29 Aralık 2012 Cumartesi

Bir Surete Aşık Olma Hikayesi



“Sen dostlukların, aşkların kolay mı kurulduğunu, kolay mı sürdürüldüğünü sanıyorsun?
Resminle aramda ne kadar uzun zamanlar geçti.
İlk karşılaşmamızı dün gibi hatırlarım.
Birden bana iyilikle, sevgiyle bakan bir yüz gördüm.
Elbiselerim eskiydi, kirliydim, sakallarım uzamıştı. İnanamadım…
O insanca bakışı bir daha göremem diye bir daha resme bakmaktan korkuyordum.
İkinci kere zorlukla baktım resmine.
Gene iyilik, gene sevgi vardı gözlerinde.”
Boyacı Halil / Sevmek Zamanı


“Ben senin resmine değil de sana âşık olsaydım o zaman ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme, belki de alay edecektin sevgimle… Hâlbuki resmin bana dostça bakıyor, iyilikle bakıyor ve ebediyen bakacak. Hayır! Benimle resminin arasına girme. İstemiyorum seni! Ben senin yalnız resmine âşığım.”

Halil (Müşfik Kenter)/ Sevmek Zamanı

“Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor; rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum ‘Kürk Mantolu Madonna’yı seyre dalıyor, ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum.”


Raif Efendi- Kürk Mantolu Madonna/ Sabahattin Ali



Sevmek zamanı, boyamaya girdiği bir evin duvarında asılı kadın resmine aşık olan boyacı Halil'in ve resmin sahibi Meral'in öyküsünü anlatıyor. Film kültürü olan biri değilim, filmler konusunda eleştiri yapacak bilgim de yok. Beğenirim ya da beğenmem, bu kadar kıt biriyim film mevzusunda. Bu filmi beğendim.

Asırlık Bilim Kadını


 Fotoğraftaki hanımefendi, Nobel ödüllü fizyolog Rita Levi-Montalcini. Kendisi 102 yaşında ve aynı zamanda senatör. 
 
Programlı hücre ölümünü ve sinir hücrelerindeki etken faktör proteinlerini 1940'lı yıllarda keşfeden ve bu keşiflerinin anlam ve önemi 40 yıl sonra fark edilerek 1986'da Nobel Ödülü ile ödüllendirilen İtalyan bilim kadını, fizyolog Rita-Levi Montalcini bugün 102 yaşında ve İtalya Parlamentosu'nda senatör. Kendisi ile 4 yıl önce yapılan bir söyleşi:

100 yaşınızı nasıl kutlayacaksınız?Ah, bu yaşa kadar yaşayıp yaşamayacağımı bilmiyorum, ayrıca kutlamalar da hoşuma gitmiyor. Beni ilgilendiren ve hoşuma giden şeyler, her gün yaptığım şeylerdir.

Neler yapıyorsunuz?Afrikalı kızların okuyup ülkelerinin gelişmesinde rol almaları için burs temin etmeye çalışıyorum. Araştırmalarıma ve düşünmeye devam ediyorum.

Emekliye ayırmadınız mı kendinizi?Asla! Emeklilik beyni harap eder. Bunu yapan bir çok kişi dünyayı terk ettiler, bu beyni öldürür, hasta eder.

Beyniniz nasıl çalışıyor?Tam 20 yaşımdaki gibi. Arzu ve yeteneklerimde hiçbir fark görmüyorum. Yarın tıbbi bir kongreye katılacağım.

Ama genetik bir sınırı da yok mu bunun?Hayır. Beynim henüz yaşlanmadı. Kaçınılmaz olarak vücudumda kırışıklıklar var, ama beynimde değil.

Peki nasıl oluyor bu?Nöronlarla ilgili önemli bir esneklikten yararlanıyoruz: Nöronlar ölmüş olsalar bile, kalanlar görevlerini sürdürebilmek için yeniden organize olurlar, ancak yine de onları uyarmak gerekir.

Bunun nasıl olacağını söyler misiniz?
Arzu etmeye devam ediniz, beyninizi faal tutunuz, onu çalıştırınız, bu suretle asla bozulmaz.

Ben uzun yaşar mıyım?Yaşadığınız yıllardan daha iyi yaşayacaksınız, işin ilginç tarafı da bu. Bunun sırrı da meraklı, istekli ve de sevgiyle dolu olmaktır.

Yaptığınız şey bilimsel bir araştırma…

Evet ve de coşkulu olmayı sürdürüyorum.

Siz sinir sistemi hücrelerinin nasıl geliştiklerini ve bu hücrelerin nasıl yenilendiklerini keşfettiniz.Evet, 1942'de. Ben sinir gelişim etkenleri keşfimin geçerliliği kabul edilene kadar, hemen hemen elli yıl toplum dışında bırakıldım. Ta ki 1986 yılında Nobel ödülünü alana kadar.

1920'li yıllarda genç bir İtalyan kızı olarak nasıl oldu da bir nöroloji bilimci olmayı başardınız?Çocukluğumdan beri kendimi okumaya verdim. Babam, hep iyi bir evlilik yapmamı, iyi bir eş ve iyi bir anne olmamı istiyordu, ama ben onu dinlemedim; okumak istediğimi söyledim…

Babanız buna çok kızdı mı?Evet, çünkü kendimi mutlu bir çocuk olarak hissetmiyordum.  Küçük yaramaz bir ördek, budala ve bir işe yaramaz olduğumu sanıyordum. Benden büyüklerin hepsi de parlaktılar ve ben aşağılık kompleksine kapılıyordum.

Öyle sanıyorum ki bütün bunlar sizin için bir uyarıcı olmuş.Evet, ama Afrika'da cüzzam üzerine araştırmalar yapan Dr. Albert Schweitzer' in çalışmaları da beni çok etkiledi. Ben de acı çekenlere yardım etmeyi seçtim, zira en büyük hayalim buydu.

Bir erkeğin beyni ile bir kanın beyni arasında bir fark var mıdır?Sadece salgısal sisteme bağlı heyecanlarla ilgili beyin fonksiyonları bakımından. Ama öğrenmek ve bilmek yeteneği bakımından hiçbir fark yoktur, yani her ikisi de aynıdır.

Neden bilimle uğraşan çok az sayıda kadın var?Hayır, bu doğru değil! Erkekler tarafından yapıldığı söylenen bilimsel keşiflerin bir çoğunda da kız kardeşlerinin, eşlerinin ve kızlarının katkıları vardır.

Bu gerçek mi?Kadın zekası kabul edilmiyor ve hep arka planda bırakılıyor. Ama bereket versin ki bugün, bilimsel araştırmalar da erkeklerden daha fazla kadın var: Bunlar Hypatia'nın mirasçılarıdır.

4. yüzyıldaki İskenderiyeli bilim kadını...Evet, şimdi eskiden olduğu gibi sokaklarda kadın düşmanı yobazlar tarafından öldürülmüyoruz artık. Dünyada birçok şey değişti.

Hiç kimse sizi katletmeyi denemedi mi?
Faşizmin iktidarda olduğu tarihlerde, Mussolini de Hitler’in Yahudi zulmünü taklit etmek istedi, bir süre saklanmak zorunda kalmıştım. Ama araştırmalarımı durdurmadım: Yatak odama bir laboratuvar kurdum… Ve bu sıralarda “apoptosis” yani hücrelerin programlanmış ölümlerini keşfettim.

Yahudilerde bilim adamı ve entelektüel oranının yüksek oluşunu neye bağlıyorsunuz?Sürgünler Yahudileri entelektüel çalışmalara yöneltti: Zira düşünce dışında her şey yasaklanabilir. Bilindiği gibi Yahudiler arasında Nobel ödülü kazanmış birçok kişi vardır.

Nazi çılgınlığını nasıl izah ediyorsunuz?Hitler ve Mussolini hep kalabalıklara karşı konuştular. Bu durumda, beynin entelektüel faaliyetlerine hakim olan heyecan verici bölümü hemen faaliyete geçer. Bunlar da heyecanları, sebepsiz de olsa, tetiklerler.

ABD’deki birçok okulda, halen Evrim Teorisi yerine Yaratılış Teorisi okutuluyor...
İdeoloji heyecandır, sebepsizdir. Sebep, eksikliğin çocuğudur. Omurgasızlarda her şey programlıdır, onlar mükemmeldirler. Biz hayır! Kusurlu yaratıklar olarak biz, iyi ile kötüyü ayırt etmek için sebeplere, değerlere, ahlâka başvururuz ki bu Darwin teorisinin en uç noktasıdır!

Hiç evlenmediğinizi biliyoruz, çocuğunuz oldu mu?Hayır. Ben, nörolojinin cangıl ormanlarına girdim; güzelliğine hayran kaldım ve bütün zamanımı ona vakfettim.

Bir gün, Alzheimer’in, Parkinson’ un, yaşlılığa bağlı bunamanın çaresi bulunacak mı?İyileştirmek mi? Tüm bu hastalıkları durdurmayı, geciktirmeyi ve en aza indirmeyi başaracağız.

Bugün en büyük hayaliniz nedir?Beynimizi tüm kapasiteleri ile tanıyabilmek.

Kendinizi yaramaz bir çocuk olarak hissetmekten ne zaman vazgeçtiniz?Henüz sınırlarımın bilincindeyim.

Hayatınız boyunca yaptığınız en güzel şey?Başkalarına yardım etmek.

Bugün 20 yaşında olsaydınız ne yapardınız?Aynı şeyleri!

28 Aralık 2012 Cuma

Machiavelli'nin edebiyatçı yönü

Prens adlı kitabıyla siyasi düşünceler tarihi dersinde çok defa mezardaki çürümüş kulağını çınlattığımız Machiavelli'nin edebiyatçı yönü de varmış meğer. Buyrun bakın ne demiş: 
Herkes senin nasıl göründüğünü bilir,
Ama çok az insan nasıl olduğunu hisseder...

Kafana Tak(ma)


Amerikalı yazar F. Scott Fitzgerald, 1933 yılında 11 yaşındaki kızı Scottie'ye yazdığı bir mektubu, önemsemesi ve kafasına takmaması gereken şeylerin listesi ile bitirmiş. Yazarın "F. Scott Fitzgerald: A Life in Letters" isimli kitapta yer verilen mektubunda kızına verdiği öğütler şöyle:

Kafana takman gereken şeyler
  • Cesarete kafanı tak
  • Temizliğe kafanı tak
  • Verimliliğe kafanı tak
  • Biniciliğe kafanı tak

Kafana takmaman gereken şeyler
  • Çoğunluğun ne düşündüğünü kafana takma
  • Oyuncak bebekleri kafana takma
  • Geçmişi kafana takma
  • Geleceği kafana takma
  • Büyümeyi kafana takma
  • Başkalarının senin önüne geçmesini kafana takma
  • Zaferi kafana takma
  • Senin suçun olmadığı sürece başarısızlığı kafana takma
  • Sivrisinekleri kafana takma
  • Karasinekleri kafana takma
  • Genel olarak böcekleri kafana takma
  • Anne babanı kafana takma
  • Oğlanları kafana takma
  • Hayal kırıklıklarını kafana takma
  • Zevki kafana takma
  • Tatmini kafana takma
 Üzerine kafa yorulacak şeyler:
  Gerçekte neyi amaçlıyorum?
Aşağıdaki konularda yaşdaşlarıma kıyasla ne kadar başarılıyım:
(a) Öğrenim
(b) İnsanları gerçekten anlayabiliyor muyum ve onlarla anlaşabiliyor muyum?
(c) Bedenimi işe yarar bir araca dönüştürmeye çalışıyor muyum yoksa onu ihmal mi ediyorum?

Candan sevgilerle,
Babacık

25 Aralık 2012 Salı

15 Aralık 2012 Cumartesi

Sodom ve Gomorra

Bir şaheseri bozmak, yaratmaktan çok daha zordur.

İnsanlar, biz kendilerini tanıdıkça, tahrip edici bir karışıma batırılan bir maden gibi, yavaş yavaş, gözümüzün önünde meziyetlerini -bazen de kusurlarını- kaybederler.

İnsan aradığını, orduda dediğimiz gibi, dengini ancak randevuevlerinde bulabiliyor.

Sosyete mensupları kendi soyadlarının sosyal önemi konusunda herkesin kendileri ve kendi muhitlerinin insanlarıyla aynı fikirlere sahip olduğu yanılgısı içinde yaşarlar.

Kafamızda ihtimal dahilindeki bütün fikirleri evirip çevirsek de, gerçeğin kendisi asla bunların arasında yer almaz; gerçek en beklemediğimiz anda, dışarıdan gelerek bize o korkunç iğnesini batırır ve hiç iyileşmeyecek bir yara açar.

En somut yorgunluğun bile, özellikle sinirli insanlarda, bir bölümü dikkate bağlıdır ve sadece hafıza tarafından sürdürülür. Yorulmaktan korktuğumuz an birdenbire bitkin düşeriz; yorgunluğu atmak için, unutmak yeterlidir.

İnsan bekleyiş içindeyken, arzuladığı şeyin yokluğundan ötürü o kadar ıstırap çeker ki, bir başka mevcudiyete tahammül edemez.

İnsan ister zengin olsun, ister sefil bir yoksul; mizaç değişmiyor.

Bekleyiş içinde olduğumuz zaman, sesleri toplayan kulaktan, sınıflandırıp çözümleyen zihne ve oradan da, sonuçlarını bildirdiği kalbe yapılan çifte yolculuk o kadar süratlidir ki, süresini fark edemeyiz bile, doğrudan kalbimizle dinliyormuşuz gibi gelir bize.

Sözü en çok dinlenen hekim hastalıktır; iyiliğe, bilgiye söz veririz sadece; acıya ise boyun eğeriz.

Ölen kişi, çoğu kez başka türden ve daha derin kaynaklı bir cesaretle hayatta olan kişiyi ele geçirir ve onu kendisine benzeyen ardılına, yarıda kesilen hayatının sürdürücüsüne dönüştürür.

Hayatta insanlara karşı duygularımız zamanla, bu insanların bu duyguların içinde ne kadar az yer tuttuğunu fark ettikçe, kalıcı olmasını çok istediğimiz yeni aşkın hayatımızla birlikte kısalarak son aşkımız olacağını gördükçe, hüzünlü duygular olurlar.

Cennetin, daha doğrusu art arda birçok cennetin hayalini çok kurarız; ama bunların hepsi, daha biz ölmeden önce bile kayıp cennetler, içinde kendimizi kaybolmuş hissedeceğimiz cennetler haline gelirler.

Her insanın kusuru, varlığı bilinmedikçe görünmez olan cin gibi kendisine eşlik eder. İyilik, kalleşlik, isim ve sosyete ilişkileri göze görünmezler; onları gizli olarak taşırız.

Her konuda aşırılık kusurdur.

Tabiat, dokuduğu halının deseninde uyumu gözetmekle birlikte, nakşettiği figürlerin farklılığı sayesinde bütünün tekdüzeliğini kırar.

Cottard Patroniçe'ye tatlılıkla şunları söylemişti: "Böyle galeyana gelirsek, yarın ateşimiz 39'a çıkar." Tıp, tedavi edemeyince, zamirlerin anlamını değiştirmekle meşgul olur.

Günümüzde bütün vakitlerini küçük dağları kendilerinin yarattığını düşünmekle geçiren insanların sayısı çok kabarık. 


Çok sevenin cezası ağır olur.

Mesafe denilen şey, uzayın zamana oranından başka bir şey değildir ve zamanla birlikte değişir. Bir yere gitmenin zorluğunu bu zorluk azaldığı anda geçerliliğini kaybeden bir miller, kilometreler sistemiyle ifade ederiz. Sanat da bundan etkilenerek değişir; çünkü iki ayrı dünyaya aitmiş gibi görünen iki köy, boyutları değişen bir manzarada birbirlerine komşu olurlar.

Dedikodu, zihnimizin nesnelerin görüntüsünden ibaret olan yanıltıcı algısıyla oyalanmasına, aldatılmasına mani olur. Dış görünüşü idealist bir filozofun sihirli becerisiyle tersyüz edip bize meselenin hiç tahmin edemeyeceğimiz bir yönünü gösteriverir.

Bilge kişi, şüpheci olmak zorundadır.

Çoğunlukla ıstırabın sonuna kadar gitmeyişimizin nedeni, yaratıcılıktan yoksun oluşumuzdur. En korkunç gerçek bile, ıstırapla birlikte güzel bir keşif hissi de yaşatır bize; çünkü aslında uzun süredir hiç aklımızdan geçirmeden sürekli tekrarladığımız bir şeyi yeni ve açık seçik bir şekle sokar sadece.

Hayatımızın birçok anında, kendi içinde bir önem taşımayan bir güç uğruna, bütün geleceğimizi seve seve feda edebiliriz.


Aşk bitmemiş insandır


Ölüm Sevgi Yaşam

kırabildiğimi sandım derinliği sonsuzluğu
değinimsiz yankısız çırçıplak acımla
kapıları insan eli bilmemiş zindanıma uzandım
öleceğini bilmiş akıllı bir ölü gibi
yokluğundan başka taç giymemiş bir ölü
anlamsız dalgalarına uzandım
kül tutkusuyla emilmiş zehirin
kandan daha canlı göründü yalnızlık bana
bozup dağıtmak isterdim yaşamı
bölüştürmek isterdim ölümü ölümle
vermek yüreğimi boşluğa ve boşluğu yaşama
silmek her şeyi ne cam ne buğu kalıncaya dek
ne önde ne arkada bütün hiçbir şey
çıkarıp attım birleşmiş ellerdeki buzu
çıkarıp attım kemikleşmiş kışını
yürürlükten kalkan yaşama dileğinin
...
Gövdemin Yönünde Göz Alabildiğine

aşk bitmemiş insandır
(Paul Éluard / Şiirler, Çeviri: Sait Maden, Cem Yayınevi/1993) 

13 Aralık 2012 Perşembe

Bir Kitap Hırsızının Hatıra Defterinden Notlar / Rodrigo Fresán



I Bir ara kitap çalmadığım gün geçmezdi. Parasızlıktan değil, okuyacağımız ya da sadece hayranlıkla bakacağımız, elimizde tutup okşayacağımız, sahip olduğumuzu bildiğimizden, artık onların değil, bizim diyeceğimiz onca kitabı almaya asla para yetiremediğimizden.

II Tabii bir de Buenos Aires’in, dünyaya geldiğim, okumayı öğrendiğim kentin kitapçılarından kitap çalmanın Robin Hood’ca bir yanı vardı.

Hali vakti yerinde sayılabilecek bir anne babanın evladı idim. İyi eğitim almış, kendi alanlarında oldukça saygın kişilerdi. Doğum gününde bana kitap alan, kitap almam için para vermekte bir an tereddüt etmeyen bir anne baba. Ama biz Sherwood Ormanları senaryomuza dönecek olursak, kitabevlerinin o hacimli, özenle dizilmiş raflarıyla karşılaştırıldığında benim koleksiyonum minicikti, acınası bir haldeydi.

Daha geçen gün, ‘kitap çalmanın hırsızlığın en bencil şekli’ olduğunu okudum.

Katılmıyorum.

Kitap çalmak aslında edebiyata sporu da sokmaktır. Yazarken ya da okurken hemen hemen her zaman hareketsiz bir durumdayızdır, ya oturur ya da uzanırız. Oysa kitap çalarken beynimizin kasları vücudumuzunkilerle kusursuz bir uyum içinde çalışır. Kitap çalarken düşünür, eyleme geçer, bir anlamda, okuyor ve yazıyoruz oluruz.

Kitap çalarken hem kişi hem de kurgusal bir karakter olur insan.

III Saul Bellow’un Augie March’ın Serüvenleri’nden Roberto Bolaño’nun Vahşi Hafiyeler’ine dek uzanan pek çok kitap hırsızı var edebiyatta. Necronomicon‘u çalıp da H.P. Lovecraft’ın dehşetengiz âlemine düşen lanetlenmiş okurların sayısını unuttum bile. Daha komplike vakalar da var, Joe Orton onlardan biri, halk kütüphanelerinden kitapları aşırdıktan sonra kapaklarını, içindeki ya da arkasındaki tanıtıcı yazıları değiştirip gerisin geri iade ediyor.

Yine de, kurgusal kahramanların ya da kişilerin bu eylemleri rezilce, aşağılık bir şey gibi gelir bize. Çünkü kitap çalmadan önceki anda, tamı tamına o apartma anında, bir kez daha yakayı sıyırdığını, yakalanmadan kitapla birlikte sıyrılıp kaçtığını anladıktan sonraki o coşkulu dakikada hissedilen yoğunluğun başkaları tarafından hissedilmesi olanaksızdır –gene de yazıya dökülse, hünerle kaleme alınsa iyi olur.

IV Kitap hırsızı olarak sanatımın altın yıllarını yaşadığım dönem 1980 ile 1985 yılları arasındaydı. Henüz elektronik alarm sistemleri, bilgisayara geçirilmiş listeleme yöntemleri yoktu. Her şey zanaatkar elinden çıkmış, unplugged, tam anlamıyla sanatsal idi.

Nasıl yapıyorsun diye hiç sormayın, tarif edemem, ama bir anda suç mahallinde belirip kaşla göz arasında kurbanımı saptadıktan sonra içerideki tezgahtarlara karşı beni görünmez kılan bir bulut ya da kutsal haleyle kuşatılırdım adeta. Dünya dışı bir varlık istediğim, arzuladığım her şeyi yapabileceğime dair güç vermiştir bana. Kitabın boyutları kocamanmış, ederi şu kadarmış, vız gelirdi. O kitap benim olmak için orada durur, sevgide asla kusur etmeyecek birinin elleriyle kaçırılacak, odama kadar varacaktır sürgünlüğü. Ona dokunmaya sadece ben hak kazanırdım.

Bir an durdum, arzu ederseniz buna istemsiz yapılan bir hareket ya da savunma mekanizması deyin, ama insan aklına getirdiği anda büyük bir umutla mucizeleri kendi hizmetine sunma hayali kurar ya, işte o durumda kendime şöyle dedim: seçilmiş kişilerden biri olabilirim, evet orası doğru, ama işime gelmeyen, beni yazarlık mertebesine getirecek kadar vazgeçilmez durumda olmayan şu kitap çalma meselesiyle kendimi harcamanın, küçük düşürmenin de alemi yok.

Ama hemen ardından kendi kendime şöyle düşündüm: bütün kitaplar vazgeçilmezdir, bu yüzden hepsi çalınmayı hak ederler.

V Bugün gençliğin artık kartpostallardaki hatırasıyla yüklü, merak ve hüzünle anımsadığım o edimleri zaman içinde yavaş yavaş toplamaya koyuldum.

Richard Ellmann imzalı kalınca bir James Joyce biyografisini herkesin gözü önünde arakladım.

Kışın kış olduğu bir sabah eski dostum, aynı zamanda rakibime, kitap hırsızlığında ehil sahibi o kişiye meydan okudum, son bir sınavdan geçecektik.

Onunla birlikte Buenos Aires’te yol boyunca sıralanmış kitapçılarıyla meşhur Corrientes Caddesi’nin bir ucunda konuşlandık. Galiba o kitapçılar hala orada ama ben bu satırları çok uzaklardan yazıyorum. İkimiz caddenin bir ucunda, önceden yazı tura ile belirlenmiş hedefimize doğru yollandık. Proust’un Yitik Zamanın Peşinde’sinin yedi cildini çalacaktık. Yayın tarihi sırasına göre.

Ben görevimi başardım, o başaramamıştı. Dostluğumuz bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı.

VI Zamanla daha sofistike teknikler geliştirmeye başlamıştım, paltomun içinde bir gizli cep vardı. En iyi sonuçları veren bu teknikte çalacağın kitabı seçiyor kitapçının ıssız bir köşesine çekiliyorsun, kitabın içine kendi adını yazdıktan sonra kasiyerlerden birine gidip ‘bana hediye gelen’ kitabı gösteriyor, başka bir kopyasının olup olmadığını, fiyatını soruyorsun, iç geçirerek ‘çok pahalıymış, bendeki kitabı ona ödünç veririm olur biter’ diyor, F.Scott Fitzgerald’ın (‘Toplu’ ya da ‘Bütün Eserleri’ kategorisi çalınmaya o kadar hazır ki) bana ait Toplu Öyküler’ini orada bırakmakla bir anda her şey yasal bir konuma geçiyor ve benim oluyordu. Bazen eğer çalınacak kitabın yazarı yakınlarda bir yerde hala yaşayan biriyse kitabı sevgi ve şükranla kendi adıma imzalamakta hiç tereddüt etmiyordum.

VII Tabii birkaç kere de işler olması gerektiği gibi gitmemiş, son anda altın kalkanın koruması kalktığında peşimde bir görevli caddede koşa koşa kaçmak zorunda kalmıştım.

Ceketimin cebinde Otomatik Portakal kaçtığımı, köşeyi dönüp gişenin üzerine paraları fırlatıp Kamçılı Adam’ın gösterildiği bir sinemaya dalıverdiğimi hatırlıyorum.

Daha önce defalarca görmüş ezberlemiştim, gösterim çoktan başlamıştı ama arkeoloji hazinelerini büyük bir maharetle aşıran bir hırsızın genç bir hırsızı saklamasında şiirsel, hatta duruma son derece uygun düşen bir şeyler vardı, diye düşünmüştüm o zamanlar.

VIII Geçmişte yaptıklarımı düşünüyorum da, Burgess/Spielberg olayını sonun başlangıcı olarak görmek benim için çok kolay.

Bir süre daha kitap çalmaya devam ettim. Ama eskisi kadar zevk vermiyordu artık. Kendime olan güvenim azalmıştı. Belirsizlik.

Çok geçmeden ilk öykü koleksiyonumu yayınladım, sonra, bir kitap fuarında, kitap hırsızlarının o sanal olimpik stadyumlarından birinde, ilahi an gelip çattı. Bir çocuğun kitaplarımdan birini çaldığını, sonra da imzalamam için bana uzattığını fark ettim. İlk sayfaya, ‘Yazdığım kitabı okumak için aşıran birini görme zevkini bana yaşatmış olan Falanca’ya,’ diye yazdım.

Çocuk yazdıklarımı okudu, gururla utanç karışımı bir bakış fırlattı bana. Utançtan çok gurur vardı yüzünde.

Dönüş ihtimali olmayan öteki tarafa gittiğimi o vakit anladım. Otomatik Portakal’ın sonundaki çete elemanı Alex gibi, artık tümüyle, maalesef bir daha eski haline dönemeyecek kadar ‘iyileşmiş’ durumdaydım.


Granta 118
Çeviren: Semih Aközlü
fazabbas.blogspot.com

9 Aralık 2012 Pazar

Buharlaşan bir inek Chuck Palahniuk


 “Dövüş Kulübü”nü okuduktan sonra, kitabı tam olarak anlayamadığımı hissettim. Siz anlıyor musunuz?
Ben onu sadece bir tür macera kitabı olarak gördüm. Oysa şimdi dışarı çıkıp, onu açıklama, savunma süreci... Herşeyden önce onu bir şekilde kendime açıklamalıyım. Bütün bunlar neyle ilgiliydi? Ve daha sonra bu gerçeği izleyen savlar geliştirmeliyim. Bu benim dört yıl önce yaptığım birşeydi, ben artık aynı insan değilim ve kitabın hatırlamadığım bölümleri var. Filmi seyrettiğimde “Şimdi bu kitapta mı vardı, yoksa sadece filmde mi var?”diye düşünüyorum.

Filmlerden bahsetmişken, “Dövüş Kulübü”nün setinde eğlendiniz mi?
Evet, gerçekten bana çok çok iyi davrandılar. Bana bu kadar iyi davrandıklarına inanamadım. Çok sıkıcı. Gerçekten inanılmaz sıkıcı. Çok pis bir yerde oturursunuz –sesli çekim işi inanılmaz pistir- veya sıcak güneşin altındasınızdır, sizden başka herkesin yapacak bir işi vardır ve siz David Fincher’in yanında oturan ve güneş koruyucusuyla birlikte sürekli buharlaşan bir ineksinizdir.

 Güneş koruyucusu buharlaşır mı?
Evet. Daha önce hiç görmemiştim. Gerçekten çok sıkı. Sürekli olarak yukarı doğru çıkıp sonra gidiyorlar: “İzin ver seni buharlaştırayım.” Seni buharlaştırıyorlar ve sürekli gidiyorlar: “Yiyecek veya içecek birşeyler ister misiniz? İstediğiniz herşeyi getirebiliriz.” Yani gerçekten size iyi davranıyorlar. Çok komik, kimseye yaklaşmamaya karar vermiştim. Helena (Bonham- Carter) diğerleri ateş ederlerken, ses kayıt bölümünün üstündeki setin dışında duruyordu. Biraz uzağına oturdum, laptop bilgisayarımı çıkardım ve çalışmaya başladım. Sonra, ışık değişimi için ara verildi. Edward Norton, setten çıkıp, beni gördü ve “Hey Chuck. Selam, nasıl gidiyor?” dedi. “Helena, bunun kim olduğunu biliyor musun? Bu maestro, kitabı yazan adam bu” diye devam etti. Helena Bonham-Carter bana baktı ve “İki saattir hangi Allahın cezası olduğunu merak ediyordum” dedi. Helena gerçekten çok tatlıydı. Karavanında, birlikte akşam yemeği yedik.

“Dövüş Kulübü”nün bir yerinde ana karakter, çok yorgun olduğu için vücut dışı deneyimler yaşıyormuş gibi hissettiğinden bahsediyordu. Bu sizin kişisel bir tecrübeniz mi? Uykusuzluk hastalığınız var mı?
Ara sıra berbat bir uykusuzluk hastalığına kapılıyorum. Bunun neye bağlı olduğunu bilmiyorum. Reno, Nevada’da bazı arkadaşlarla bir gezideydim ve uyuyamadım. Reno’nun kenar mahallelerinde, şafak doğana kadar bütün gece dolandım. Ve ancak şafak doğduğunda geri dönüp devrilebildim. Ama sokaklarda dolanırken, kendime “Dövüş Kulübü”nün hikayesini anlattım. Uykusuzluğun neredeyse çıldırtıcı bir safhasında, hikayenin konusunun büyük bir bölümünü çıkartmış olarak geri döndüm.

Gerçekten bazen hiç uyuyamıyor musunuz? Bazen bir-iki saat kestirebiliyor musunuz? Uykusuzluk çeken biri olmayı meydana getiren etkenler neler?
Komik, eğer uyuyabilirseniz, belki bir saatlik, çıldırtıcı, inanılmaz hafif bir uyku, kendinizi uyumuş gibi hissetmiyorsunuz, çünkü bu uyku çeşidinde, geçirdiğiniz zaman boyunca bilinciniz açık. Daha sonra uyanıp, düşünüyorsunuz “şimdi ben uyuyor muydum?”

Düşünce bazında bu bir karmaşa yaratmıyor mu, yani şimdi ben bu söyleşiyi rüyamda mı gördüm?
Kesinlikle. Bir süreliğine, hayatınızdaki herhangi bir şeyin gerçekliğini ortadan kaldırıyor.

Uykusuzluğun, araba kullanmak, söyleşide bulunmak, evden çıkmadan önce fırını kapatmayı hatırlamak gibi hayatınızdaki belirli alanları etkilediğini düşünüyor musunuz?
Bilişsel yeteneğimi etkilemiyor gibi görünüyor, sanki bazen beni tamamen özgür kılıyor, çünkü beni rahatlık alanımdan çıkartıyor ve fikirlerim arasındaki bağlantıları kurgulayabildiğim, bu garip, boşluksal trans safhasına sokuyor. Yazmadığım zaman, gerçekten iyi uyuyabiliyorum demektir -uyuyabildiğim kadar iyi-. Yazmadığım zaman rahat ve sağlıklıyım.

“Dövüş Kulübü”nün büyük bir hızla yayıldığını bilmek nasıl birşey?
İyi ama komik, çünkü bir kitabı ilk yazmaya başladığınızda “ceketli fotoğrafımı çektirmek çok eğlenceli olacak” diye düşünürsünüz ve sonra “tura çıkmak çok eğlenceli olacak, imza günleri çok eğlenceli olacak, galaya gitmek çok eğlenceli olacak.” Bütün bunlar bir çeşit eğlence ama hiçbir şey, heyecan, eğlence, zevk ve tüm diğer şeyler açısından, kitap yazma sürecine yaklaşamıyor.

Sizin açınızdan yazmanın en heyecanlı kısmı hangisi?
Bir sürü araştırma yapmak ve sonra araştırma peltesini alıp biraraya getirerek bağlantıları kurmak. “Dövüş Kulübü”nde, gerçekleşene kadar, hikayenin dönüm noktasını bilmiyordum. Ben de kitabı okuyan herhangi biri gibi hayretler içerisinde kaldım. Neyin ne olduğunu anladıktan sonra, evin etrafında iki saat boyunca dolandığımı hatırlıyorum. Bu tür bir keşfin yaşattığı heyecan ve zevk bence herşeye bedel.

26 Kasım 2012 Pazartesi

Gelen Savaş Bertolt Brecht


Gelen Savaş

Bu gelen ilk savaş değil.
Çok savaş oldu bundan önce.
Bittiği gün en son savaş
bir yanda yenilenler vardı gene,
bir yanda yenenler vardı.
Yenilenlerin yanında
kırılıyordu halk açlıktan.
Yenenlerin yanında
halk açlıktan kırılıyordu.

Çeviri: A.Kadir - A.Bezirci (Halkın Ekmeği, Yazko Yayınları, 1982)
Hasta bakıcısı olarak katıldığı savaştan sonra yazmıştır bu şiiri.

4 Kasım 2012 Pazar

Güvercin Gerdanlığı, Sevgiye ve Sevenlere Dair - İbn Hazm



Güvercin Gerdanlığı, güvercinlerin boynunda bulunan halka biçimindeki tüyler, klasik İslam edebiyatında, boyna geçen ve ölünceye kadar çıkmayan ‘aşk zinciri’ sembolü olarak birçok şair tarafından kullanılmıştır.

Sevgiye ve Sevenlere Dair

Aşk şakayla başlar, ciddi durumlarla biter. Aşkın çeşitli şekilleri tanımı yapılamayacak kadar inceliklerle doludur. Onlar ancak aşık olunca anlaşılabilir. Aşk ne din tarafından inkar edilir, ne de yasalarca yasaklanabilir. Çünkü yürekler Allah’ın elindedir.

İnsanlar aşkın mahiyeti üzerinde tam anlamıyla anlaşamadılar. Üzerinde çok kafa yordular ve uzun incelemeler yaptılar. Benim düşünceme göre aşk, ruhların çeşitli yaratıklar arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesidir. Bu birleşme, onların en yüksek temel öğelerinden meydana  gelir.

Aramızda karşıtların birbirini ittiğini, benzerler birbirini çektiğini, hemcinslerin birbiriyle uyum sağladığını bilmeyen yoktur. Niçin aynı durumlar ruhlar için söz konusu olmasın?

Eğer aşkın nedeni bedenin biçimsel güzelliği olsaydı, daha az güzel olandan bir şeyler geri tepilmiş olurdu kesinlikle.

Eğer aşkın nedeni huyların ahenkliğinde olmuş olsaydı; hiç kimse kendine hoş görünmenin yollarını aramayan ve kendisiyle uyuşmayan kimseleri sevmezdi. Buradan şu sonuca varıyoruz: Aşk bizzat ruhta olan bir şeydir.

En yüksek nitelikteki aşk, yüce Allah’ta sevişenlerinkidir.

Sevgi türlerinin nedenleri yok olunca kendileri de yok olur. Nedenleri artınca sevgiler de artar; nedenler küçülünce sevgiler de küçülür; nedenler yaklaştıkça sevgiler de sığlaşır ve yoğunlaşır. Nedenler uzaklaştıkça sevgiler de çözülür ve dağılır. Ruhu kucaklayan gerçek sevgi bu kuralın dışındadır kuşkusuz.

Eğer aralarında doğal nitelikler bakımından bir uyuşma ya da benzeşme yoksa birbirini seven iki kişi gösteremezsiniz.

İnananların ruhları birbiriyle iyi tanışır ve anlaşırlar.

Çok sevgili dostum, aşk göz açtırmayan bir derttir. Bu derdin ilacı, acısıyla orantılıdır. Bu öyle bir hastalıktır ki, hasta zevk alır. Öyle bir acıdır ki dert sahibi arzu eder. Bu derde kim uğrarsa artık iyileşmek istemez. Acı çeken ise, bu acıdan kurtulmayı dilemez. Aşk insana, vaktiyle iğrendiği şeyleri süslü püslü gösterir. Kendisine zor gibi gözüken şeyleri kolay gösterir. Doğuştan olan huyları ve doğal eğilimleri değiştirecek kadar ileri gider.

Aşkın Belirtileri

Her zeki insanın aniden yakalanabileceği, anlayışlı kişilerin keşfedebileceği belirtileri vardır aşkın. İlki, sevgiliyi derinden derine seyre dalmaktır. Göz ruha açılan büyük bir penceredir. Gönlün sırlarını keşfe çalışır ve en gizli düşüncelerini açığa vurur. Gönül tercümanıdır göz.

Sevgilinin sözünü can kulağıyla dinlemek, ileri sürdüğü her şeyden dolayı hayret etmek, bütünüyle saçma sapan şeyler konuşsa, yalan bile söylese ona hak vermek,  haksız olduğu anlarda dahi onu doğrulamak, büyük haksızlıklar karşısında bile ona tanıklık etmek, ne yaparsa yapsın, ne ederse etsin bütünüyle onu izlemek, bütün bunlar aşkın belirtilerindendir.

O zamana kadar başkalarına vermekten kaçındığı malının tümünü bir anda dağıtmaya başlayan kimse için de aşk belirtileri söz konusudur. Bundan böyle bağış yapan ve mutlu olması gereken insandır sanki….Böylelikle  nice cimri cömert, nice kaba insanlar kibar ve ince, nice bilgisizler bilgili ve kültürlü, nice korkaklar cesur ve şecaatlı, nice nahoşlar nazik, nice düşük kimseler güzel oldular.

Aşkın öteki belirtileri ise şunlardır: Aşık sevdiğinin adını kendi kendine tekrarladıkça bundan hoşlanır. Ondan söz etmekten büyük tad alır ve bu durum onda tuhaf bir merak haline gelir; hiçbir şey onu bu kadar tatmin edip doyurmaz; onun gerçek duygularını ve düşüncelerini, o esnada işitip anlamaları aşığı o denli ilgilendirmez.
Aşk insanı kör ve sağır eder.

Öyle zaman olur ki seven sevgilisinin cefasına kaygısızca katlanır.

Uzun Görüşmeler Sonucu Sevenler

Öyle kişiler vardır ki sevgileri ancak uzun konuşmalar, sık sık görüşmeler ve zamanla elde edilen sıcak ilgiden sonra gerçekleşir. İşte bu tür sevgiler var olma, sürüp gitme ve uzun gecelere dayanabilme şansına sahiptir: Zorluklarla elde edilen şey kolay elden çıkmaz.

Sözle İma Etme

Biriyle dostluk kurmak isteyenlerin ve birilerini sevenlerin sevdiklerine karşı duygularını açığa vurmak için kullandıkları ilk yöntem imalı sözler söylemektir.

Vefa

Vefanın, bağlılığın birinci derecesi, insanın öncelikle kendisine bağlı olana içten bağlı olmasıdır.Bu, hem aşık hem de sevgili üzerine düşen vazgeçilmez bir sorumluluk ve mutlak bir görevdir. Bundan ancak soyu kötü, ahlakı bozuk, hayırdan yoksun olanlar uzaktır.

Vefanın ikinci derecesi size hainlik edene vefakar olmaktır. Bu, sevgili için değil, yalnızca aşık için söz konusudur.

Bağlılığın, vefanın üçüncü derecesi ise, tüm umutlar yitirilse, sevgili ölse, ya da dünyadan beklenmedik bir felaketle göçse bile, vefakar olmaktır.

Bil ki, vefa sevgiliden daha çok aşık için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Aşık için oldukça önemli bir şarttır.

Ayrılık

Biliyoruz ki her birleşen, kaderin bir gerçeği olarak, bir gün mutlaka ayrılır; her yaklaşan bir gün uzaklaşmaya adaydır. Allah’ın insanlara ve ülkelere koyduğu şaşmaz ilahi kanun böyledir.

Bilge kişilerden biri, “Ayrılık ölümün kardeşidir” diyen bir adama, “Hayır” dedi, “doğrusu ölüm ayrılığın kardeşidir.”









3 Kasım 2012 Cumartesi

Bir Bilim Adamının Romanı




Bana sorarsan, anlattıkları konularla öğrencilerinin canını sıkan hocalar, ders verirlerken kendileri de sıkılırlar.

Ülkemizin insanları daha yaşamanın acemisidir. Onlara insan gibi yaşaması öğretilmemiştir henüz. Nasıl yaşamaya değer olduğunu öğretilebilir. Güzel sanatların da, edebiyatın da ‘büyük ve güzel şeylerin’ de varolduğunu öğrenmeli insanlarımız.

Hiçbir şeyi öğrenmemeli. Formülleri ezberlemeli ve bu formüllerin problemlere nasıl uygulanacağını, geçen yıllarda sorulmuş imtihan sorularını gözden geçirerek iyice bellemeli ve imtihandan bir gün sonra hepsini unutmalı. Belki böylece hayata dinç ve yıpranmamış bir kafayla atılırsın ve elektrik üretiminin artırılması konusunda ilginç tekliflerde bulunarak memleketinden milletvekili adayı olursun.

Hep verilenle yetindiğimiz için, bunun ötesini merak eden kafaların varlığına alışmakta güçlük çekiyoruz. Belki onu efsaneleştirerek bir bakıma kurtulmak istiyoruz böyle değişik insanlardan. Öyle ya, onu gözümüzde çok büyütmezsek, sonra onun gibi bütün gücümüzle kendimizi ve dünyayı değiştirmeye çalışmak zorunda kalırız.











Mustafa İnan’ın Jale Hanım’a yazdığı mktuplardan:

“Dün de tren istasyonunda ortada kaldım. Kendimi öyle yalnız hissediyorum ki. Halbuki vapurda seni yavaş yavaş kaybetmiştim. Daima uzaklaşan senle hiç olmazsa gözle rabıtayı kaybetmiştim… Gardan çıktım. Vapur bekliyorum. Hava çok tuhaf. Boyuna renk değiştiriyor. Goethe’nin mısralarını hatırlıyorum.

Özlemi tanıyanlar ne çektiğimi bilirler.
Yalnız ve bütün zevklerden uzak
Göğün o tarafına bakıyorum.
Ah! Beni seven ve tanıyan çok uzakta.
İçim yanıyor,içim sancıyor
Özlemi tanıyanlar ne çektiğimi bilirler.

İkimizin çilesi ne zaman bitecek?”
……..
“Ben evde bir köşede oturuyordum. Mektubunu derhal açamadım. Bir müddet yanımda dolaştırdım. Okusam derhal bitecekti”
…….
Hava bozdu, benimle beraber matem tutuyor.
…….











Henry Ford’un dediği gibi ‘düşünmeye mecbur kalmak bir kimse için en büyük cezadır.’


Dil konusu gelince Mustafa Hoca’nın ilgisi hemen artıyor. Bu meseleyle az uğraşmamış, defterler doldurmuş. İşte küçük bir defterde Türkçedeki beş yüze yakın kelimenin nereden geldiğini yazmış:


Diploma; Yunancada iki kere katlanmış anlamına geliyor, defter de aynı dilde ‘diphteria’ yani yüzülmüş hayvan derisini  değişik bir biçimi, difteri de derinin iltihabıymış.
  

Poplin: Papaya mahsus takkelik bir kumaş ismi, ‘papalino’ İtalyanca.

‘Çocuk’ kelimesinin de aslında domuz yavrusu anlamına gelmesi pek mi hoştu sanki.

Deyimler de ne kadar değişmiş: Şimdi ‘elinin körü’ diyoruz; aslı ‘ölünün körü’, yani ‘ölünün mezarı’ demek. Kadayıf’ın ‘ketaif’, yani tüylü kumaşlar anlamına geldiğini bilseydiniz, bu tatlıyı yiyebilir miydiniz? Elbette ‘bahşiş’, Farsça ‘bahşi-vermek’ten gelecek.




Mustafa İnan Wikipedi tık



1 Kasım 2012 Perşembe

Liman Kırıntıları



Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Yalan söyledim
yırtık blucinli tayfalara
Seni sevmediğimi söyledim.
Oysa rıhtımlar
en şarkılı dalgalarla yıkanıyordu
Midye kabuklarında sakladım gözyaşlarımı;
Hastaydım
kırık kötümser bir öksürük yapışmıştı boğazıma
Seni unutmak gerekiyordu...

Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
İskele fenerlerinin altında oturup
seni bekledim sevgilim
Ellerim ıslaktı, gözlerim ıslaktı.
Gelip caydırabilirdin beni gitmekten
Oturup sigara içer, anlaşabilirdik...
Sana tapacağım yalan değildi
benim olursan
Seni seviyordum, seni istiyordum...
Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Filler gibi içtim liman meyhanelerinde;
seni unutmak için içtim...
Senin sokağında geceler yıldızsızdı
senin sokağında gece yağmur yağıyordu
Ben zayıftım, çabuk ıslanıyordum
Bana sevmek yaramıyordu,
ben sevilemiyordum...
Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Sana bırakacağım bu kentin
üç semtinde üç damla gözyaşı döktüm
Birincisi seni ilk gördüğüm yerdi
ikincisi seni ilk öptüğüm yerdi
Üçüncüsü... söylemeye dilim varmıyor,
üçüncüsü bana git dediğin yerdi
İşte bu mısraları orda karalıyorum;
işte demir aldı şilebimiz
Gidiyor, gidiyor, gidiyorum...

Cadının uçan süpürgesi - Sunay Akın



Birbirine ne kadar yakın iki sözcüktür “süpürge” ve “anne” . Annelerimiz “Saçlarımı senin için süpürge ettim” diye seslenmezler mi babalarımıza?.. Yoksa, süpürgeye oturarak uçan cadı imgesi, kandının bir isyanı mıdır köleliğine?

Cadılar “sabbad” adı verilen toplantılarında otlardan yaptıkları bir merhemi ciltlerine sürerler. Uyuşturucu özelliği taşıyan bu merhem, ciltteki yara ve çatlaklardan içeri girerek etkisini gösterir.

Cildinde yara ya da çatlak bulunmayan kadınlar ise merhemin etkili olamamasında dolayı ayine katılamazlar. Böylesi durumlarda, kadınlar, merhemi süpürgenin sapına sürerek vajinalarından içeri sokarlar!..

Süpürgeye oturan cadı imgesini yıkmak istemezdim, ama “uçuş” konusundaki gerçek budur!..



15 Ekim 2012 Pazartesi

Huçi Kuçi Men


Çingene kadın anneme dedi ki, ben doğmadan önce
Erkek bir çocuğun var, silah çocuğu olacak
Bu hoş kadınları, zıplatıp bağırtacak
Ve sadece dünya bilecek, bunların anlamı ne

Biliyorsun buradayım
Herkes burada olduğumu biliyor
Ve ben hoochie-coochie adamım
Herkes burada olduğumu biliyor

7. günün 7. saatinde

7.ayda, 7.doktor dedi ki:
"İyi şansa doğdu ve biliyorum görüyorsunuz
700 dolarım var ve benimle dalga geçmeyin"

Biliyorsun buradayım

Herkes burada olduğumu biliyor
Ve ben hoochie-coochie adamım
Herkes burada olduğumu biliyor

Çingene kadın anneme dedi ki

"Ooh ne çocuk ama



13 Ekim 2012 Cumartesi

Siya Siyabend - Hayyam

Hiç hiçbir şeyi bilmiyorlar, bilmek istemiyorlar
Hiç hiçbir şeyi görmüyorlar, görmek istemiyorlar
Şu cahillere bak, dünyanın sahibi onlar
Şu cahillere bak, dünyanın hakimi onlar
Onlardan değilsen eğer, sana zalim derler
Onlara aldırma hayyam.dostum (dostum)

6 Ekim 2012 Cumartesi

November Rain


Gözlerinin içine baktığımda
Bastırılmış bir aşk görüyorum

Ama seni tuttuğumda sevgilim
Bilmiyor musun aynı şeyi hissettiğimi
Çünkü hiçbir şey sonsuza kadar sürmez
Ve ikimiz de kalplerin değişebileceğini biliyoruz

Ve zordur bir mum tutmak
Soğuk Kasım yağmurunda
Uzunca bir süre bununlaydık
Sadece acıyı öldürmeye çalışıyorduk
Ama aşıklar her zaman gelir ve gider
Ve kimse gerçekten emin değil bugün kimin gitmeye izin verdiğine

Yürüyüp gittiğine
Eğer zamanı alıp
Rayına oturtabilseydik
Kafamı dinleyebilirdim
Senin benim olduğunu bilerek

Bütünüyle benim
Eğer beni sevmek istiyorsan
O zaman sevgilim kendini tutma
Yoksa yürümemle sonuçlanacak
Soğuk Kasım yağmurunda
Biraz zamana ihtiyacın var mı? Kendi başına
Biraz zamana ihtiyacın var mı? Tek başına
Herkesin biraz zaman ihtiyacı var. Kendi başlarına
Senin biraz zamana ihtiyacın olduğunu bilmiyor musun? Tek başına
Biliyorum zordur açık kalpli olmak

Arkadaşların bile zarar verdiğinde
Ama eğer kırk bir kalbi iyileştirirsen
Zaman seni cezbetmeye hazır olacaktır
Bazen biraz zamana ihtiyacım olur. Kendi başıma
Bazen biraz zamana ihtiyacım olur. Tek başıma
Herkesin biraz zamana ihtiyacı var. Keni başlarına

Senin biraz zamana ihtiyacın olduğunu bilmiyor musun? Tek başına.
Korkuların yatıştığında
Ve gölgeler hala varolduğunda
Biliyorum beni sevebileceğini

Suçlayacak kimse kalmadığında
O yüzden karanlığı kafana takma
Hala bir yol bulabiliriz
Çünkü hiçbir şey sonsuza kadar sürmez
Soğuk Kasım yağmuru bile

Herhangi birine ihtiyacın olduğunu düşünmüyor musun
Birine ihtiyacın olduğunu düşünmüyor musun
Herkesin birine ihtiyacı vardir
Yalnız sen değilsin
Yalnız sen değilsin 

Guns N' Roses



Soldier Of Fortune



sana sık sık hikayeler anlattım

bir serserinin hayatını nasıl yaşadığıma dair
elini tutup sana şarkılar söyleyeceğim günü bekleyerek
sonra belki bana
'gel yanıma uzan ve beni sev' diyecektin
ve ben tabii ki (yanında) kalacaktım

ama giderek yaşlandığımı hissediyorum

ve söylediğim şarkılar
uzaklarda yankılanıyor
tıpkı dönüp duran
bir yeldeğirmeninin sesi gibi
sanırım ben hep
bir ganimet avcısı olarak kalacağım

çok zamanlar bir yolcu oldum

yeni bir şeyler aradım
eskinin günlerinde
soğuk gecelerde
sensiz dolandım durdum
ama o günlerde
gözlerimin seni yanımda dururken gördüğünü düşündüm
körlük kafa karıştırsa da
senin orada olmadığını gösteriyor (sonuçta)

artık giderek yaşlandığımı hissediyorum

ve söylediğim şarkılar
uzaklarda yankılanıyor
tıpkı dönüp duran
bir yeldeğirmeninin sesi gibi
sanırım ben hep
bir ganimet avcısı olarak kalacağım

evet duyabiliyorum

dönüp duran bir yeldeğirmeninin sesini
sanırım ben hep
bir ganimet avcısı olacağım

26 Eylül 2012 Çarşamba

Nur BARDAKÇI - BURGU





BURGU

O kadar çok şey oluyor ki hayatımda,
İşaret fişeği atıyorum kendimi bulmak için…

Huzurun kaçmış keyif almaktan bunalmışlığa gitmişsin
kırmızı ışıklar altında regl telaşında

...
içeri alıverilen içine alınan
...


24:33:05
koşman lazım
sevişmen lazım belki de çokça
çok keyif alıyorum varlığından


her kadının kendinden bile gizlediği tutkularında geziniyor bu ara


24:35:20
sorma
utanırım dilimden
çehremden
belki korkutur beni
sesindeki gözlerini yitirmiş adam


bildiğim yerdesin
sevişme vaktiniz gelmiş
sevişirsen belki
yerini bilmişliğe bırakacak


24:40:18
konuşursan özlerim-
duyarsam eyvah
konuşursan
tutuşur etlerim
yanarım
dilime yapışan jiletler
sıvılaşır kanım
sorma yıkanırım
ıslanırım tenimde
dolaşır utanmaz laflarım
damla aşk
intiharlar sarar nevrimi
bedeli peşinen
hemen oracıkta ödenmiş tutkular
adı sanı olmayan
yanık teninde kendinden geçilen
fahişelere arka çıkıyordu
yazmam lazım

...
herkes ruhundaki fahişeyi gömmüş
mevlit bile okutmuyor


24:41:35
hadi bi oyun oynayalım
düşleri topla sen
ben üstümdekileri çıkarayım
aynalara çarp cemrelerimizi
ben tutkuları böleyim
beni çıkar senden
beni böl olmadık zamanda
ben seni eksiltirim


herkesin fahişesi içinde
ışık tutmaya gör
...

24:44:36
kaç tanrı kaldı geriye
kaç efsun üflendi üzerimize
sahi kaç tanrı kaldı
kime açılır elim
sen beni ayinle
bende seni
sorma kalanları


24:45:18
bebeğe bakmak gibi geliyor
apansız karşılaşmak
rahimden düşmüş bir bebeğe
ona sarılmak gelirken içinden
kan revanı itiyor
fahişemi
göz bebeklerini görmemek
kan revan anne
kanlı bir şefkat sanki
öyle düşlüyor belki de
düşünde


yağmur yağdırırız üzülürsek
mevsim seker sorma kalanları
insanın hüzne de
sevinç kadar ihtiyacı olduğu unutuluyor
şu sıralar biraz hafife alıp dalgaları büyük tut
çok anlaşılır soft şeyler yaz
düşün

24:47:17
o kadar çok şey oluyor ki hayatımda
işaret fişeği atıyorum kendimi bulmak için
utandırmak derdin de değilim
...
gösterip vermeyen
oynak güzel bir kadın gibisin
en alımlı jartiyer yerine kelimeleri kullanıyorsun
yazılarında
....

24:55:40
dudaklarını ısırmış izliyor
çılgın süreci
bu denli açık
ortada olma halini önemsiyor
bir meydan okuma
sürekli deneyim olma
tekrarlardan oluşan
kendini hem içinde
hem dışında tutuyor her şeyin
bu seçimi değil
yaşamı


derinlerden maviler istedim
bugün denize benim için de bak
...

aşık yine bugünlerde
besleniyor çünkü
öyle hissediyorum
fahişelik yani
kafanın içinde
beş metre atlas ipekli dağınık duran kumaş parçası
gibi
en başa döndük
özenle katladın sandığa koydun
derinlerine iniyor
yazdıklarından kurtulamıyor
uzak durduğu şeylerin çevresinde geziniyor hep
yaptıklarıyla
içime giriyor
mağdur yaratıyor
kendine beni
bu hali ilk kez yaşıyorum..
ilk kez mağdura dönüştüm
her halimde belki o yüzden
bu pencereden görünüyor bana
mağdur olmanın dayanılmaz
gurur ezikliği mi beni üzen
bilmiyorum

...
tanrılar mağdur edilebilir mi?
bilmiyorum
….

01:01:18
vantrolog gibi yani karnımdan konuşuyorum belki
anlasın istiyorum
yorgunluğa düşmeden
….


kokusunu aldın oyunun içine
hep bir kaynak arıyorlar harıl harıl
kaynak içinde anlamıyorlar
durdurduğu şeylerin çokluğunu bilmiyorlar


onlar gibi olma halimi anlamıyorlar


01:01:18
hep cantilerden çıkar sanıyorlar
böle şeyler
pırıltılı yazarlardan
mağdurunu yaratıp
bende
dün bu hataya düşmüş
yazarlara benzerim belki
telaşa düşmüşsün
panikte gibisin
sakinleş dinlen biraz
çok dolanıyorsun
başka kokuların varlığı etrafında
yoksay
yaldızların dursun
onlar dolansın
yokmuşlar gibi davran
kokular için değil
kendi istediğin için yaşa her halini

...
ben kafasi karisik birisiyim
ya inisim ya cikisim olur



01:05:31
dönüşümü hiç bitmeyecek
sarmallar gibi yukarı doğru uzanıp gidiyor
yıllar
her şey kendi olma hallerinden
uzaklaştığında
beni buluyor
korkularını
teslimiyetlerini bırakıp
kendi oluş hallerine dönüyor
yalnızlıklarını çözmeden
çoğul olmaya
kalkıp
teslim ediyor kendini kaosa
fahişem

01:07:36
yalnızlıklarını çözmeden
kabul etmeden
bilmeden yaşıyor
yalnızlığını bilmek
sevmek
çözmek
kendinle meselelerini halletmek
yaşadığı gibi
kendini önemsemek
sırça köşkünde misafir etmek
kendini
...
vücut ısısı yükselmiş bir tene
ağız dolusu buz tükürmek gibi
geldi irkildim
...

Resimler ve şiir Nur Bardakçı'ya aittir.



25 Eylül 2012 Salı

Fanatik Marley



Bob Marley 11 Mayıs 1981’de öldüğünde mezarına gitarı (Gibson Les Paul), biraz marihuana, bir incil, bir yüzük ve bir futbol topuyla beraber gömüldü.

 

Özgürlük. Futbol özgürlüktür, bütün bir evren için. Futbolu seviyorum çünkü oynamak için yetenekli olman gerekir.(1)Bir çok insan Bob Marley’in fanatik bir futbolcu ve taraftar olduğunu duyunca şaşırır. Bu Jamaikalı, regi şarkıcısı, politik aktivist, ot içen adamın futbolla olan birlikteliği dikkat çekicidir. Hayatının iki aşkıdır müzik ve futbol. Ama çoğumuz onu sadece yaptığı müzikle tanıyoruz.

Oysa Bob Marley turnede ya da stüdyoda kayıtta bile olsa hemen hemen her gün mutlaka top oynardı. Arkadaşlarıyla birlikteyken her fırsatta futbol konuşulurdu. Televizyondan maçları takip etmekten de geri kalmazdı. Tuttuğu takım Santos (Brezilya), en sevdiği topçu ise Edson Arantes do Nascimento idi. Diğer adıyla Pele. Bir diğer sevdiği futbolcu ise Pele’nin rakibi Arjantinli Ossie Ardiles’di. 1970 de Rio de Jeneiro ziyareti sırasında birkaç müzisyen, sokak çocukları ve 1970 brezilya milli takımından oyuncularla beraber maç yaparken ona Santos forması verdiler. Sırtında 10 numara yazıyordu. Marley bunun üzerine şöyle dedi : “Ben de Pele gibi her mevkide oynayabiliyorum”. Evet Bob Marley hayatın içinde her yerdeydi ve şöhret onu gerçek hayatın dışına atamamıştı.

O maçı izlemiş olan bir Brezilyalı fotoğrafçının maçla ilgili yorumu ise ilginçtir : "Maç gerçekten kısa sürdü. Tanrıya şükür her şey çok hızlıydı. Çünkü maç çok berbattı. Bob ise felaketti. Gerçekten oynayamıyordu. 1’den 10’a bir puanlamada Bob’a 1.5 verirdim”. Island Records'un Britanyalı yapımcısı Trevor Wyatt ise İngiltere'deki bir maç sonrası : "Sürekli pas vermeye çalışıyordu. Çünkü Bob oyunda da gerçekte olduğu gibi bir adamdı, top her zaman ona geliyordu ve o da pas veriyordu. Genelde orta sahadaydı ve ona kaptan diyorlardı. Çok iyilerdi. Brazilya gibi."



Hangi açıklamaya inanacağımı bilemesem de, bu kadar futbolu seven –sevdiğim- adamın kötü oynadığına inanmak istemiyorum. Çocukluğundan beri futbol oynayan biri en azından İbrahim Üzülmezden daha iyidir diye düşünüyorum. Arkadaşları eğer müzisyen olmasaydı onun iyi bir orta saha oyuncusu olacağını düşünüyorlardı. Hızlı ve yaratıcı bir orta saha. Jamaika için yaptıkları, dünya için yaptıkları ve barış mücadelelerine liderlik ettiği düşünüldüğünde kaptan olması ve orta sahada bir maestro gibi takımını yöneteceğine şaşırmamak gerekir. Hagi gibi yaratıcıyken Guardiola gibi kibar ve cömertti. Mücadeleden asla vazgeçmezdi.

Bu mücadeleci yapısı nedeniyle bir barış mitinginde sahneye çıkacağı sırada silahlı bir eylemde vurulduktan iki gün sonra sahneye çıktı ve şarkı söyledi. Ona nedenini sordukları zaman "Bu dünyayı daha kötü yapmaya çalışan insanlar bir gün bile dinlenmiyorlar. Ben nasıl dinlenebilirim ki?" dedi. Orta sahada oluşu bundan kaynaklı olabilir. “Futboldan önce müziği sevdim. Eğer önce futbolu sevseydim bu tehlikeli olabilirdi. Çünkü futbol oldukça sert (vahşi). Eğer biri size sert girerse sizde ‘savaşma arzusu’ yaratabilir.” Belki de müzik önce olduğu için insanlar hakkında asla kötü bir şey düşünmedi.

Bir çok Marley hayranı onun futbol yüzünden öldüğünü düşünüyor. Bir maç sırasında ayak parmağından yaralanan Bob Marley tedavi olsa da yara sonra kangrene dönmüş ve cilt kanserine çevirmiş. Ayağın kesilmesi gerektiğini söyleyen doktorlara ise : "Rasta hiçbir eksikliğe gelmez" demiş. Çok sonra bu yara nedeniyle kanser olduğu belirtilse ve 8 ay kemoterapi görse de hayata veda etmiştir. İlk tedavide bir CIA ajanın yaraya yabancı bir madde enjekte ettiğine dair komplo teorileri de mevcut.
'Kim kimi kurtarabilmişti şimdiye kadar? Beni kim kurtaracaktı? ''Kurtuluş'' dedim ''Ankara'da bir mahalle.'' Fazlası değil. Belki bir de Bob Marley'in en iyi şarkısı. Daha fazla düşünmeye gerek yok. Adı her yerde, kendisi yok. Kurtulmaya gelmiyoruz bu dünyaya. Daha da saplanmak için buradayız. Dibine kadar. Onun için çürüyor bedenlerimiz ölünce. Mısırlılar uğraşmış efendileri kurtulsun diye. Ama nafile. Çaresi yok. Kurtuluşu beklemek yararsız. Gelmez çünkü. Kontenjan dolmuş. Biz daha çok kötülüğün sınırını zorluyoruz. Mucizeler bitti. Doğmak yeterince mucizevi. Başka bir tane daha beklemek aptalca. Ölmek de ikincisi. Bunların arasında da bir şey yok. Kimse beklemesin..."(2)

Bob Marley dünya üzerinde barışın ve kardeşliğin hakim olması gerektiğine inanıyordu. Kurtuluşun olabileceğini bilip bunun için savaşıyordu(Get up. Stand up.Stand up for yor rights. Don't give up the fight).Futbolun da takım oyunu olduğunu biliyor ve belki sırf bu nedenle seviyordu. O gettodan çıkmış bir halk ozanıydı. Müziğiyle dünyayı kurtarmaya çalışırken top oynayarak kendini kurtarmaya çalışıyordu belki de. Ölümünün futbolla ilişkili olması bu yüzden üzücü ve ironiktir.

Bob Marley futbolun sadece futbol olmadığını biliyordu. Hayatın ta kendisiydi futbol. Futboldaki mücadele gerçek hayata benziyordu. Bob'un yenmek istediği rakibi ise açlık, fakirlik ve savaşlardı.


(1) Bob Marley–1979
(2) Kinyas ve Kayra