29 Ekim 2011 Cumartesi

Sevgili Kızım - Düş Hekimi


Sevgili kızım;

tek kullanımlık yaşam, sana verilmiş en değerli hediyedir

ve kalitesi, yüreğinle verdiğin kararlar, esirgememiş emek,

uğraşılarına baktığın pencere ile ilgilidir.

** ** **

Aslında tüm bir yaşam

olması istenen gibi değil;

olmasını istediğin gibi olmalıdır.

Bunun bedeli ağır olabilir;

ama hiçbir bedel,

başkasının yaşamını yaşamaktan

daha ağır değildir.

** ** **

Yaşam şikayetlerle, karalayıp silmelerle, haddini bildirmelerle yitirilmeyecek kadar kısa ve değerlidir.

Ancak görmeye cesaret ettiğin düşler gerçekleşir ve hiçbir yaş düş kurmana engel değildir.

Düşlerin, bedenin varamayacağı limanlara götürecek tek yelkenlidir

ve gidilen yol, varılacak noktadan daha önemlidir.

Yaşamın uzunluğu, brüt yıl sayısı ile değil, ürettiklerinin katsayısıyla, ardında bıraktığın sürülmüş topraklarla ifade edilir. Tek iz bırakmadan, tek çivi çakmadan, tek tohum ekmeden gelinip geçilmiş bir yaşam, açılmadan iade edilmiş bir zarf gibidir.

Her insanın işini sevmesi gereklidir;

sevmediği bir işte çalışmak kader değil, ruhi tembelliktir. Azim, aşk ve sağlık, seveceğin işi bulmada ya da kurmada - olmazsa olmaz - sermayedir. Vicdan ve haksızlığa direnç ise, bu hazinenin koruyucu melekleridir. Akan suları durduracak mazeretler söylense de, gerisi hikayedir.

Önce kendine güvenirsen ve bilgiliysen;

hiçbir yaş yepyeni bir başlangıca engel değildir. Tek kullanımlık yaşam, gerekmese bile her yaşta - her şeye yeniden, yeniden, yeniden başlayabilme inancıyla güzeldir.

Önce kendinden verirsen ve emeğini esirgemezsen;

keyif de çıkagelecektir – gönül penceresinden görebilirsen.

** ** **

İş, yaşamın en önemli dilimidir;

her işte bir keyif gizlidir

ve yaşam hak edilmiş keyifle güzeldir.

Sonlu yaşamının, son anına kadar yeniden başlayabilmen,

sonsuz öğrenmenin, öğretmenin, üretmenin keyfini düşler gibi görebilmen

ve görmemeye - göstermemeye yeminli gözlere de gösterebilmen dileğimle…

düş hekimi yalçın ergir http://www.ergir.com

Türk Tarihinde At


At Türk'ün kanadıdır.
Kaşgarlı Mahmud

Çinliler Türklerden bahsederken; Yaşamları atlarına bağlıdır… derler

Çin ve Arap kaynaklarında Türklerin at yetiştiriciliği ile uğraştıkları ve yetiştirdikleri atları komşu ülkelere sattıkları bilgisi geçmektedir.

Ayrıca Çin kaynaklarında 11 cinstürkatından bahsedilir.

Kaşgarlı Mahmud’un, “Divanu Lügati’t Türk” adlı eserinde; “At Türk’ün kanadıdır” der.

Batılı yazarlardan Sidonius’a göre “At, başka bir kavmi sadece sırtında taşır, ancak

Hun kavmi at sırtında ikamet eder” demiştir.

Avrupalılar Hunları; “At’a yapışık kavim” olarak adlandırmıştır.

Bizans kaynakları Türklerin atlar ile bağlarından şöyle bahseder “Türkler sanki at üstünde doğmuşlardır, yerde yürümesini bilmezler”.

Bu bağı ölüm bile ayıramaz. Orta Asya’daki Türklerin mezarlarında yapılan kazılarda atlarıyla birlikte gömüldüğü tespit edilmiştir.

Türklerde at yetiştiriciliği altı bin yıl öncesine dayanmaktadır. İlk ehlileştirmenin de Türkler tarafından yapıldığı tespit edilmiştir.

Şaman mitolojisinde at ölümün ve sezginin sembolüdür. Gökyüzünde ve yeryüzünde yeri vardır. Tanrının insanlara yardım etmesi için atlara ihtiyaç vardır.

Türklerin şaman ayinlerinde asalarının başında at sembolleri bulunmaktadır. Bu da diğer dünyaya göç edilmesi sırasında ölen kişiye yardım edecek hayvanın at olduğunu gösterir.

Efsaneye göre Türk gökyüzünden yeryüzüne at ile inmiştir.

Tanrı ile iletişim kurmak kanatlı bir at sayesinde oluyordu.

Köroğlu’nun metinlerinde de uçan at efsanesine rastlıyoruz.

Kırat’ımın elinden babam can mı kurtulur?

Elma gözlü Kırat’ım benim

Canım Kırat gözüm Kırat

Sana olsun murat

Her yanında çifte kanat

Uçar gider ha gider, ha gider

Kazaklara göre at rüzgardan yaratılmıştır.

Sudan çıkan at efsanesi de Türklere aittir. Arap devleti idaresindekitürkorduları at yetiştiriciliği yaparlardı. Bağdat civarında yapılan yetiştiriciliğin efsanesi de bu atların göl aygırından türediğine inanılır. Önemli olan nokta ise; meşhur Arap atı neslinin de bu soya dayandığı söylenir.

Köroğlu’nun Elaziz rivayetinde, Köroğlu’nun babası atları seçerken tuzlu göle sürer bir tek Kırat kurtulur. Bu atın da aygırı neslinden geldiğine inanılır.

Dede Korkut destanında da hapse düşen adamın atının kendisini 16 yıl beklediğinden söz edilir.

Manas destanında Kökötöy Han’ın atı Maaniker’den şöyle bahsedilir.

Kanadı altı, ayağı dört

Bulutlu göğün altından

Dönüverir çitin üstünden

Yürür mü uçar mı görünmez,

İnsanlarca bilinmez.

Efsaneleşmiş atlardantürktarihinde bir de Kamertay vardır. Bu at gül suyu içer, badem yer, havada rüzgar gibi gider. Sevdiği adamı istediği yere göz açıp kapayıncaya kadar ulaştırır.

Ayrıca destanlarda geçen efsane atlar ilk önce sahibini bindirmez daha sonra kahramanın gücünü görür ve onunla dost olur. Birçoktürkdestanında bu tip hikayeler geçmektedir.

Türk tarihinde atlar konuşur ve sahibiyle dertleşir ve sahibine öğüt verir.

At kurbanı da çok eski birtürkgeleneğidir. Hükümdar öldükten sonra Tanrı Gölüne diri atların atıldığı ve kurban edildiği bilinir.

Kurban edilecek atların arasında kır ve beyaz seçilmektedir.

Manas’ın doğduğu gün Yakup Han “ak boz kısrak” kurban eder.

Kurban edilecek at, boğularak yada bel kemiği kırılarak öldürülür. Hayvanın canı çıkmak üzereyken, ellerinde tuttukları ekmek atın yanına getirilir. Böylelikle çıkan talih ve mutluluğun ekmeğe karıştığına inanılır.

Kurban edilen hayvanın kemikleri kırılmaz. Ateşte yakılır veya gömülür. Kimi özel ayinlerden sonra kemikler toplanır bir kaba konur ve kayın ağacına asılır.

Türklerde önemli bir yas adeti ölünün bindiği atın kuyruğunu kesmektir.




Tuna Akçay

28 Ekim 2011 Cuma

Ölüm töreni çağı

Yaşadığımız çağda aşkların sahte olduğuna, gerçek aşkın hiç olmadığına inanan insanlar hayli fazla. Bu durumun araştırdığım kadarıyla sosyolojik ve psikolojik açıdan çokça sebebi var. Burada o konulara değinmeden sadece toplumun aşktan ne anladığı üzerine bazı alıntılar yapmaya karar verdim.

Facebook üzerinden on binlerce kişinin takip ettiği, aşk-sevgi-ilişkiler üzerine açılmış birçok sayfa mevcut. İnsanların aşka bakış açısı,seviyesizliği, zevk ve beğenilerinin sığlığı ve aşkın ne kadar yanlış anlaşıldığının göstergesi adeta.


Havalar soğuyunca sevgilimi yaktım. Ne yapayım odun doğalgazdan daha ucuz.

Yufka yüreğine dikkat etmezsen, onu sana kol böreği yapıp yedirirler.

Klavyenin boşluk tuşu gibisin sevgili.Çok yer kaplıyorsun ama sonuçta boşsun işte.

Aşk kapıyı çaldığında hemen açma, bazıları zile basıp kaçıyor.

Küfürler biriktiriyorum lügatımda. Gidişine lafım yok da dönüşüne söylenecek sözüm olmalı zulamda.

Hayatta iki şeyin peşinden koşulmaz. Bir sevgili iki otobüs. Çünkü ikisi de on beş dakika da bir geçiyor.

Tuştu kurar gibi hayal kurmayın, gördüğünüz her hıyarla.

Seni seviyorum; 1 cümle, iki kelime, 13 harf, iki insan ve bir aptal


Uzun uzadıya yazmanın bir anlamı yok, bu basitliğe ve aşağılık düzenin içerisine batmış durumdayız zaten.

Bu çağa öldüren çağ adı verilebilir. Felsefenin, şiirin, aşkın, ahlakın, değerlerin ölüm töreni çağı. Uygarlığa, bilgiye, doğaya, aşka, insanlığa topyekün savaş açılmış bir çağ.

27 Ekim 2011 Perşembe

Dünya güzel ama çok uzaktan diyebilmek


Bir adım daha atsam çıkıcaktım. Sadece insanlıktan değil, bütün dünyadan.
İnsanın kendi imkanlarıyla bir uzay mekiği inşa etmesi böyle oluyor işte. Önce deneme mahiyetinde fırlatılan maymunlar gibi birkaç duygu bindiriliyor mekiğe. Sonra da bütün beden, bütün beyin hazırlanıyor, dünyanın dışına yollanmaya. Tek amaç, ay'a benzeyen bir uydu olmak. Dünya güzel ama çok uzaktan diyebilmek

!

İster cehalet deyin, ister densizlik; Van depremini ‘Türk - Kürt ayrımı’ bağlamında değerlendirenlerin yaptığı, terörist ile (o teröristin öldürdüğü masum) vatandaşı doğrudan aynı kefeye koymaktır. O bölgede yaşayan insanları topyekün terörist saymak, öyle göstermektir.

Asıl vahim, asıl tehlikeli olan da işte bu sığ bakış açısıdır.

Şimdi bir düşünün, şöyle bir soru olabilir mi mesela?

“1999’da İstanbul’da, Gölcük’te, Yalova’da, İzmit’te, Adapazarı’nda ölenlerin arasında kaç Kürt kökenli vardı?”

Olur mu böyle bir soru?

Bu soru ne kadar garip, ne kadar anlamsız ise;

“Van’da, Erciş’te kaç Laz, kaç Arap hayatını kaybetti? Kaç Çerkez yaralandı? Kaç Türk, kaç Gürcü kökenli hala enkaz altında?” sorusu da o denli saçma, bir o kadar şuursuzca değil mi?

‘İnsan’ ve onun hayatı değil midir esas olan?

Doğal afet ile ortaya çıkan acıya, yerine, bölgesine göre bakılabilir mi?

Depremle gelen ölümün; dini, ırkı, etnik kökeni, rengi olur mu?

Başka sorum yok!