insanın ta derinlerinden suratına kadar ulaşmayı başarabilmesi şöyle bir yirmi, otuz yıl, hatta daha fazla zaman alan o sevimsiz ve çirkin ifade, gitgide yüzümüzde sıvaşmadık yer bırakmaz. Insan dediğin işte bu işe yarar, sadece bu işe, ekşi bir surat ifadesi üretmek, biçimlendirmesi tüm ömrünü alan, hatta gerçek ruhunun bütününü eksiksiz yansıtabilmek için oluşturulması gereken asıl surat ifadesi o kadar ağır ve karmaşıktır ki, bunu tamamlamaya insanın ömrü bile her zaman yetmeyebilir"




“Gelecekten söz edenler alçaktır. önemli olan şimdidir. Gelecek kuşaklardan söz etmek kurtçuklara nutuk çekmektir.”

“her alanda asıl yenilgi, unutmaktır, özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarını asla anlayamadan gebermektir. bizler, mezarın önüne geldiğimizde, boşuna şaklabanlık yapmaya kalkışmamalıyız, öte yandan, unutmamalıyız da, tek sözcüğünü bile değiştirmeden her şeyi anlatmalıyız, insanlarda gördüğümüz ne kadar kokuşmuşluk varsa, hepsini, sonra da yerimizi sıradakine bırakıp, uslu uslu inmeliyiz deliğin içine. tüm bir yaşamı doldurmaya yetecek bir uğraştır bu.”


"Sonuçta varoluşun neden olduğu en büyük yorgunluk belki de insanın yirmi yıl, kırk yıl boyunca, hatta daha bile uzun süre, aklı başında kalmak
için harcadığı o olanüstü çabadır, basitçe, derinden kendi, yani
tiksindirici, dehşetengiz, saçma olmamak uğruna. Baştan veri olarak
elimize tutuşturulan şu aksak ikinci sınıf insanı, sabahtan akşama kadar
hep küçük evrensel ideal, birinci sınıf bir insan olarak sunmak zorunda
kalmamız ne de büyük kabus.”

"Ne dersek diyelim, ne iddia edersek edelim, dünya gerçekten çekip gitmeden çok öncesinde terk ediyor bizleri.
Daha önce de en çok meraklısı olduğumuz şeylerden, günün birinde artık gitgide daha az söz eder oluveririz, ille de konuşmak gerektiğinde zorlanırız. Hep kendi sesimizi duymaktan gına gelmiştir...Kısa keseriz..Vazçgeriz..Otuz yıldır konuşuyoruzdur zaten..Haklı çıkmayı bile umursamamaya başlarız. Zevkler arasında kendimize ayırdığımız o küçük yeri bile koruma arzusunu yitiririz... Kendimizden iğreniriz..Azıcık karnını doyurmak, birazcık ısınmak ve hiçbir yere varmayan yolda giderken mümkün olduğu kadar çok uyuyabilmek artık başkalarının önünde takınacak Yeni surat ifadeleri bulmak gerek..ancak artık repertuarımızı değiştirecek gücümüz kalmamıştır. Eveleyip geveleriz. Onların, yani dostların arasında kalabilmek için bin türlü numara ve bahane ararız, ancak ölüm de artık buradadır, leş kokulu, yanı başımızda, artık daima orada kalacaktır, bir el pişpirik kadar bile gizemi kalmamış olacaktır. Gözümüzde bir anlam ifade etmeye devam eden tek şey olarak ufak tefek üzüntülerimiz kalmıtır, sözgelimi o küçük şarkısı bir şubat akşamı ebediyen susan bois-colombes'daki ihtiyar amcamızı henüz sağken ziyaret etmeye bir türlü zaman ayıramamış olmanın üzüntüsü. Yaşamdan geriye sakladığımız bir bu kalmıştır. Yani bu ufacık korkunç pişmanlık, gerisini ise, az çok yolda kusmuşuzdur, epey çabalayarak Ve zorlanarak da olsa. Artık kimsenin geçmediği bir sokağın köşesindeki eski püskü bir anı fenerine dönüşmüşüzdür."


"Yıllar sonra bunları yeniden düşündükçe, bazen kimilerinin kullanmış oldukları sözcükleri ve bizzat o kişileri yeniden yakalayabilmek mümkün olsa keşke diyesi geliyor insanın, bize tam olarak ne demek istemiş olduklarını sormak için...Ama giden gitmiştir... Kimse onlar hakkında birşey bilmiyor artık. Bu durumda gecenin içindeki yolculunuzu tek başınıza sürdürmekten başka çare kalmıyor."


"Önlerine geceyi gündüzü ve yaşamı katmış gidiyordu insanlar. Kendi gürültülerinden hiçbir şey duymuyorlardı. Sallamıyorlardı."





"Ufak tefek aşırmaların cezalandırılması dünyanın her yerinde en katı bir biçimde uygulanır..
(banka hortumlayıp üç beş yıl yatan "yeğenler", bir tepsi baklava çaldıgı için 25 yıl yatan çocuklar gibi)"


"İnsanların bu kadar kötü olmalarının nedeni, belki de sadece acı çekmeleridir. Ancak artık acı çekmemeye başladıkları andan, biraz daha iyi olmaya başladıkları ana kadar epey zaman geçer..."


"Her yer tiyatro sahnesine döndüğüne göre, rol yapmak gerekiyordu..."

"Her şey bir yana, övünmeyi sevmeyen adamda yoktur. İnsanların birbirlerine az çok keyifle katlanabildikleri neredeyse tek rol, hayran paspas rolüdür..."
"İnsanın, kendi sızlanmalarına kesin bir son verecek cesareti olmadığı sürece, kendini her gün biraz daha iyi tanımaya katlanması gerek..."
"İnsan kadere iyice boyun eğdiğinde mutlu olmak için ufacık şeyler bile ona yetiyor..."
"Mutlu olmanın sonu yok. İnsan belirli bir rol oynayabildiği sürece, asla mutluluğa doymak nedir bilmez."
"Yaşlanmak, artık oynayacak ateşli bir rol bulamamak demek, ölümü beklemek dışında yapacak işin kalmadığı o tatsız tuzsuz salıvermişliğe teslim olmak demek..."
"Kimse acısını yarı yolda bir yerlerde ekmeyi boşuna hayal etmemeli..."
"İnsan yalnız yaşadığı andan itibaren kendi geçmiş yaşantısıyla ilgili konuların yükü altında ezilir."
"Kendi ölümünü ıskalamamalı insan..."
"Her şeyin sonu ölçünün kaçması ile başlar..."
"Beni iyi dinleyin sevgili dostum. Toplumumuzun tüm öldürücü ikiyüzlülüklerini ışıldatan bu temel işareti, önemini iyice sindirmeden bir daha asla atlamayın : ‘Çulsuzluğun kaderine, yaşam koşullarına şefkatle eğilmek…’ Sizlere sesleniyorum insancıklar, yaşamın salakları, dövülen, harca bağlanan, ezelden beri terleyenler, sizi uyarıyorum. Bu dünyanın kodamanları sizi sevmeye başladıklarında, bilin ki sizi savaş salamına çevireceklerdir. Bu kesin bir işarettir… Asla şaşmaz. Bu iş şefkatle başlar. XIV. Louis hiç olmazsa, zavallı halkı hiç ama hiç takmıyordu, bari o unutulmasın. XV. Louis’ye gelince, o da öyleydi. Halkı kıçının bezi yapıyordu. O zamanlarda yaşam kolay değildi elbette, yoksullar zaten asla iyi koşullarda yaşamadılar, ama hiç olmazsa günümüzün zorbalarının gösterdiği türden bir inat ve hırsla onları delik deşik etmeye çalışılmıyordu. Alttakiler ancak iyi dinleyin, kodamanların aşağılamalarında huzur bulabilirler, çünkü onlar halkı sadece çıkar gereği ya da sadistlikleri tuttuğunda düşünürler…"

"Dünyanın tek bildiği şey uyurken bir o yana bir bu yana dönen biri gibi sizi öldürmektir. Dünya uyurken üstünüze abandığında, uyuyan birinin pirelerini ezdiği gibi. Böylesine bir ölüm, pek ahmakça olurdu diye düşündüm, herkes gibi yani. İNSANLARA GÜVENMEK DEMEK, KENDİNİ AZICIK ÖLDÜRTMEKLE EŞDEĞERDİR.."


‘..Bu karanlık , omzunuzdan öteye uzattığınızda sizi kolunuzu bile göremeyeceğinizi düşündürecek kadar koyuydu ve benim onun hakkında bildiğim tek şey – ama işte bunu da en ufak bir tereddüde yer bırakmayacak kadar kesin olarak biliyordum – bu karanlığın feci ve sayısız cinayet istekleriyle dolu olduğuydu..’

‘..Kafalarımızın üzerinde , şakakların iki hatta belki de bir milimetre yakınında , yazın bu sıcağında , sizi öldürmek isteyen kurşunların havada arka arkaya çizdikleri o alımlı uzun çelik ipler çınlıyordu.
Şimdiye kadar kendimi hiç bütün bu kurşunlarla şu güneşin ışığı arasında hissettiğim kadar gereksiz hissetmemiştim. Bu devasa , evrensel boyutta bir soytarılıktı..’

"Yaşamı dans ettirecek kadar müzik kalmamıştır içimizde, işte bu. Tüm gençlik daha şimdiden dünyanın öbür ucunda gerçeğin sessizliğinde ölüvermiştir. Peki dışarıda nereye gidilebilir ki, soruyorum size, içinizde yeterli miktarda çılgınlık kalmamışsa?... Gerçek, bitmek bilmeyen bir can çekişmedir... Bu dünyanın gerçeği ölümdür... Seçim yapmak gerek, ya ölmek ya da yalan söylemek... Bense asla kendimi öldüremedim."


"Yukarıda bulunduğum yerden, ağzınıza geleni söyleyebilirdiniz onlara. Denedim. Hepsi de midemi bulandırıyordu. Bunları gündüz vakti, yüzlerine karşı söyleyecek cürete sahip değildim, ama bulunduğum yerdeyken korkmama neden yoktu. Onlara ‘imdat! İmdat!’ diye bağırdım. Sırf onlarda en ufak tepki uyandıracak mı diye merak ettiğim için. Umurlarında bile değildi. Önlerine geceyi gündüzü ve yaşamı katmış gidiyordu insanlar. Kendi gürültülerinden hiçbir şey duymuyorlardı. Sallamıyorlardı. Üstelik kent ne kadar büyük ve ne kadar yüksekse o kadar çok pişkinliğe vuruyorlardı. Diyorum size. Denedim. Değmez..."


"İnsanların sizi tanımaları, havaya girip size nasıl zarar verebileceklerini bulmaları ne de olsa biraz zaman ister... Henüz size kötülük etmenin en kolay yolunu bulmaya çalıştıkları sürece, biraz nefes almak mümkündür. Ama işte o bağlantı noktasını buldukları an, her gittiğiniz yerde kör tuttuğunu beller. Sonuçta en keyifli dönem, gidilen her yeni yerde henüz bir yabancı olmaya devam ettiğiniz zaman dilimidir. Sonrasında, o aynı hırtlık yeniden başlar. İnsanın doğası budur. İşin püf noktası, o sevgili dostlarımızın sizin zayıf noktanızı iyice bellemelerini gereğinden fazla beklememektir. Tahtakurularını sığınacakları çatlaklarını bulmadan önce ezmek gerek. Öyle değil mi?.."


"Sefalet ve uzun mesafelerin engeline takılan aşklar, gemicinin aşklarına benzerler, diyecek bir şey yoktur, aksini kanıtlamak olanaksızdır ve dört dörtlüktür. Kaldı ki, sık görüşme fırsatı bulamayınca, pek fazla kavga da edemez insan. Bu da az şey değildir hani. Yaşam yalanla dolup taşan bir çılgınlıktan ibaret olduğuna göre, insan ne kadar uzaktaysa, yalanlarına ne kadar çok şey katabiliyorsa, o kadar mutludur. Bu da doğal ve olması gereken bir şeydir. Hazmedilmesi zor olan gerçektir..."


"İnsan yalnız yaşadığı andan itibaren kendi geçmiş yaşantısıyla ilgili konuların yükü altında ezilir. Bu yük onu sersemletir. Bundan kurtulmak için de, bunun bir miktarını onu her görmeye gelenin üstüne sıvaştırır, bu da bu sefer onların canını sıkar. Yalnız olmak demek, ölüme yönelik alıştırmalar yapmak demektir..."


"İnsanın kendine karşı bir seferde çıkarabileceği rezaletin boyutunu deneysel olarak ölçeyim hele!.. Gel gelelim rezaletin ve heyecanın sonu yoktur, açgözlülükle işi nereye kadar vardırmak zorunda kalacağınızı kestiremezsiniz... İnsanların sizden daha neler gizlediklerini de... Daha neler gösterebileceklerini de. Tabii yeterince uzun yaşarsanız. Palavralarını yeterince deşebilirseniz. Her şeyi sil baştan ele almak gerekiyordu."




"Bilimsel çılgınlık tüm diğerlerine kıyasla hem daha soğuktur, hem de daha fazla akla dayalıdır ama aynı zamanda aralarında en az tahammül edilebilir olanı da odur. Ne var ki insan belli bir yerde, belli şaklabanlıklar yaparak, kıt kanaat da olsa geçinme konusunda bazı yetenekler edindiyse, ya bu yolda diretmeli ya da bir kobay gibi geberip gitmeye razı olmalıdır. Alışkanlık edinmek cesaret etmekten kolaydır, özellikle de karnını doyurma alışkanlığı söz konusu olduğunda..."



"Boşuna heveslenmemekte yarar var, insanların aslında birbirlerine söyleyecekleri hiçbir şey yoktur, karşılıklı olarak yalnızca kendi acılarını anlatırlar, bu böyledir. Herkesin derdi kendine, dünyanınki de hepimize... İnsanlar o acılarından kurtulmaya çalışırlar çalışmasına, sevişme sırasında, onu ötekinin sırtına yakarak, ama beceremezler tabii ve ne yaparlarsa yapsınlar, sonunda tüm acılarıyla baş başa kalırlar ve bir daha denerler, bir kez daha acılarını kakalamaya çalışırlar. ‘Çok güzelsiniz, Küçükhanım’ derler. Ne ki yaşam onları yeniden yakalayıverir, aynı küçük numarayı bir kez daha deneyinceye kadar. ‘Ne de güzelsiniz küçükhanım!...’
Bu arada acılarından kurtulmayı başardıklarını söyleyerek böbürlenirler de. Gel gelelim herkes gayet iyi bilir değil mi, bunun hiç doğru olmadığını, o acıyı bal gibi bütünüyle kendi içimizde sakladığımızı."




"Korkaktı da biliyordum, üstelik doğuştan böyleydi. O da hep birilerin onu gerçekten korumasını umuyordu. Ancak düşünüyordum da, öte yandan gerçekten korkak diye nitelendirebileceğimiz bir insan modeli var mıydı acaba? Sanki her insan için aslında ölümlerden ölüm beğenmek mümkündü, üstelik hemencecik ve dahası dünden razı. Ancak adam gibi ölme fırsatını bulmak da herkese nasip olmuyordu. Yani insanın hoşuna gidecek türden bir ölüm tarzı. O zaman da çaresiz elinden gelen şekilde ölmeye gidiyordu, bir yerlere... İnsan işte yeryüzünde öyle kalakalıyordu, üstelik hıyarın teki olduğu izlenimini yaratarak, herkesi korkak olduğuna inandırarak. Oysa kendisi buna hiç de ikna olmamışken, mesele bu. Korkaklık yalnızca görüntüdedir."
 

 "Korku insana evet de demez, hayır da. O, yani korku, her şeyi alır, her aklınızdan geçeni, her ağzınızdan çıkanı.

Böyle durumlarda karanlıkta gözlerini fal taşı gibi açmak bile fayda etmez. Gerçi, zaten görüp göreceğiniz de dehşetten ibarettir ya, daha ötesi yok. Gece her şeyi ele geçirmiştir, hatta bakışları bile. İçinizi boşaltmıştır o. Yine de el ele tutuşmak gerek, yoksa düşersiniz. Gündüzün insanları artık sizi anlayamazlar. O korku tümüyle sizi onlardan ayırmıştır ve bunun yükü altında ezilirsiniz, ta ki her şey şu ya da bu biçimde bitinceye dek, işte ancak ondan sonra o genel geçer adilerin yanına geri dönme hakkınız doğar, yaşamda ya da ölümde.."









 
‘..Şöyle bir düşününce , insanların birbirlerine karşı aynen evler gibi , bu kadar sıkı korunuyor olmaları ne de umut kırıcı..’

‘Senin’ okumanı istediklerimden : LOUIS FERDINAND CELINE , Gecenin Sonuna Yolculuk..