28 Ocak 2011 Cuma

Özdemir Asaf

ONARMAK ZORDUR

Şarkılar değil de
Hep kulaklar bitiyor,
Onarmak zordur.

Bir yürek üşümüş
Kapamış kapılarını,
Onarmak zordur.

Bir şey yitirilmiş
Hiç eskimeyecektir,
Onarmak zordur.
İnsanin içine düşen korku
Özgürlüğünden olmuştur,
Onarmak zordur

Ölümü düşünmek yenilmek,
Sevmek ölümü yenmektir,
Onarmak zordur


BEN DEĞİLDİM

Bir aksam ustu pencerenden bakıyordun
Ağır ağır, yollara inen karanlığa.
Bana benzeyen biri geçti evinin önünden.
Kalbin başladı hızlı hızlı çarpmaya..
O gecen ben değildim.

Bir gece, yatağında uyuyordun..
Uyanıverdin birden, sessiz dünyaya.
Bir rüyanın parçasıydı gözlerini açan,
Ve karanlıklar içindeydi odan...
Seni gören ben değildim.

Ben çok uzaktaydım o zaman,
Gözlerin kavuştu ağlamaya, sebepsiz ağlamaya.
Artık beni düşünmeye başladığından
Bıraktın kendini aşk içinde yasamaya..
Bunu bilen ben değildim.


Bir kitap okuyordun dalgın..
İçinde insanlar seviyor, ya da ölüyorlardı.
Genç bir adamı öldürdüler romanda.
Korktun, bütün yininle ağlamaya başladın..
O ölen ben değildim..

ÖZDEMİR ASAF


Yalnızlık

yalnız kaldınız sanırsınız,
biliyorum.
yalnız
bırakılmışsınız,
biliyorum.
ötesi yok.
2
ötesi var:
yalnızlık
müziğin
bile seni dinlemesidir.
yalnızlık
insanın kendine mektup yazması
ve
dönüp dönüp onu okuması
yalnızlığın da ötesidir.

Özdemir Asaf


ALDANI-ALDATI


Benim düşlerimin içinde
O uyuyordu,duyuyordum.
Ben bir uykusunda onun,
Bir düş'ünde bulundum...
Uyuyordu,duyuyordu,
Avundum.

II

Benim düşlerimin içinde
O uyumuyordu,biliyordum.
Ben ne bir uykusunda onun,
Ne de bir düş'ünde bulundum...
Bulunsaydım,
Vururdum....

Özdemir Asaf


neredeydik, neredeyiz, nereye...

‘babam ve annem okuma yazma bilmiyordu.. benim üniversite okumam için çok çalıştılar.. 15 yaşında hayata başladım.. 5 kardeştik.. 15 yaşında aileme bakan bir kişiydim.. ortaokulda mahalle arasında oynarken , büyüklerin baskısıyla kaleye geçtim.. 24 yıl kaleciliği sevmeyerek yaptım..

ben o zaman fakir bir ailenin çocuğu olarak , denizde yüzüyordum , kumsalda geziyordum , özgürdüm , organik meyve yiyordum.. bugün ekonomik durumu iyi olan bir baba olarak çocuğumu yüzmeye götüremiyorum , organik meyve yediremiyorum..

ben hiç kaleci eldiveni giymedim.. zonguldak maden işçilerinin eldivenleriyle toprak sahada antrenman yapıyordum. eskiden fakirler oynuyordu , zenginler seyrediyordu.. yani açlar oynarken , toklar seyrediyordu.. şimdi ise toklar ve zenginler oynuyor , fakirler seyrediyor..

sadece sonuçsal kaygı ve ekonomik beklenti var.. o zaman olmaz.. eskiden yokluktan çıkarırken , şimdi eskisi gibi başarılı sporcular çıkaramıyoruz..’

ŞENOL GÜNEŞ

Türkiye Spor Yazarları Derneği’nde yaptığı konuşmadan..

(Daha fazlası ve başka yazılar için : Express , sayı 116 , Ocak 2011..)


Yer altında kör bir köstebektim Charles Bukowski

‘siz bana nehirlerden ve yağmurdan söz edin , ben size uyuşturucu ve ıstırap bağımlısı sıska bedenleri anlatayım , kadınsız ve işsiz ve ülkesiz , verilenden daha iyi bir yaşamı hayal ederek , akortsuz piyanolar çalan eşcinsellerden geçilmeyen barlarda ve bok suratlı kasa sahipleri ıslık çalar ölü parayla..’

‘herkesin savaştan yana olduğu bir dönemde savaşa karşıydım.. iyi savaşı kötü savaştan ayırt edemiyordum -hala edemem.. ortalıkta henüz hippiler yokken hippiydim ben ; beat kuşağı gelmeden önce beat’tim..

bir protesto yürüyüşüydüm tek başıma..

yeraltında kör bir köstebektim ve ortalıkta benden başka köstebek yoktu.. daha henüz yer altı oluşmadan yer altı’ydım ben.. pis genç bir adamdım..

ben hip’tim zaten..’


‘yalnızlık gittikçe daha tatlı bir hal alıyor , bir zamanlar hapis yatan bir adam tanırdım.. onu deliğe tıkmışlardı..

ona ‘şimdi dışarı çıkmak istiyor musun’ diye sorduklarında , ‘hayır’ dedi.. yine de onu çıkardılar.. deli olduğunu düşünüyorlardı.. gördüğüm en akıllı adamlardan biriydi.. evet , evet..’


‘bir yazar yazacağı bir sonraki satır kadar vardır.. onun gerisinde kalanlar bir bok ifade etmez.. eğer o bir sonraki satırı yazamazsanız , insan olarak ölmüşsünüz demektir.. sadece bu bir sonraki satır , daktilo döndükçe ortaya çıkan bu satır vardır , bu sihirdir , gürlemedir , bu güzelliktir.. bu ölümü yenebilecek tek şeydir..’


Charles Bukowski..

27 Ocak 2011 Perşembe

Uzaklar

Sümüklü Et

Azerbaycan Havayollarına ait uçak, Bakü için alçalmaya başladığında yanıjmda oturan Azeri kadın kulağıma eğilip,

‘’düşüyoruz’’ diye fısıldadı.

Normal koşullarda panik halinde Kelime-i Şahadet getirmem gerekiyordu.Ama bu sürprize hazırlıklıydım.

Gülümseyerek kemerimi bağladım ve ‘’evet,düşüyoruz’’ dedim.

Azeri Türkçesinde ‘’düşme’’ nin ‘’inmek’’ anlamına geldiğini İstanbul’a gelen Azeri bir dostumdan öğrenmiştim.

Dostum takside ‘’Sakla da düşem(dur da ineyim) deyince taksicinin neden tuhaf tuhaf baktığını anlayamamıştı.

Azeri Türkçesi ile Türkiye Türkçesi farklar Bakü’ye giden Türkler için en eğlenceli konu…. Yola çıkmadan tavsiyeler başlıyor;

‘’Maşın’’a yani ‘’arabaya’’ya binerken ‘’sen konaksın.Kabakta otur’’ denildiğinde etraftas konak veya kabağa dönüşen araba aramayın.Çünkü konak(konuk) sizsiniz…Kabak ise arabanın’’ön’’ü…

Yemekte biri tabağa bakıp garsona’’bu çok sümüklü, geri götür’’ derse sakın kusmayın. Getirilen et çok ‘kemikli’ demektir.

Arabadakilerden biri ‘kıçım ağrıyor’ diye sızlanırsa utanacağınıza ‘bacağı’nı bir doktora gösterin.

Doktor ‘size ahırda bakacağım’ dediyse ‘bana hayvan demek istedi’ diye celallenmeyin, ‘sonra’ bakacak demektir; sıranızı bekleyin.


Dört günlük Bakü seferimiz sırasında biz de benzerlerine tanık olduk:

Mahçup kızlar bizimle gelen Tarık Akan’a yanaşıp ‘sizi Tarık Akan’a okşattık deyince,

Kimin kime okşatıldığını çözmeye çalıştık; oysa sadece ‘benzettik’ diyorlardı.

Galatasaray’ın Sofya’daki maçını sorduğumuzda ‘henüz heç-heç’(sıfır - sıfır) dediler.

Fener?

‘Fener üttü ve etabı aştı’

Otel çıkışında kat görevlisi ‘kravatını düzeltiyim mi? Diye sorunca kravatımıza davrandık, oysa ‘kravat’tan kasıt, ‘yatak’tı.

Azeri televizyonunun karşısına pturup fonda İngilizce, önde Azerice dublajla Amerikan filmi izlemek de ayrı alem…

Askerlerine ‘Ok guys’ (tamam çocuklar) diye bağıran bir komutanın ağzından ‘Yahşidir uşaklar’ sözcüklerini duymak ya da ‘You’re right’’ (haklısın) karşılığı ‘Düz söylüyorsun’ u işitmek gerçekten şaşırtıcı.

Ama en güzeli şu; Bir yıl aradan sonra geçenlerde İstanbul’a gelen Azeri işadamı dostumuz fiyatlardaki sıçramayı sorunca ‘zam geldi’ yanıtını almış. Kızmış dostumuz:

‘’ Söyleyin o zamma, bir daha gelmesin buralara’’ demiş.

Meğer Azerbaycan’da ‘’muavin’’e ‘’zam’’ denilirmiş.


Bütün bu dil muzırlıklarına rağmen Azerbaycan’da Türk konak’ olmak mucizevi bir şey.

Azerilerin Türkiye aşkını görmek için bir milli günde Azatlık Meydanı’nda olup gösteriye gelen Türk jetlerinin gösterisini izlemeliydiniz. Herhalde pek az Türk veya Azeri politikacı o meydana böyle müthiş bir kalabalık toplayabilirdi.

On yıl öncesine kadar Rus İMG’lerinin gösteri yaptığı meydanlarda 10.Yıl marşı çalınıyor, Türk bayrakları dalgalanıyor, ‘Türk yıldızları’nın her geçişinde meydanı dolduran yarım milyonu aşkın Azeri, heyecanla ‘el çalıyor’du. Kucağında ‘uşağıyla’ gelen bir Azeri kadın ‘bu dünyada tek değiliz.Kardeşimiz yanımızda’ dedi. Bir işadamı, ‘ Rus’u Fars’ı görsün ki, sahipsiz değiliz’ diye gururlandı. Meydana nazır otelimizin komisi İrfan, jetlere bakıp,

‘’Sizinkiler bizi İran’a karşı kolluyor’’ yorumunu yaptı.

Ertesi günkü Ekspres gazetesinde ‘yüzminlarla bakılının turk ulduzlarının maharetina uşaq kimi sevindi’’ğini (yüzbinlerce Bakülünün Türk yıldızlarının ustalığına çocuk gibi sevindiğini) ve İran’ın bu gövde gösterisini pislediğini okuduk. ‘Eleştirmek’ burada – bizdeki anlamına yakın olarak- ‘b.k atmak’ karşılığı kullanılıyordu.

Yine de Azeri Türkçesinde beni en çok çarpan, ‘para’ya ‘pul’, ‘rüşvet’e de ‘hörmet’ denmesi oldu.

Sizce bizde de öyle demenin zamanı gelmedi mi?

Bakü 2001

Can Dündar

Uzaklar

Say. 65

26 Ocak 2011 Çarşamba

Kinyas ve Kayra

Benim adım Kinyas. Gün ağrıyor. Başım ağrıyor. İsmimi kendi­me ben verdim. Bitmeyen bir öfke ve bitmeyen bir mutsuzluğun ifadesi. Bütün insanlara kızgınım. Yaşadıkları için. Hayattan mi­dem bulanıyor... Ateşle oynarım. Yeterince benzin ve karşımda oturan adamın ceketinin iç cebindeki çakmakla dünyayı yakabili­rim. Benim adım Neron. Geceleri, çaldığım arabalarla gezerim. Tokyo'da doğdum. İki zenciye üç gram kokain karşılığında bilek­lerimi kestirttim. Sabah uyandığımda okyanus beni yıkadı. Benim adım Steve McQueen. Bütün bildiklerimi kusarak hayatta kalıyo­rum. David Bowie'yi rüyamda gördüm. Sabah bir gözüm yoktu. Şi­ir yazdım. Tam üç tane. Birini rendeleyip makarna sosuma kattım. Diğerini yakıp küllerini kum saatine koydum. Biraz zaman kazan­dım böylece. Sonuncusunu ise şimdi yazdım. İşte geliyor:

Sözlerimin sonunu duymadığın zaman.
Cümlelerimin sonunu duymadığın zaman.
Değiştiriyorum son kelimelerimi.
Değiştiriyorum sonumu.

Kendimi ölümsüz olarak görüyorum. Mekân ve zamandan ko­palı yıllar oluyor. Bir kıza âşık olmuştum. Onu görmek için altı sa­at yol almam gerekiyordu. Bir sabah, treni kaçırdım. Âşık olmak­tan vazgeçtim. Kendinden vazgeçmenin ne olduğunu asıl ben bi­lirim. Benim adım Kaygusuz Abdal. Tanrı'dan vazgeçtim. Ölmek­ten vazgeçtim. Çünkü ölürsem ve eğer yukarıda beni ödül ve ceza sisteminin bekçileri bekliyorsa çok büyük kavgalar etmem ge­rekecekti. Ölmek istemiyorum, çünkü Tanrı'yı da öldürürüm diye korkuyorum. Ve böyle bir vefata benim dışımda kimse dayanamaz... Platon'un Mağara İstiaresi'ne karşılık, ben de Kuyu İstiaresi'ni yazdım: doğdukları andan itibaren düşen insanların, yanlarından hızla geçen fırsatlara ve başka insanlara tutunup tırmanmalarını ve bunu sadece doğdukları andaki yüksekliklerine erişe­bilmek için yaptıklarını anlattım. Ancak ellerini ağızlarına sokup, parmaklarını ısırıp hiçbir şeye tutunmamaya kararlı olanları da anlattım. Ve sordum, Tanrı'nın yukarıda mı yoksa aşağıda mı ol­duğunu. Eskiden poker oynardım. Şimdi de, Tanrı’nın aşağıda, kuyunun dibinde olduğuna oynuyorum. Hayatım masada, birkaç kırmızı oyun fişiyle.


Az yedim, çok içtim. Hâlâ içiyorum, içki ayırmadım. Alkolü kendime yakıştırdım. Her türlü uyuşturucudan tattım. Bağımlılık­tan nefret ettim. Gitmemi, terk etmemi engeller diye. Ne bir mad­deye, ne de bir insana bağlandım. Sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandım, âşık oldum, ikisini de arkama bakmadan bırakıp gittim. Geçmişe tükürüp geleceği çiğnedim. Bugünü ise uyuyarak geçirdim. Benim adım Houdini. Dünyayı bir oyuncağa çevirdim. Ayak basmadığım yer kalmadı. Kalan varsa, onları da amuda kalkar geçerim! Duvarlara, bedenime resimler çizdim. Bir gün öyle gürledim ki önümde duran şarap kadehi çatladı. Benim adım Hitler. Kendi ordumu kurmak için bir sürü kadına tohumla­rımı bıraktım... Şimdiyse ağlıyorum. Hepimiz için. Çünkü hiçbiri
işe yaramadı...

Kendimi defalarca buldum, defalarca kaybettim. Gerçek adımı hatırlamıyorum. Kimliğimi bir çocuğa sattım. Çirkinleşmek için çok uğraştım. İsteyene ruhumu kiraladım. Vücudumdaki dikiş sa­yısını artık bilmiyorum. Hayatımı diktiler. Oysa yırtmak için çok uğraşmıştım... Bir psikiyatra tecavüz ettim, isminin ve unvanının üzerinde yazdığı, masasındaki mermer parçasıyla. Hapse girdim. Çıktım. Hayat bitmedi. Piyano çaldım. Sattım. Benim adım Deacn Moriarty. 140'ı geçince direksiyonun üzerine yattım. Bagajına ce­set sığdırabileceğim arabayı seçtim. Nargileyle sevişenleri seyrettim. Beş bin film seyrettim. Her şeyin farkına vardım. Farkına va­rılacak bir şey kalmayınca da "Sıradaki hayat gelsin!" dedim. Ne gelen var, ne de giden. Sadece Kinyas ve ben... Kendimi tanıya­madım. Zamanım olmadı. Binlerce dilim pizza yedim. Pepperonni ve siyah zeytinli. Benim adım Miss Piggy. Bütün hayatım bo­yunca kaçtım. Önüme okyanus çıktı. Daha ileri gidemedim. İçin­de boğulmak istedim. Gözlerimi sahilde açtım...

Uyumadım. Pişman olmadım. Kendimden bile. Ben gerçektim. Dünyanın en gerçek adamı! Bana ait bir gezegen bulana kadar in­sanlara ve kendime zarar vermeye devam edeceğim... Biliyorum, beni linç edecekler. Beni bütün dünya öldürecek. En derinde be­nim cesedim olacak ancak bedenimi toprak bile kusacak... Ara­nızdayım her gece. Dolaşıyorum sokaklarda, sol elimde Şam'dan taşıyıp geldiğim yakutlu hançerimle...

Gittim, caz dinledim. Duke Ellington'ın plağıyla kendilerini ke­sen kadınları gördüm... Benim adım yok. Çünkü ben yokum. Delir-dim. Yetmedi. Delirttim. İğrendirdim. Dünya bendim. Acıyı incele­dim üniversitelerde. Üç ayrı okulda, üç yıl. Sonra acıttım akademik kariyerleri ve tabiî ki kendiminkini. Ne çalışmak, ne de bir işe ya­ramak. Hiçbirine inanmadım. Tespihle adam boğdum. Ben doğ­dum ! Oysa güneş batıdaydı. Ben geceye geldim. Aya misafir ol­dum... Bunları söylüyorum çünkü anlatılacak başka bir hikâyem yok. Zaten yazma işlerinde de hiç başarılı olamadım. Ben daha çok, fırça ve boyalarla ilgilenendim. Ve dünyaya bırakabileceğim bir miras yok. Bütün değerleri iyi bir pizzanın üstüne içtim...

Japonya'dan Suriye'ye taşındığımızda on iki yaşındaydım. Arapça öğrenmemek için elimden geleni yaptım. Ama yine de sar­maşık gibi dilime dolandı. Arap'ı ve Bedevi'yi T. E. Lawrence'tan öğrenmiştim. Ve Arap yarımadasında var olabilmek için ya ibne ya da silah kaçakçısı olmak gerektiğini anladım. Ben ikisi de değil­dim. Ama adına çöl denilen, küreğin batmadığı denizde yaşayan insanların hiç de hak etmedikleri bir tarihleri vardı. Bir zamanlar dünyaya hükmeden esmer savaşçıların düştükleri durumu görün­ce zamanın ne kadar nankör olduğunu anladım. Geçmiş hiçbir şeydi. Kuma kendini gömüp yeniden Arap medeniyetinin hüküm süreceği günleri beklemek ve o gün gelene kadar birbirlerini öl­dürmek yapabilecekleri tek işti. Ben de onları seyrediyordum. On altı yaşıma kadar hep seyrettim zaten. Hep iyi bir izleyici oldum. On altımda bozuk Arapça, pokerde kazanılmış bir hançer ve bronz bir tenle Avrupa'ya geldim.


Eski kıta beni bekliyordu. Bir dejenere sürüsünden başka bir dejenere sürüsünün içine düşmüştüm. Burada silah kaçakçısı da yoktu. Hepsi ilk gruba dahildi. Ve daha yakınlaşmadan hiçbirine, nefret etmiştim hepsinden de. İki dünya savaşını da bu geri zekâ­lıların başlatmış olmasına hiç şaşırmamak gerekiyordu. Birbirle­rinden o kadar korkuyorlardı ki aynı metroda beş yüz kişi yolcu­luk yaparken duyulan tek ses makine gürültüsüydü. Halkı aptal ama azınlıkları var olma çabası içinde yarı tanrılar yaratmış bir toplum. Bu yan tanrılar bugün üstünde yaşadığımız dünyanın ede­biyatını, müziğini, resmini, politikasını belirlemiş olanlardı. Ve ben onları sokakta göremiyordum. Kapalı kapılar arkasındaydı Avru­pa'yı yönetenler. Halkın karşısına çıktıkları anda çiğ çiğ yenecek­lerini bildiklerinden, ukalaca taktıkları yüksek kültür maskesini sadece birbirlerine gösteriyorlardı. Sömürmeye ve sömürülmeye hayatın amacı olarak bakan bu açık tenli ırk, belki de doğanın en büyük hatasıydı... Atom bombası oraya atılmalıymış. Deniz olma­lıymış oralarda Balıklar bile daha iyi geçinirmiş birbirleriyle!

Ama bütün bunların ne önemi var? Entelektüel sapkınlıklarıyla ve dünyanın diğer bütün kıtalarına karşı hissettikleri korku ve nefret kokteyli duygularıyla, son olarak da yeryüzünün görüp gö­rebileceği en salak turistleri olma unvanlarıyla Avrupa halkı ken­dini öldürmek ya da öldürtmek için bütün nedenlere sahiptir. Sosyal devlet dedikleri, bana kalırsa Gestapo düzeninden başka bir şey olmayan sistemleri, sokakta biri düştüğünde ambulans gelene kadar, yerde yatanın kendileri olmadığı için şükretmele­rinden ibarettir. Arap hiçbir sakınca görmeden hiç tanımadığı, kendinden geçmiş yerde yatan bir adamı sırtlayıp en yakın hasta­neye koştururken Avrupa insanı aynı adama, adını yeni öğrendi­ği bininci mikrobu kapmamak için bir metreden fazla yaklaşamaz bile. Çünkü Avrupalının altına yapacak kadar korkması için bir şeyin ismini bilmesi yeter, isimsiz canavarlar sadece Arap'ı kor­kutur. Herkesin kendine göre bir paranoyası var. iklimden, saç renklerinden, el parmaklan uzunluğundan ya da her neden kay­naklanıyorsa! Herkesin tercih ettiği bir ölüm var...

Her neyse, zaten üzerinde yaşadıkları çirkin kara parçasına sı­kışmış, birbirini yiyen, Ortaçağ'dan beri gelen eş değiştirerek yaptıkları salon danslarından grup sekse kadar ahlak anlayışları­nı değiştirmemiş Avrupalıları hayatımın geri kalan kısmında da çok iyi tanıma fırsatım oldu.

Genel olarak normal olmadığımı düşünerek kendimi meşrulaştırıyordum. Anormalliğim o yaşlarda herkesin istediği şeylerden farklı hayaller kurmamla sınırlıydı. Yani bir şeyleri arzulayabiliyordum o sıralar. Gitmeyi, siyah giymeyi, bir kamerayla izleniyormuşçasına yaşamayı, güzel kadınlarla yatmayı, dünyayı çözmeyi, haya­ta başlama vuruşunu yapanı keşfetmeyi ve yaşıtlarımın çok azının kurgulayabildiği benzer kavramları hayal ediyordum... Her zaman yalnız oldum. Yalnızlığı kendimi geliştirmenin tek yolu olarak gör­düm. Ama çevremde olup biteni kaçırmak ve yanımdan akıp giden hayat nehriyle yüzümü yıkamamak da bana aptalca geliyordu. Bu nedenle evde çok az zaman geçirmeye ve sokaklarda yaşamaya başladım. Fahişeleri keşfettim. Silah kullanmayı öğrendim. Poker oynamaya devam ettim. Kitap okumayı bıraktım. Artık en ufak boş zamanımda kilometrelerce uzakta olan bir kasabaya trenle gidip, birkaç kadehten ve caddelerini arşınladıktan sonra evime dönüp uyuyordum. Rüyamda yüzleri, sokakları, tren camındaki pastel renkleri görüyordum, insanlardan istediğim ölçülerde, ilgilendiğim alanlarda yararlanıyordum. İlişkilerim kontrolüm altındaydı. Kim­seyi kendime fazla yaklaştırmıyordum. Dünyayı, hayatı olduğu gi­bi kabul ediyor ancak bütün bunların dışında da bir gerçeğin olma­sı gerektiğinin üzerine yoğunlaşıyordum. Yani bir şekilde, çok uzaklarda kimliğimi büyük bir seremoniyle yaktıktan sonra gözle­rimi kapatıp son nefesime kadar huzur içinde yaşayabileceğim bir yer olduğunu düşünüyordum. Aslında bu mümkündü. Ve bir ara çok yaklaşmıştım. Ama Kinyas hâlâ ortaya çıkmamıştı ve gerçek­ten böylesi bir hayat isteyip istemediğimi bilemiyordum.

Bütün bunları yazmak o kadar zor ki. Şu an bulunduğum nok­tada hiçbirinin olmadığım görmek... Aslında bu kadar yükselmek ya da alçalmak, daha doğrusu bu kadar ileri gitmek istememiştim hiçbir zaman. Aynaya bakıp kendini tanıyamamak, insanın kendi anılarını bir başkası yaşamış gibi anlatması, dünyanın kendisi da­hil üzerindeki hiçbir şeye kayda değer bir var oluş nedeni bulama­mak ve zihnin bedenden binlerce kilometre uzakta olması o ka­dar korkunç ki!

Hava aydınlanıyor. Kayra'nın yazdıklarını okuyormuş gibi ya­pıp ilgilendiğimi düşünmesini istemiştim. Oysa tek bir kelimesi­ne bile bakmadım. Şimdi kaçamak bakışlar atıyorum ona ve gö­rüyorum ki elinde başka bir votka şişesi, arkamdaki duvarda ası­lı olan afişleri seyrediyor. Ne yazdıklarıma bakıyor, ne de burada olduğumun farkında. Belki de dünyada sadece onun yanındayken kendimi hâlâ yalnız hissedebildiğim için böylesine garip bir dostluğumuz var. Birbirimize anlatacak hiçbir şey yok ve her şe­yimiz var. Ve aynı zamanda, o kadar da umursamıyoruz ki söyle­nenleri, olanları, aynı odada bulunduğumuzu bile unutabiliyoruz. Onu sevdiğimi söyleyemem çünkü duygularım yok ama hayatta­ki tek bağımlılığım olduğunu itiraf edebilirim... Yoruldum. Çok yorgunum... Yeryüzüne inme zamanı.

"Kayra! Haydi çıkalım buradan. Biraz dolanalım."

Kinyas ve Kayra
Sayfa: 22-27




25 Ocak 2011 Salı

Mamma Mia

İyi ki müzik var dünyada. Ya olmasaydı? Korkunç olurdu! Müzik ruhun gıdasıdır derler, sevmem herkesin ezbere bildiği sözleri. Ama öyle. Benim ruhum müzikle besleniyor. Bu müzik hiç bitmesin.


Senin tarafından bir kez aldatıldım ne zaman oldu ğunu bilmesem de

Bu yüzden kararımı verdim, artık bu bir sona erme li

Bana bir bak, hiç öğrenecek miyim?

Nasıl oluyor bilmiyorum ama aniden kontrolü kaybe diyorum

Ruhumda yanan bir ateş var

Sadece bir bakış ve zil sesleri duymaya başlıyoru m

Bir bakış daha ve her şeyi unutuyorum, o-o-o-oh



Aman tanrım, işte yine başlıyoruz

Tanrım, tanrım, sana nasıl dayanabilirim?

Aman tanrım, yine belli oluyor mu?

Tanrım, tanrım, seni ne kadar özlediğim

Evet, kalbim kırıktı

Ayrıldığımız günden beri üzgündüm

Neden, neden gitmene izin verdim ki?

Aman tanrım, şimdi gerçekten biliyorum

Tanrım, tanrım, gitmene asla izin veremezdim


Yaptığın şeyler yüzünden sinirli ve üzgündüm

Ne kadar çok senin bittiğini söylediğimi sayamadı m

Ve gittiğinde, kapayı çarptığında

Sanırım çok uzun süre uzakta kalamayacağını biliy orsun

O kadar güçlü olmadığımı biliyorsun

Sadece bir bakış ve zil sesleri duymaya başlıyoru m

Bir bakış daha ve her şeyi unutuyorum, o-o-o-oh


Aman tanrım, işte yine başlıyoruz

Tanrım, tanrım, sana nasıl dayanabilirim?

Aman tanrım, yine belli oluyor mu?

Tanrım, tanrım, seni ne kadar özlediğim

Evet, kalbim kırıktı

Ayrıldığımız günden beri üzgündüm

Neden, neden gitmene izin verdim ki?

Aman tanrım, şimdi gerçekten biliyorum

Tanrım, tanrım, gitmene asla izin veremezdim

Aman tanrım, söylesem bile

Hoşçakal, ya beni şimdi terk et, ya da asla

Aman tanrım, bu oynadığımız bir oyun

Hoşçakal sonsuza kadar demek değil


Aman tanrım, işte yine başlıyoruz

Tanrım, tanrım, sana nasıl dayanabilirim?

Aman tanrım, yine belli oluyor mu?

Tanrım, tanrım, seni ne kadar özlediğim

Evet, kalbim kırıktı

Ayrıldığımız günden beri üzgündüm

Neden, neden gitmene izin verdim ki?


Aman tanrım, şimdi gerçekten biliyorum


Tanrım, tanrım, gitmene asla izin veremezdim

Abba Mamma Mia

24 Ocak 2011 Pazartesi

Gülziya Murat Çelik


Her aşk kendi fermanıyla unutulur

Unuttuğumuz nedir, söyle?

Anlıyoruz; aşk unutuluşlardan

Payımıza düşen yerdir!


Son bulabilir mi bu yalnızlığın gezintileri

hepimizin harabeleriyken herkesin elleri..!


bir semahla gelirken sabah

ve ardında şafak ve güneş

kendi kaderine sürgülenmiş bir bedeni anlatır semazenler

denenen, bir gidişin müsveddesidir!


İnsan zayıf olandır, ruhunun ağırlığını bir başkasına taşıtır..!


Herkesin sırtında bir Yusuf yalnızlığı..

Aynada bize bakan bu gözler daha önce yürünmüş hangi yollardan arta kalanlardır..


söylesene,

ben ölürken

kendini yaşatabilecek misin anlattıklarımla?


Herkesin kıyılarında sınırlarını çocukluğunun çizdiği bir uçurum mutlaka vardır


bir ses gibi çizerse yüzünü gece
unutma Gülziya
ben rengini vermeyen gül
açılıp gireceğim düşlerine.


Aşk; bilinç altında unutulan bir neşter...

Düşler,diye devam etti.Düşler insanı her şeyden vazgeçire bilir,ya da her herşeyi yapma güçünü vere bilir. Düşlerine dikkat et dostum; hiçbir zaman içindeki sevginin gerisinde kalmasına izin verme.

bizi anlatıyorum gülziya!
kendimi hatırlamak için,
sahi, ben sen miydim?

artık sızacak yeri kalmadı gözyaşlarımızın
nerede birikiyorsak orada kuruyoruz.