16 Temmuz 2011 Cumartesi

MANASTIRLI HİLMİ BEYE BİRİNCİ MEKTUP..


MANASTIRLI HİLMİ BEYE BİRİNCİ MEKTUP..

işte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben
işte şu begonya, işte yalnızlık
işte su damlacıkları, alnımda, kollarımda
işte yok oluşumdan doğan kent
hiçbir yere taşınıyorum, kendime sızıyorum yalnız
ben dediğim koskocaman bir oyuk
koltuğun üstünde, aynadaki yansıda
bir oyuk!
sofada, mutfakta, yatağımda
yaşamayı tersinden kolluyorum sanki
yetişip öne geçiyorum sık sık. sözgelimi
bir iki saatte bitiveriyor bir mevsim
iyi
bugün pazartesi mi? kapının, pencerenin durumu
salıyı gösteriyor.


salondaki büyük saati sattım
saatin ölçebileceği
herhangi bir zaman parçası yok
gittiği yeri bilmeyen böcekler gibiyim
bir oyuğa, oyulmuş bir yaşama
ne gereği var ki saatin
balkona çıkıyorum sürekli
yollar yollar yollar katediyorum sanki böylece
bir semtin ilk rengini alıyorum
örneğin ümraniye’de bir çay bahçesindeyim
bazen
anılardan anılara bir yol
ve
anılardan anılara sallanan bahçe
hangi yaprağı koparsam son anı avucumda kalıyor
iyi.

yeniköy’de bir kahve içer miyiz, dedim bu sabah
bu sabah bu sabah
oralı olmadı kimse —pazartesi miydi—
oyuğumdan çıkmıştım tam, begonyamsa güller içinde
nasıl?
güllerse güller içinde yani
ve balkon demirinde bir martı. dedim ki
deniz şuralarda bir yerde olmalı
çıt yok evin içinde
deniz şuralarda bir yerde olmalı
çıt yok
sanki dünyadaki bütün cay ocakları kapalı
ve göklerden tepelere inen bir sokak
ya da bir akarsuyum ben
denizse
şuralarda..
yok önemi bir iki gün kaldı —martı—
balkonda
deniz de öldü sonra, martı da
iyi iyi.

suyu tutmak gibi bir şeydi hepsi
günler —seni anımsadığım zaman—
birden kurtuluş’tan taksim’e giden bir tramvay görüntüsü
mavi bir elektrik çakımı tellerde
sanki kar yağıyor da sürekli, tepebaşı’ndayız
karlar gıcırdıyor ayaklarının altında
besbelli gümüşsuyu’ndayız, rus lokantasındayız
—ne tuhaf, biz her zaman her yerdeyiz ikimiz—
şarap içmişiz, üşüyoruz
dışarda dünya silinmiş
ikimiz ikimiz ikimiz
böyle birkaç defa ikimiz
sonraki bir fotoğrafa dönüşüyor her şey
nasılsa
sarı emmiş, mordan çekinmiş, kahverengi bir fotoğrafa
sahi, kalınca bir şeyler giyinmeliyim ben
üşümüyorum da
bende herkes var, diyen bir kızın titrek
sesleri dökülüyor kucağıma
dudaklarım kan mavisi bugün.


biz burada iyiyiz, biz burada çok iyiyiz
biz burada kırk yaşındayız hepimiz
dördümüz bir kişiyiz de ondan
içimizden biri uyuyor olsa, falan filan
onu bekliyoruz bir kişi olmak için
evet evet, yanılmıyorum ben
bir iki kişi kaldığımız zaman yanılabilirim
doğrusu ya
yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor
duvardaki vitray, begonya
begonya, vitray
kurtuluşla asmalı mescit birbirine geçiyor
bir tramvayın durmasıyla durmaması arasındaki ayrım
karanfil kokuyorsa biraz
yeni koparılmış bir demet karanfilim ben
saçlarım soğuk ve uzun.


ne diyordum? yağmurlar, evet
üşümüyorum ürperiyorum sadece
biçimini zorlayan bir kedi gibi
dur biraz
kapı çalındı, hayır, telefon
telefon kapı telefon
ikisi birden mi yoksa
yoksa
ne telefon ne kapı
bir şimşek sesi hiç olmazsa
o da değil
ses filan duymadım ki ben
yuvarlandıkça büyüyen
bir kartopunun yumuşak sesi mi? belki
iki sesi taşıyan bir ses
neden olmasın
biraz önceki gibi
üstümden biri kalkmıştı —yok canım—
öyle değil, bir gölgeydi hepsi hepsi
yer değiştiren gezgin bir gölge
bahçedeki ceviz ağacından
içeri sürüklenen..

EDİP CANSEVER..

‘Sonrası Kalır II , YKY , Nisan 2005..’

Evren, hüznümüzün bir yan ürünüdür.


+ Ölüme doğru değil bu koşu, doğum felaketinden kaçarız çırpınarak. Bu yıkımdan kurtulanlar, onu unutmayı deneyenlerdir sadece. Doğum anındaki endişenin geleceğe yansımasından başka bir şey değildir ölüm korkusu … Doğum tiksindirir bizi, bu kesin. Oysa en büyük iyiliğin doğmuş olmak, en kötüsünün hayatın başında değil; sonunda olduğunu ezberlettiler bize. Kötülük, gerçek kötülük, yine de arkamızdadır, önümüzde değil.

+ Ne kadar yıkıcı olsa da her gerçeğe dayanılır, yeter ki her şeyin yerini tutsun, yerini aldığı umut kadar yaşamsallığa sahip olsun.

+ Hiçbir şey yapmıyorum, kabul. Ama saatlerin geçtiğini görüyorum – bu, onları harcamaya çalışmaktan iyidir.

+ İnsanlığın gerilemede hangi noktada olduğunu; doğumun üzüntü ve gözyaşlarıyla karşılanmadığı tek bir kabile, tek bir topluluk bulma olanaksızlığından daha iyi kanıtlayan bir şey yoktur.

+ Kalıtıma başkaldırmak, milyarlarca yıla, ilk hücreye başkaldırmak demektir.

+ Tüm cinayetleri işlemiş olmak, baba olma cinayeti dışında.

+ Hayatta olmak – Ansızın bu deyimin garipliği ile şaşkına döndüm. Sanki hiç kimseyi ilgilendirmiyormuş gibi.

+ Mümkün olanın yakasını asla bırakmamak, geçici sonsuzlukta yan gelip yatmamak ve doğmuş olduğunu asla unutmamak gerek.

+ Çünkü her kaygı, boşa çıkmış bir metafizik deneyimden başka bir şey değildir.

+ Cennet dayanılır gibi değildi; yoksa ilk insan kendini ona alıştırmış olurdu. Bu dünya da ondan aşağı kalmaz; çünkü burada cenneti özlüyoruz ya da ondan başka bir şey umuyoruz. Ne yapmalı peki, nereye gitmeli? Hiçbir şey yapmayalım, hiçbir yere gitmeyelim. Hepsi bu kadar basit.

+ Kimileri mutlu, kimileri kaygılı günler yaşıyor. Hangileri en acınacak durumda?

+ Bir uykusuzun, her gün çarmıha gerilmesinin yanında, İsa’nın bir kerecik çarmıha gerilmesi nedir ki?

+ Doğmuş olmaktan dolayı kendimi bağışlamıyorum. Sanki dünyaya gelerek bir gizeme saygısızlık etmiş, adı olmayan önemli bir hata etmiştim.

+ Çünkü, başarı, bizde ve her şeyde özel olarak bulunan şeyden bizi uzaklaştırdığı halde, her zaman özsel olan başarısızlık bizi bize açımlar, Tanrı’nın bizi gördüğü gibi, bize bizi görme fırsatını verir.

+ Zamanın henüz varolmadığı bir zaman oldu … Doğumun reddi, zamandan önceki bu zamanın özleminden başka nedir ki?

+ İki çeşit ruh vardır: gündüz ve gece görünen. Yöntemi de, töresi de farklıdır bunların. Gün ortası saklanılır, her şey karanlıkta söylenir. Başka insanların uykuya gömüldüğü saatlerde insanın kendine sorduğu şey için düşündüklerinin iyi ya da kötü sonuçları pek önemli değildir. Bunun için, kendisine ya da başkalarına yapabileceği kötülüğü düşünmeksizin doğmuş olma talihsizliğini kurcalar durur. Ve gece yarısından sonra başlar tehlikeli gerçeklerin baş döndürücü sarhoşluğu!




* Bizi çevreleyen şeylere, onlara isim verdiğimiz ve ötelerine geçtiğimiz ölçüde tahammül ederiz.

* Bir inanç için acı çekmiş olandan daha tehlikeli varlık yoktur: En büyük zalimler, kafası kesilmemiş mazlumlar arasından çıkar.

* Eğer dünyadaki konumumuzu doğru olarak anlayabilseydik, eğer kıyaslamak yaşamaktan ayrılmaz olsaydı, varlığımızın minicikliğinin açığa çıkması bizi ezerdi. Ama yaşamak kendi boyutlarına karşı körleşmektir.

* EVREN, HÜZNÜMÜZÜN BİR YAN ÜRÜNÜDÜR.

* Zaman boşluğunun önünde yürek boşluğu: Karşı karşıya birbirlerine yokluklarını yansıtan iki ayna, iki hiçlik görüntüsü.

* Hayat: koordinatları belli olmayan bir alan üzerinde kopartılan patırtıdır, evren ise sara hastalığına tutulmuş bir geometri.

* Hayat ancak hayal gücümüzün ve hafızamızın zayıflıklarıyla mümkündür.

* Dünya her adımda ümitlerimizi geçersiz kılar. Artık bilgelikten başka tehlike kalmamıştır.

* Yeryüzü, varılamayan hedefler ve ayaklar altına alınmış sırlarla doludur.

* Başka yer saplantısı, anın imkansız olmasıdır. Bu imkansızlık da nostaljinin ta kendisidir.

* Bu dünyada önümüze geleni kabul etmemize neden olan, ama bu dünyanın kendisini bize kabul ettirecek güçte olmayan bir bayağılık vardır.

Böylelikle hem hayatı boşlayıp hem de onun dertlerine tahammül edebilir, hem arzuyu reddedip hem de kendimizi arzunun aktığı maceralarda sürüklemeye bırakabiliriz.

Varoluşa rıza göstermede bir nevi alçaklık vardır!

* Hayatın anlamı yoktur, olamaz da...

* Melankoli, egoizmin düş halidir.

* Hayat, maddenin romanıdır.

* Hayaletlere gönül vermiş bir toz zerresi: İnsan budur işte.

* Bütün duygular mantıklarını salgı bezlerinin sefilliğinden alırlar. Aşk: iki tükürüğün karşılaşmasıdır.

* Aşk, düşüncelerin ortasındaki sapıtmadır.

* Dünyaya evet demekten daha aşağılık bir şey var mıdır? Diğerlerinin yaşadıkları gibi yaşayabilir, ama yine de dünyadan bile daha büyük bir HAYIR’ı gizleyebiliriz.

* İnsan gerçekliği üzerine yanılsamaz kafa yoran düşünür, eğer dünyanın içinde kalmak istiyorsa, bir de kaçış yolu olan mistikliği bertaraf etmişse, BİLGELİK, BURUKLUK ve ŞAKANIN birbirine karıştığı bir görüşe varır.

* En esrarengiz baş dönmelerimizin sadece asabi rahatsızlıklardan ileri geldiği nasıl kabul edilebilir? İçsel dertlerimizi nesneleştirme eğilimi atalarımızdan gelmektedir. Kanımıza mitoloji sinmiştir.

* Mahvımıza sebep olan DERT'e bir açıklama bulmaktan vazgeçmek zorundayız.

* Bir varoluşun aslında uygunluk derecesi kendi yıkımından ibarettir.

* Hangi hünerlerin yardımıyla başka bir hayatın, yeni bir hayatın peşinden gidebilecek yanılsama kuvvetini bulabiliriz?

* İçimizde “derin” olan şeyden dolayı bütün dertlere maruz haldeyiz. Varlığımıza uygun olma halini korudukça hiçbir selamet mümkün değildir.

( E. M. Cioran, Çürümenin Kitabı, Metis Yay. )

15 Temmuz 2011 Cuma

Bir İdam Mahkumunun Son Günü..


‘XVII

ah kaçabilseydim, kırlarda nasıl da koşardım!

hayır, koşmamam gerekir.. dikkat çeker, insanları kuşkulandırabilir.. tam tersine yavaş yavaş yürümek gerek; başınız dimdik olacak ve şarkı mırıldanacaksınız.. kırmızı desenli, mavi renkli, eskimiş gömlek gibi şeyler giyeceksiniz üstünüze.. bunlar insanı iyi gizler.. nasıl olsa yöredeki bütün sebzeciler böyle giyinirler..

kolejdeyken, arcueil dolaylarında arkadaşlarımla her perşembe kurbağa avlamaya gittiğim bir bataklığa yakın bir koru var.. akşama kadar orada saklanırdım..

akşam olunca, yoluma devam ederdim.. vincennes’a giderdim.. hayır, ırmak bana engel olurdu.. o zaman arpajon’a giderdim.. saint germain yolundan gidip havre’a varmak, sonra da ingiltere’ye giden bir gemiye binmek daha iyi olurdu.. ne fark eder! longjumeau’ya varıyorum.. bir jandarma geçiyor, bana pasaportumu soruyor.. eyvah! yakalandım!

ah! mutsuz hayalperest, önce seni hapseden şu üç ayak kalınlığındaki duvarı yık! ölüm! ölüm!

düşünüyorum da, küçükken buraya, bicétre’e gelmiştim; büyük kuyuyu ve delileri görmeye!..

XXXIV

saat bir, biraz önce çaldı.. bilmiyorum hangisi; saatin çekicini zor duyuyorum.. kulaklarımın içinde bir org sesi duyuyorum sanki; uğuldayan son düşüncelerim bunlar..

anılarımın arasında derin düşüncelere daldığım bu en yüce anda, korkunç bir biçimde, işlediğim suç ile yüz yüze geliyorum; ancak, daha çok pişmanlık duymak isterdim.. mahkum edilmeden önce, çok acılarım vardı, o zamandan bu yana yalnızca ölüme ilişkin düşünceler var gibi geliyor bana.. gene de daha çok pişmanlık duymak isterdim..

yaşamımda geçmiş herhangi bir dakikayı düşlediğim ve onu her an bitirmek durumunda olan o balta darbesini anımsadığım zaman, sanki yepyeni bir şey görmüşüm gibi titriyorum.. güzel çocukluğum! güzel gençliğim! ucu kanlı yıldızlı kumaş.. o zaman ile bugün arasında, bir kan ırmağı, başkasının kanı ve benim kanım var..

bir gün, insanlar benim bu öykümü okurlarsa nice masumiyet ve mutluluk dolu yıllardan sonra, bir cinayet ile başlayan ve bir idamla sona eren bu korkunç yılın varlığına inanmak istemeyeceklerdir; eksik bir yanı, eksik bir havası olacak..

ve yine de, ey sefil yasalar, sefil insanlar, ben kötü biri değildim!

ah! birkaç saat sonra ölecek olmak ve bir yıl önce, aynı gün, özgür ve suçsuz olduğumu, güz gezintileri yaptığımı, ağaçların altında dolaştığımı ve yapraklar arasında yürüdüğümü düşünmek!’

‘Bir İdam Mahkumunun Son Günü..’ – VICTOR HUGO

Çeviri : ERHAN BÜYÜKAKINCI, CAN Yayınları, 1992..


The Secret

“Kardeşim sen düşünceden ibaretsin.
Geriye kalan et ve kemiksin.
Gül düşünürsün, gülistan olursun.
Diken düşünürsün, dikenlik olursun.”

Hz. Mevlana

The Secret

Sahip olduğunuz her düşünce nesnel bir gerçeklik; bir kuvvettir.

Zihninizde canlandırabildiğinizi, ellerinizde de tutabilirsiniz.

Sizin ısrarla düşünerek çağırmadığınız giçbir şey yaşamınıza giremez.

Hislerimiz ne düşündüğümüzden haberdar olmamız için bize verilmiş en müthiş armağandır.

Düşündükleriniz çok fazla bağlayıcı olmayabilir ama, hissettiklerinizi aynen alırsınız.

Hayatınız,duygu ve düşüncelerinizden meydana gelir.Garanti ediyorum!Bu her zaman böyle olacaktır.
Bu yolculukta insan, kendi evrenini kendisi yaratır.
Çekim yasasının karşı konulmaz gücünü oluşturan şey, sevgi ile düşüncenin bir araya gelişidir.
İyi şeyler düşünürken, insanın kendisini kötü hissetmesi imkansızdır.
Sevgi, yayabileceğiniz en yüksek frekansa sahiptir. Hissettiğiz ve yaydığınız sevgi ne kadar büyükse, kullandığınız doğal güç de o kadar etkilidir.
Bir insanın kendisini değiştirebilmesi,…ve kaderini yenmesi, doğru düşünmenin etkisini kavramış her beynin ulaşabileceği bir sonuçtur.
Olduğumuz her şey, düşünmüş olduklarımızın sonucudur.
Şükretmek, yaşamınıza daha çok şey katmanın mutlak yollarından biridir.
--Bu gücün ne olduğu konusunda bir şey söyleyemem. Bildiğim tek şey varolduğu—
Hayal etmek her şey demektir. Hayatın size getireceklerinin bir ön gösterimidir.
(Hava çok sıcak olduğu için daha fazla alıntı yapmayacağım kitaptan. Bunun yerine bu yazıyı okuyanlara kitabı almalarını öneriyorum.
Bu kitap bir ‘sır’dan bahsediyor.Aslında farkında olmasak bile bildiğimiz bir ‘sır’. Bu sırrı çözmenin yolu iste aklınızı kullanmanızdan geçiyor. Bol şans..Balder Nasti )

14 Temmuz 2011 Perşembe

Kitaplar ve Fahişeler


NO : 13

‘on üç – bu sayıda duraklamaktan zalim bir zevk aldım..’ – marcel proust

‘yaprakları açılmamış kitap, hala bakire, daha önceki ciltlerin sayfa kenarlarını kana bulayan kurban törenini bekler; kendisine temellük edecek silah ya da sayfa açacağının girişi..’ stéphane mallarmé

I. kitaplarla ve fahişelerle yatılabilir..

II. kitaplar ve fahişeler zamanı dokur.. geceye gündüz, gündüz de geceymişçesine hükmederler..

III. ne kitaplar ne de fahişeler dakikaların onlar için değerli olduğunu belli ederler.. ama biraz daha yakından tanındıklarında, ne kadar büyük bir telaş içinde oldukları görülebilir.. biz kendimizi kaptırdığımızda onlar dakikaları saymaktadır..

IV. kitaplar ve fahişeler öteden beri mutsuz bir aşkla birbirlerini severler..

V. kitaplar ve fahişeler – her ikisinin de onlardan geçinen ve onlara kötü davranan bir erkeği vardır.. kitaplarınki, eleştirmenler..

VI. kitaplar ve fahişeler umuma açık yerlerde hizmet verirler – öğrenciler için..

VII. kitaplar ve fahişeler – onlara sahip olanlar nadiren sonlarına tanık olurlar.. göçmeden gözden yitmenin bir yolunu bulurlar..

VIII. kitaplar da fahişeler de nasıl bu yola düştüklerini anlatan hikayeler uydurmaya bayılırlar.. oysa çoğunlukla ne olduğunu kendileri bile fark etmemişlerdir.. yıllar boyunca ‘kalbin’ sesine kulak verilir; günün birinde sırf ‘hayatı gözden geçirmek’ için durulan bir köşe başında kellifelli bir gövde pazarlığa başlar..

IX. kitaplar ve fahişeler kendilerini sergilerken sırtlarını dönmeyi severler..

X. kitaplar ve fahişeler doğurgan olur..

XI. kitaplar ve fahişeler – ‘dar kafalı yaşlılar, genç orospular..’ bir zamanların kötü şöhretli kitaplarından ne kadar çoğu bugün gençleri eğitmekte kullanılıyor..

XII. kitaplar ve fahişeler kavgalarını herkesin gözü önünde ederler..

XIII. kitaplar ve fahişeler – birinin sayfalarındaki dipnotlar neyse, ötekinin çoraplarındaki banknotlar da odur..

‘SON BAKIŞTA AŞK..’ , WALTER BENJAMIN , METİS Yayınevi.. Sunuş ve Hazırlayan : NURDAN GÜRBİLEK.. , 1993 , Kasım 2008..

bütün eğlenceler ölüm düşüncesini içerir..JIM MORRISON


Kollarında bir ada buldum,

Gözlerinde bir ülke..

Zincirleyen kollarında,

Yalancı gözlerinde..

Kır , yık , del , geç öte yakaya..’

JIM MORRISON (The Doors)


‘diyelim ki sadece gerçekliğin sınırlarını deniyordum.. neler olacağını merak ettim.. hepsi bu : sadece merak..’ – JIM MORRISON

‘bütün eğlenceler ölüm düşüncesini içerir..’

‘uyku her gece içine dalınan okyanus derinlikleridir.. sabah uyanırsın üstünden sular damlayarak , nefes nefese ve gözlerin yanarak..’

‘modern yaşam trenle bir yolculuktur.. yolcular pis kokulu koltuklarında alabildiğine dönüşüme uğrar ya da vagondan vagona sallanarak dolanırlar; bitmek bilmeyen bir dönüşümün esiri..’

‘az veya çok hepimizi röntgencinin psikolojisiyle uyuşturulmuş durumdayız. Tıbbi ya da ahlaki anlamda değil , yaşam karşısındaki tüm fiziksel ve duygusal duruşumuzla.. ne zaman ki bu edilgenlik büyüsünü bozmaya çalışırız, davranışlarımız acımasızı , kontrol dışı ve çoğunlukla da tiksindirici , yürümeyi unutmuş bir yatalak gibidir..’

‘filmler yapay olarak döllenmiş ölü fotoğraflar bütünüdür.. film seyircileri sessiz vampirlerdir.. film bir çeşit sahte ölümsüzlük bahşeder.. sinemanın çekiciliği ölüm korkusunda yatar.. seyirci ölmek üzere olan bir hayvandır..’

‘sanatın , var olabilmek için seyirciye ihtiyacı olduğunu sanmak yanlıştır.. film gözler olmadan da oynar. seyirci ise onsuz var olamaz.. film onun varlığını garantiler..’

‘film , ete batırılan bir iğnenin yabancı bir başkentte patlamalar yaratabileceği varlık zincirini aydınlatamadığı sürece bir hiçtir..’

Tanrılar , Yeni Yaratıklar – JIM MORRISON (Çeviri : Ogan Güner , Korsan Yayınları , 1991)

Yaşlı Moruğun Röportajı


‘Şarap ve klasik müzik eşliğinde yazıyorsunuz; neden jazz ya da rock değil ve esinlenmek için ne kadar şarap içmeye ihtiyaç duyarsınız?

Jazz ve rock beni klasik müzik kadar yükseltmiyor. Klasik müzikte yüzyılların izi var bir kere. Daha çok kan , daha çok biçem.. yerinden kalkar yürür ve gitmiştir. Jazz sızlanıp durur. Rock ise daha gürültülü ve yapmacıktır, o büyük ve heyecan verici kumardan uzaktır..

Yazarken ufak ufak içerim. Bir şişe şarabı bitirmek iki saatimi alabilir. Bir buçuk şişeden sonra yazının kalitesi düşer zaten. Ondan sonra barlardaki sarhoşlardan farkım kalmaz; kendini tekrar eden sıkıcı bir ahmak..

Alkol, atlar ve daktilo benim gerçeklerden kaçış yollarımdır diyorsunuz; gerçekler sizin için nende bu kadar korkunç? Canınız çok mu yandı da şimdi herkesten kaçmaya çalışıyorsunuz?

Gerçek herkes için hayli korkunç olabilir. Çoğu hayat mutlu değil. Çoğu insan hayatını nedensiz yaşar. Ya da nedeni başka kaynaklarda, başka yerlerde, başka kurumlarda ararlar. Kendine özgü ve doğal ruhların sayısı çok değil.

Ben münzeviyim. İnsanlardan kaçıyorum çünkü ilgi alanları genellikle sınırlı ve bayağı, ayrıca kötü niyetli ve can sıkıcılar.. hayvanlar , öte yandan harikulade yaratıklar. Gözlerindeki ve beden dillerindeki güzelliği fark etmek yeterli. İnsanlar o kadar iyi görünmüyor, o kadar güzel ya da sahici davranmıyor..

Peki gerçeklerden kaçmak istiyorsanız kitaplarınızın çoğu neden otobiyografik ?

Kitaplarımın çoğu neden mi otobiyografik? Neden sabahları başkalarının değil de kendi ayakkabılarımı giyiyorum ? Neden komşularımın değil de kendi düşlerimi görüyorum ? Ben sadece yapay ihtiyaçlar yüzünden çarpıtılmış sıradan gerçeklikten kaçmaya çalışıyorum.. Hayat hakkında tek bir kötü söz edemeyiz çünkü onu hiçbir şeyle kıyaslayamayız.. İnsanların hayatta ve hayata karşı yaptıkları asıl tatsız olan..

Alkol birçok Amerikalı yazarın sonu oldu (O’Neill , Faulkner, Hemingway, London ) , sizin sonunuzun da aynı olacağına dair kaygınız var mı? İçkiyi bırakmayı hiç düşündünüz mü ?

Saydığınız yazarların sonunun alkol yüzünden geldiğinden hiç de emin değilim.. Belki başka bir şey yüzünden geldi sonları.. Bir yazarı mahvedebilecek o kadar çok şey var ki.. Bunlar büyük şeyler de olabilir, ardı ardına gelen küçük şeyler de.. Ya da bizim farkında bile olmadığımız şeyler .. Yaratıcılığın kaynağı çok gizemlidir.. Hiçbir şey bilmiyoruz hakkında..

Hayır, içkiyi bırakmayı hiç düşünmedim. Benim için son derece memnuniyet verici, makul ve yaratıcı bir faaliyet.. Yakında yetmişime basacağım ve çoğu insanın içtiği su miktarından daha fazla alkol tükettim..

İleriye dönük umutlarınız var mı ?

Daktilonun başına geçip kağıt takmayı umuyorum; tuşların takırtısı, radyoda klasik müzik, solumda kırmızı ve harikulade şarap şişesi.. Bundan da iyi, daha şanslı ne olabilir? Bu her şey..’

CHARLES BUKOWSKI – GÜNEŞE UZAN

(Parantez Yayınevi , 2005)

‘..Beni tanıyan herkesin size söyleyeceği gibi , makbul biri değilim. Kötü adam sevdim hep. Kanunsuzu, hergeleyi. İyi işleri olan sinek kaydı traşlı, kravatlı tiplerden hoşlanmam. Ümitsiz adamları severim. Dişleri kırık, yolları kırık adamlar ilgimi çekerler. Küçük sürpriz ve patlamalarla doludurlar..’

‘..Adi kadınlardan da hoşlanırım, çorapları sarkmış , makyajları akmış, sarhoş ve küfürbaz kadınlardan. Azizlerden çok sapkınlar ilgilendiriyor beni. Serserilerin yanında rahatımdır. Çünkü ben de serseriyim. Ahlak sevmem, din sevmem. Toplumun beni şekillendirmesinden hoşlanmam…………………..’

CHARLES BUKOWSKI

Beni Deliler Anlar


‘..Bu dünyayı izleyenlere bir halt yok.

Açıkgözler için hiçbir şey yazmayacağım.

Dünyalarını kaybetmişler için..

Kendim için yazacağım. Erken bunamışlara , hayalperestlere, çok acıklılara, bu dünyadan gitmek üzere hazırlık yapanlara yazacağım..

Yalnız aklını kaybetmişlerle bu dünyayı paylaşacağım. Aşktan aklını oynatanlara, şizofrenlere, aşırı romantiklere ve aşırı sadistlere. Delilere yazacağım..’

‘Kimse önünü görmüyor. Herkes birbirini çiğniyor. Ne tuhaf değil mi?

Kimse gittiği yeri bilmiyor. Herkes hayretle bunu birbirine soruyor. Herkes kendi kendine konuşuyor. Malum her insanın altında başka bir insan yatıyor. İnsan inanmak istemiyor. Biliyorsun hayatta her şey gizlidir. Her hadise bir sırdır. Başka ne yapabiliriz. Daha nasıl olabiliriz? Mutlu olmak için ne diyebiliriz? Bu yüzden herkes birbirine bakıyor ve herkes birbirinden şüpheleniyor..

Tek düşünebildiğim ve anladığım sözler bunlar. Aydınlıkta olan tek şey bilincim. Kendi kendimin önüne bir karartı gibi düşüyorum. Kendimin de düş olduğuna inanıyorum. Düş gördüğüme o kadar eminim ki, şu başkalarının hayatını görmesem. Kapalı perdelerin arkasında düş-uyku-korku geçiriyorum. Sanatımın düş olduğunu biliyorum. Birdenbire aydınlığa çıkınca deli oluyorum. Kimsenin suratını görmek istemiyorum. Benim yazdıklarımla bu suratların ne ilişkisi var? Düş görerek bir yandan da uyanık yaşayamam. Tek çelişkim insanlar. Dünya , benim. Her şey yalnızlığıma bağlı. Kimseyle bağ kuramam artık. Nasıl yaşayabilirim onların arasında hikayelerim gibi. Nasıl düşünebilirim Bilal Beyin not defterinde olduğu gibi, insanların arasında? Nasıl yerlerde emekleyebilirim? Benden şu dünyada beklenebilir mi yarattığım şeyler gibi yaşamam? Yazdıklarıma bakarak benden ne beklenir? Ne kadar uzağım ben her şeyden..’

‘Baştan sona mutlu ya da mutsuz, içi ve dışıyla tutarlı bir yol çizebilendir yazar. Ama herkes masal anlatıyor. Alıştığı şeyleri tekrar tekrar dinliyor. Benim yazarlığımın kendi kendini kandırır bir yanı yok..’

‘Gözlerimi , kulaklarımı , kalbimi kapatmalıyım bütün güzelliklere, zenginliklere ki, aklım herkesin görüp sevdiği şeyleri görmesin, güzelliklere dalıp yanlış düşüncelere kapılmayayım. Sevgi mevgi isteyip kendi kendimi kandırmayayım. Sonra yaşam beni cezalandırır, yazamam..’

SEVİM BURAK – Beni Deliler Anlar

Hayykitap , Kasım 2009

12 Temmuz 2011 Salı

Tom Waits - Soğancığın İsyanı

- Size zor gelen şeyler neler?
- Genellikle gerçeği ve hayali iç içe yaşıyorum. benim gerçeğimin, bir ampülün duya olan ihtiyacı gibi, hayale ihtiyacı var. Hayal gücümün de, bir körün değneğine duyduğu ihtiyaç gibi gerçeğe ihtiyacı var. Matematik bana zor gelir. Harita okumak zor gelir. Emirlere uymak da. Ayrıca marangozluk, elektronik, sıhhi tesisat, hadiseleri doğru hatırlamak, çengelli iğne bulmak, sabır, Çince sipariş vermek, Almanca müzik seti kılavuzu...

- En çok sevdiğiniz film sahneleri neler?
- Kızgın Boğa'da De Niro'nun ringde olduğu sahneler. "Cennet Bekleyebilir"de Julie Christie'nin "bir fincan kahve ister misin?" dediği andaki yüz ifadesi. "Cennetin Doğusu!'nda James Dean'in kalp krizi geçiren babasının başucunda otururken hemşireyi odadan kovması. "Touch Evil"da Marlen Dietrich!in "o, erkeğin hasıydı" deyişi. Nick Cage'in "Vampirin Öpücüğü"nde bir amamböceği yiyişi. "Chinatown"un final sahnesi. Rod Steiger'ın "Rehin"de altın ahakkında söyledikleri. Brando'nun Baba'daki ölüm anı. Lee Marvin'in "Kuzeyin İmparatoru"nda yük vagonunun altında gidişi. Dennis Weaver'ın "Touch Of Evil"da, küçük bir ağaca tutunarak "ben gecelerin insanıyım" deyişi. "Eastwick'in Cadıları"nda Jack Nicholson'ın kiliseye girişi. "Blade Runner"da Rutger Hauer'ın ölürken çektiği söylev. "Define Adası"nda tavernadaki kör adam. "Zorba"da Anthony Quinn'in kumsaldaki dansı.

- En olmadık yerlerde tanık olduğunuz en olmadık şeyler ne?
- Brezilya'da kral tahtını andıran boyacı sandıkalrı. Reno'daki bir rehincinin vitrinindeki takma dişler. Müthiş akustik: Hapishanede. Şahane mönü: Tulsa-Oklahoma havaalanında. Portekiz'in Fatima kentindeki hediyelik eşya dükkanları. bir Morrissey konserindeki Chicano (Meksikalı Amerikalı) kitlesi. Büyük yoksulluk: Washington D.C.'de. Evsiz bir adamın, Çin mahallesindeki bir çöplükte, müthiş güzel opera sesiyle "bakteri" kelimesini şarkı söyler gibi söylemsi. En güzel atların New York'ta olması. St. Louis sakinlerinin ekseriyetinin kırmızı pantalon giymesi. Baltimore'da 1890'da görülen bir cinayet davasında bir katil zanlısının suçlu bulunmasına rağmen serbest bırakılması. Yargıç kararı okurken şöyle diyor: "Suçlusunuz bayım, fakat masum bir insanı hapse atamam." Mesele şu: Katil, siyam ikizi.

- Keşke dünyaya daha erken gelseydim, dedirten, kaçırdığınız için hayıflandığınız neler var?
- Vodvil. Kültürlerin karışımı ve tuhaf melezlikler. Delta Blues gitaristleri ve Hawaili müzisyenlerin bir araya gelmelerinin sonucu olarak slide gitarın bugün bizim Afro-Amerikan dediğimiz ortak müzikal dil olarak benimsenmesi. Birçok kültür gibi o da çapraz döllenme eseri. Goerge Burns, çok sevdiğim bir vodvil sanatçısıydı. Ne söylerse söylesin, iğneleyici, soğukkanlı, merak uyandırıcı ve komikti. Dans da ederdi. Şöyle demişti: "Maalesef bu ülkeyi yönetmeyi bilenler direksiyon sallamakla ya da saç kesmekle meşgul.

-Neleri merak ediyorsunuz?
- Jokeyler atlarına neler söyler? Otoyol kanarında bir ağaç olmak nasıl bir duygu? Dünya insanoğlunu ne zaman sırtından silkeleyip atacak? bir gazete kesekağıdı olduğunda ne hisseder? Bazen keman siyam kedisi gibi ses çıkarır; ilk keman telleri kedi bağırsağından yapılmış, arada bir bağlantı var mı? Günün birinde insanoğlu robotlarla evlenecek mi? Elmas, sadece sabırlı bir kömür parçası mı? Ella Fitzgerald hakikaten bir şarap kadehini sesiyle kırdı mı?

- Korktuğunuz şeyler neler?
- Uçak yolculuğunda türbülans. Siren sseleriylel el fenerlerinin buluşması. McCain'nin seçimleri kazanması. Ellerinde makinalı tüfek olan Almanlar.

- Sevdiğiniz sesler?
- Atların ve trenlerin gelişi. Okulun paydos zilinde çocuklar. Aç kargalar. Orkestranın akort yapması. Eski westernlerdeki bar piyanosu. Lunapark treni. Buzun eriyişi. Matbaa. Transistörlü radyoda maç nakli. Bir apartmanın penceresinden gelen piyano deris. Traktör. Eski yazarkasalar. Tap dansçıları. Arjantin'deki futbol tribünleri. Kalabalık bir lokantanın mutfağı. Sis düdüğü. Eski filmlerdeki gazete büroları. Fillerin yürüyüşü. Sucuğun kızarması. Boks ringindeki gong. Çince tartışma. Langırt. Kestane fişeği. Zippo çakmak. traktör. Theremin. Güvercinler. Martılar Baykuşlar. Kumrular.

Roll'un 6 No'lu Özel Sayısı'ndan Alıntılanmıştır.

Albert Camus - Sözler

Çekicilik, açık seçik bir soru sormadan evet yanıtını almanın bir yoludur.

Kıyamet gününü beklemeyin. Her gün Kıyamet Günü.

Önümde yürüme, arkandan gelmeyebilirim. Arkamdan yürüme, yol gösteremeyebilirim. Yanımda yürü ve dostum ol.

Kışın ortasında, en sonunda öğrendim ki içimde yenilmez bir yaz var.

Bazı insanların, sırf normal olabilmek için olağanüstü bir güç harcadıklarını kimse fark etmez.

Deney yaparak deney edinemezsiniz. Deneyim yaratılmaz. Deneyim yaşayarak edinilir.

Başkaldıran insan nedir? Hayır diye insan.

Tek bir gerçek felsefi sorun vardır, o da intihardır.

Bir olay karşısında umutsuzluğa kapılan korkaktır, ama insanlığın durumu konusunda umut besleyen aptaldır.

Her katil öldürürken ölümlerin en fecisini göze alır, onu öldürenler ise terfiden başka hiçbir şeyi göze almaz.

Modern çağın tüm devrimleri devlet iktidarının daha da güçlenmesiyle son bulmuştur.

Entelektüel, zihni kendisini seyreden kişidir.

Mutluluk, insan ile sürdürdüğü yaşam arasındaki basit uyumdan başka nedir ki.

Hepimiz özel vakayız.

Adalet

Bir gün adaletle muamelede bulunmak, altmış yıllık ibadetten üstündür.

Hz.Muhammed

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Gülmek,Tebessüm etmek, Farkındalık...

Bir insanın nasıl güldüğünden terbiyesini, neye güldüğünden akıl seviyesini anlarsın.

Mevlana

Aptallığın Asaleti

"Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır."
Bertrand Russell

Ampul ve Küçük Kız


İnsanlarda ışığa üşüşür

Gündüz Düşleri


Gündüzleri düş görenler, yalnızca geceleri düş görenlerin kaçırdığı birçok şeyi görürler.

Edgar Allan Poe

Madalyonun Uzak Yüzü


Ahlaki olaylar yoktur,
yalnızca olayların
ahlaksal yorumu vardır.

Nietzche

Yol Hiç Bitmez

Başkasından üstün olmamız önemli değildir. Asıl önemli olan dünkü halimizden üstün olmamızdır.

Hint Atasözü
Yaşam üzerine fazla geldiği zaman onu zorlama,
biraz duraksa, neler olup bittiğine anlam verme.
Mutlaka yanlış bir şey oldu ve düşüncelerin ile
dileklerin aynı orantıda değildi ve varlığın ile buluşamadı.

Sorun yok, sadece bekle.

Güneş doğacaktır, çimler yeşerecektir, çiçekler açacaktır,
rüzgar esecektir ve yağmur yağacaktır, zorlamaya gerek yoktur, olması gereken kendiliğinden olur !
İzlemeye devam et, şahitlik güzeldir, hem olayın dışındasındır hem de içinde, o bir dengedir, o anlamlıdır, şahit ol, tanık ol, olan ile bütünleş, güzellik olanların içinden filizlenecektir; zorlamaya gerek yoktur, olması gereken kendiliğinden olur !..

Hayat üçbuçukla dört arasındadır... Ya üçbuçuk atarsın ya da
dört dörtlük yaşarsın...


Neyzen Tevfik

Kadına Bakış

Erkek olmadığıma memnunum; yoksa bir kadınla evlenmek zorunda kalacaktım.
Madame... De Stael

Kadın, insanın gölgesi gibidir; kovalarsanız kaçar, kaçarsanız kovalar.
Chamfort

Öyle kadınlar gördüm ki bir şiirle evlenmek için bir romandan vazgeçmeye hazırdırlar.
John Keats

Kadın olsun, kitap olsun cildine aldanmayıp içindekilere bakılmalıdır.
Cenap Şehabettin

Aşk bir deniz, kadın onun kıyısıdır.
Victor Hugo

Masa da Masaymış Ha!


"Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarlarını koydu
Bakır kaseye çiçekleri koydu
...
Ne yapmak istiyordu hayatta
...İşte onu koydu
...
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanındaydı gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
Bir bira içmek istiyordu kaç gündür
Masaya biranın dökülüşünü koydu
...
Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu.

Edip Cansever

Kitlelerin Dehası

Ortalama insanda
Herhangi bir günde herhangi bir orduya
yetecek kadar ihanet,
nefret, şiddet
ve saçmalık vardır.
Ve cinayet konusunda en becerikliler
Cinayet karşıtı vaaz verenlerdir
Ve nefreti en iyi becerenler
Sevmeyi vaaz edenlerdir
Ve son olarak
Savaşı en iyi becerenler
Barış vaazı verenlerdir

Tanrıyı vaaz edenlerin
Tanrıya ihtiyacı var
Barış vaaz edenlerin
Huzuru yok
Sevgi vaaz edenler sevgisizdir
Vaaz edenlerden sakının
Bilmişlerden sakının.
Durmadan kitap okuyanlardan sakının
Yoksulluktan nefret edenlerden
Ya da gurur duyanlardan sakının
Övgü göstermekte hızlı davrananlardan sakının
Karşılığında övgü beklerler

Sansürlemekte hızlı davrananlardan sakının
Bilmedikleri şeylerden korkarlar

Sürekli kalabalıkları arayanlardan sakının;
Tek başlarına bir hiçtirler

Ortalama erkekten
Ortalama kadından
Sakının
Sevgilerinden sakının
Sevgileri vasattır,
Vasatı aranır dururlar
Ama nefretleri dahiyanedir
Nefretleri seni beni
Herkesi öldürebilecek kadar dahiyanedir.

Yalnızlığı istemezler
Yalnızlığı anlamazlar
Kendilerinden farklı her şeyi
Yok etmeye çalışırlar
Sanat yaratamadıklarından
Sanatı anlayamazlar
Yaratma başarısızlıklarını
Dünyanın beceriksizliğine yorarlar
Kendileri tam sevemedikleri için
Senin sevginin eksik olduğuna inanır
Ve senden nefret ederler
Ve nefretleri
Parlak bir elmas
Bir bıçak
Bir dağ
Bir kaplan
Bir baldıran otu gibi
Mükemmeldir

En Usta Oldukları
Sanattır nefret!

Charles Bukowski

10 Temmuz 2011 Pazar

Sevginin adı kişiliksizlik olabilir bazı durumlarda

Seni sevmeyene asla sabır gösterme. Çünkü, Sabrının adı yüzsüzlük, fedakarlığın adı eziklik, sevginin adı kişiliksizlik olur.

Boris Vian

Üç Yüzyılda Yaşamak

Üç yüzyılda yaşamak: Yaşlılığın Yüzü, bu siyah ve beyaz fotoğrafik portre projesinin adıdır.

Bu, portreler serisindeki fotoğraflar, 1987-2005 yılları arasında dünyanın pek çok değişik bölgesinde çekilmiştir.

On dokuz yıl öldürücü kuraklık ve kırkyedi yıl acımasız komünist baskısı altında yaşamış olan 101 yaşında Moğol kadını. Tarihe göre, komünistler, Moğol insanlarının bağımsız ruhunu sevmezdi. 1.22 cm boyda, 31.75 kilo ve mükemmel sağlıklı biri.


102 yaşında Çinli adam, 4 yaşında çalışmaya başlamış bir çiftçi. Nahif vücuduna göre kocaman elleri var. “Çalışmayı hiç bırakmadım.” dedi.
103 yaşında, Portekizli dul. Kocasının kaybından sonra yas için tamamen siyah yün giysiler giyiyor. Kocası, Portekiz’deki pek çok balıkçı gibi 20’lerinin başlarında ölmüştü. Pek çok Portekizli kadın Katolik inançlarına kuvvetle bağlı, Ve hayatlarının geri kalanını dul olarak yaşar.

104 yaşında Navajo Yerlisi Amerikalı kadın. Arizona’daki Chelly Kanyonu kenarında yaşıyor. Fotoğrafı çekilirken, ben parmaklarımı hareket ettirememekten şikayet ederken o -24 derece sıcakta, 20 dakika ince bir ceketle oturdu. ”Soğuk değil” diyordu.


105 yaşında Sicilya doğumlu İtalyan adam 101 yıl evvel ailesi bir gemi ile Amerika’ya gelmiş. Ailesine yiyecek için pazarlık eden annesini ve Hürriyet Heykeli’ndeki dalgaları hatırlıyor. 18 yaşında, Teksas’ta bir çimento fabrikasında çalışırken “Kara El” (Mafya) aile üyelerini “almakla” tehdit etti ve haraç baskılarından kaçmak için ailesi Kaliforniya’ya taşındı. 1920’lerde aylaklarla trenleri sürdü. Yellowstone Park’ta çalışırken Başkan Hoover’ın elini sıktı. 40’ında çiçek işine başladı ve buradan 3 kere emekli oldu. Sonunda 89 yaşında emekli oldu. 105. yaşgününde iki kadeh kırmızı şarap içti ve doktoru ve sarışın hemşiresi ile dansetti.

108 yaşında İngiliz ataları olan Amerikalı adam. Daha sonra 101 yaşına kadar yaşamış olan babasından miras kalacak olan Montana Çiftliği’nde büyüdü. 1500 baş sığırı vardı ve Kentucky soylu atlara binerdi. 50 yıl evvel viski içip kumar oynamayı severdi. Şimdi formda, 102’sinde ve günde 30 şınav çekiyor. Her Pazar siyah kovboy çizmelerini, beyaz takımını, pembe kravatını ve Stetson şapkasını giyerek kiliseye 1 mil yürür. “İçki –sigara içmem ve kadın peşinde koşmam. Onlar benim peşimdedir” diyor.

106 yaşında Coeur d'Alene yerlisi Amerikalı kadın. Yaşayan en yaşlı kabile üyesi. Babasına çiftlikte yardım eder ve buharlı gemileri kullanırdı. İki defa evlendi. İlki geleneksel bir evlilikti. Uzun sürmedi. İkinci evliliği 50 yıl sürdü.
110 yaşından 320 gün almış Amerikan yerlisi, Afrikalı Amerikalı ve İsveç ataları olan Amerikalı adam. Dünyadaki, yaşayan 44. yaşlı kişi. Babası, Başkan Abraham Lincoln Gettysburg Konuşmasını yaparken bir platformda onun yanında duruyormuş. Babası, Lincoln'un suikastından sonra Başkan olan yardımcı-başkan Andrew Johnson’un gayrimeşru oğluydu. O, zeki, dik kafalı, kör, konuşkan ve I.Dünya Savaşı'nın yaşayan son gazilerinden biridir. “Nasıl bu kadar uzun yaşadınız?” diye sordum. “Kadınlar, bira ya da viski etrafında vaktimi boşa geçirmedim.” dedi.



110 yaşından 115 gün almış. Alman ve İngiliz atalara sahip. Pek çok büyüğü 100 yaşını geçene dek yaşamış. 1. ve 2. Dünya Savaşlarında hizmet etmiş ve daha sonra trenyolu frencisi olarak çalışmış. Bunalım zamanında zamanında aylaklarla pek çok ülkeyi trenle gezdi. 102 yaşındayken günde 10 mil yürüyordu. Şimdi günde 3 mil yürüyor ve göz muayenesi tablosundaki en alttaki 3 satırı hala okuyabiliyor. İçmeyi 60 yaşında bıraktı fakat 80’ine kadar sigaraya devam etti. Bir bronzlaşma salonundaki espresso kafede haftada bir kaç saat çalışmaya devam ediyor. “Hala güzel kadınların peşine düşerim” diyor. “Ama bacaklarım yeterince hızlı olmadığından yakalayamam.”


102 yaşında, tüm yaşamını Beijing Otel arkasındaki aynı çamurdan evde geçirmiş olan Çinli kadın. Çin’in son imparatorunun kuralları ile yaşamak, Boksör İsyanı, iki Dünya Savaşı ve Komünist Parti’nin yükselen iktidarı hakkında konuştu. Otelin genişlemesi ile evinin yıkılacağından korkuyor.
112 yaşından 111 gün almış Afrikalı bir Amerikalı.Dünyanın yaşayan 16. yaşlı insanı ve Amerika’daki en yaşlı kişi. Yaşayan en yaşlı 1.Dünya Savaşı gazisi. Zafer madalyası, işgal kuvvetleri madalyası, Fransa’nın en yüksek onuru olan ve Amerikan ordusunda Fransız ruhu ile 1. Dünya Savaşı’nda yer alan, halen yaşamakta olanlara verilen Lejyon Onurunu kazandı. Eve döndü, çiftçilik yaptı, evlendi ve 7 çocuğu oldu ve 75 yıl Pazar Okulu idarecii olarak hizmet etti. Hiç sigara ve alkol kullanmadı, Aspirin de dahil olmak üzere hiç ilaç içmedi. Çocukları arabasının anahtarlarını saklayana kadar 106 yaşına dek araba kullandı.

114 yaşından 226 gün almış Afrikalı Amerikalı kadın. Dünyadaki yaşayan 3.yaşlı insan ve Amerika’daki yaşayan 2. yaşlı. Anne babasının ikisi de köleydiler. Aile, kendi yetiştirdiği yiyecekleri yiyordu. Diyetine hiç dikkat etmedi ve hiç bir zaman kilolu olmadı. Hiç sigara ya da içki kullanmadı ve ilk defa doktor gördüğünde 100 yaşındaydı. 72 yıldır ikinci kocasıyla evli. 3 çocuk, 5 torun, 46 büyük torun, 95 büyük büyük torun, 38 büyük-büyük-büyük torunu var.


Yaşlandığını Nasıl Anlarsın

(Fotoğrafı çekildiğinde 106 yaşındaydı)
nerden mi anlıyorum yaşlandığımı?
kadınlar gittikçe daha güzel.

güneş daha hızlı ...adımlıyor gökyüzünü,
sular daha soğuk rüzgâr daha serin.

eskiden her konuda konuşurdum istekle,
bir geniş gülümsemeyle dinliyorum şimdi.

büyük yapılar, ışıklı çarşılar bitti,
ara sokaklara, salaş kahvelere gidiyorum.

kurtulmak için çırpındığım çocukluğu,
yeniden öğreniyorum çocuklardan şaşarak.

bütün sesler çın çın bir yalnızlık oluyor,
içimden geçenleri söyledim sanıyorum.

birisi bir şarkı söylemesin kederle,
tenimde bir titreme, kirpiklerimde buğu.

kısa söz, basit eşya, kedi sevgisi,
aktıkça ağaran bir suyum zamanın ırmağında.

nerden mi anlıyorum yaşlandığımı?
kadınlar daha güzel kadınlar daha uzak...

ŞÜKRÜ ERBAŞ
(Bu fotoğraf çekildiğinde 114 yaşından 226 gün almıştı)

Cahiliye İle Kör Dövüşü

Ülkemizde "Cahillerle Tartışma Kursu"nun bir an önce açılması elzemdir.

"Cahillerle tartışmaya girmeyin, Ben hiç yenemedim."
Gazali

"Aptallarla asla tartışmayın. Sizi önce kendi düzeylerine çeker, sonra da tecrübeleriyle yenerler."
Dilbert