17 Ocak 2012 Salı

Can Dündar Kırmızı Bisiklet

Babalık için uçurtma almak yetmez, birlikte uçurmak gerekir.

Ben masalların gerçeküstülüğüne her zaman hayranlık duymuşumdur. ‘ Develerin tellal, pirelerin berber olduğu’ ve babamın beşiğini sallayabildiğim bir ‘ zamanda yolculuk’ a daima şapka çıkarmışımdır.
‘Dönüp bakıyorum da, amma yol katetmişiz seninle’ dedim. ‘ Nasıl geçtik onca yoldan anlamadım’
Güldü:
‘ Başta anlayamaz insan’ dedi, ‘… anladığında da çok geç olur’

Zaman denilen devdaim makinesi, rengarenk bir dönme dolap gibi, allı morlu ışıklar saça saça, bir aşağı bir yukarı taşıyacak bizi; oğlu babaya, babayı oğla dönüştürerek, çocukları büyütüp büyükleri küçülterek, bir ‘neydik, ne olduk’ oyununda ömürler söndürüp son durakta herkesi başladığı yere döndürerek…

Nesnelerle olduğu gibi insanlarla da ‘işlevsellikleri’ ölçüsünde ilişki kuran bir kuşak yetişiyor. Daha çok sayıda yaşlının huzurevlerine çekilmesinin nedeni bu bence…
Bozulunca değiştir’iyoruz artık…

Türkiye’de çocukluğun keşfi ise Tanzimat’a rastlıyor. Çocuk parkları, bebek giysileri, bebe mamaları Meşrutiyet sonrasının icatları… Cumhuriyet, bu eğilimi beslemiş ve nihayet 23 Nisan’la adeta çocukluğu tescil etmiş.

Postman, ‘tv çağı’ nın insanları 3 yaş grubuna ayırdığını söylüyor: Bebekler, ihtiyarlar ve bu ikisinin ortasında ‘yetişkin çocuk’lar…(Neil Postman, Çocukluğun Yokoluşu, İmge Kitapevi Yayınları, 1995)

Çocuklarımızı TV’nin elinden kurtarabilmek için önce kendimizi TV karşısından kaldırabilmemiz gerek. Asıl zor olan da bu… Çünkü televizyon, çoğumuzu çoktan çocuklaştırdı bile…

Çcuklar bizim hayatımızın tamamını kaplıyor gibi gözükse de aslında biz onların hayatında yokuz.
Yemeğini hazırlıyor, ödevine yardım ediyor, banyosunu yaptırıyor, uyutuyor, giydiriyoruz. Ona iyi eğitim, besleyici yemek, vaktinde uyku, sağlıklı yaşam sununca, arada başını okşayıp öpünce görevimizi yaptık sanıyoruz.
Bunlar o kadar yorucu ki, hepsi bittiğinde onu bir televizyon ya da bilgisayar ekranı karşısına oturtup biraz "kafa dinlemek" istiyoruz.
Çünkü işimiz var; çok işimiz var.


Çanakkale'de bir ilkokulun 5. sınıf öğrencisi olan 11 yaşındaki G.Ü., geçen haftaki tören sırasında "Türküm doğruyum" diye başladığı andın bir yerinde aniden "iç ses"ine dönmüş ve şöyle demiş:
"Ülküm yükselmek... ananızı s...mektir."
Kimbilir, başta kendisi olmak üzere, onu dinleyen arkadaşları ve öğretmenleri ne hale gelmişlerdir. Zavallı kızcağız, belki teneffüs sohbetlerinden hafızasına işleyen bu küfrün bilinç altından taşmasının şaşkınlığıyla "İsteyerek söylemedim. Ağzımdan kaçtı" diyebilmiş.
Neyse ki, okul müdürü bu çocuksu hatayı "vatana ihanet" saymayacak olgunluğu gösterip "Bunda kasıt aranmamalı" demiş.

Sizler "yetişkinler krallığı"nın, önemser gibi yapıp aslında en zor koşullarda yaşamaya mahkum ettiği, aciz bir ordunun küçük askerlerisiniz.
Savaşın ve kötülüğün pençesine düşmüş, kirli, haksız, yoksul bir dünyaya doğdunuz.
Masallardaki kötü adamların yeryüzündeki temsilcileri gözünü size dikti: Savaş tacirleri elinize taşlar, silahlar verip cepheye sürüyor sizi... Pornocular çıplak fotoğraflarınızı satıyor. Satış uzmanları daha çok tüketmeniz için tuzak kuruyor. Oyuncakçılar, reklamcılar gözünüzü boyuyor. Çocuk çalıştıran imalathaneler, oyun zamanlarını çalan dershaneler derinizi soyuyor.
18 yaşına kadar "çocuk" sayıldığınız halde köleler gibi çalıştırılıyor, atlar gibi yarıştırılıyor, vahşiler gibi savaştırılıyorsunuz.
Dizi yara görmeden büyüyen çocuklar bunlar...
Bizden farklılar.
"Dizine bakayım" deyince biz, dizkapağımızdan kabuğu soyulmuş yaraları gösterirdik birbirimize; bunlar TV’de "Çocuklar Duymasın"ı gösteriyor.


Devir gerçekten çok değişti.
Pencere önünde oturup babalarının eve dönmesini bekleyen çocuklar çağından, ekran başında oturup çocuklarının eve dönmesini bekleyen babalar çağına geldik.


Bazılarına cennet görünen yer, başkalarının cehennemi olabiliyor.

Simurg, bir masal kuşudur.
Uzun boynunda beyaz bir halka bulunan, safran tüylü, güzel sesli, insana benzer kocaman bir kuş...
Kuşların sultanıdır.
Kaf Dağı’nın ardında yaşar.
Efsaneye göre, kuşlar, sultanlarını bulmak üzere toplanıp yola çıkarlar bir gün...
Yol uzun, yolculuk zorludur.
"Aşk Denizi"nden geçerler önce...
"Ayrılık Vadisi"nden uçarlar...
"Hırs Ovası"nı aşıp, "Kıskançlık Gölü"ne saparlar...
Kuşların kimi Aşk Denizi’ne dalar, kimi Ayrılık Vadisi’nde kopar sürüden...
Kimi hırslanıp düşer ovaya, kimi kıskanıp batar göle...
Yolculuk bittiğinde, Kaf Dağı’nın ardına sadece 30 kuş varabilmiştir.
Sultanları Simurg’u bulamazlar orada...
Sonunda sırrı, sözcükler çözer:
Farsça "si", "otuz" demektir.
...ömurg" ise "kuş"...
"30 kuş", anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir.
Ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.


"Seneye ‘yıl’ denmesi çok yerinde" diyor Çetin Altan usta, dünkü yazısında; "Nasıl yılmazsın ki, gelip giderlerk"Seneye ‘yıl’ denmesi çok yerinde" diyor Çetin Altan usta, dünkü yazısında; "Nasıl yılmazsın ki, gelip giderlerken içlerinden bir tanesi sana mutlaka kıyacaktır".en içlerinden bir tanesi sana mutlaka kıyacaktır".

İntihar; coğrafya, eğitim, servet, yaş, sınıf, cinsiyet farkı gözetmeden can alan bir cellat gibi evlatlarımızı çalıyor bizden...
Bizi çürümüş dünyamızda "öksüz" bırakıp ölümün kucağına atlıyor çocuklarımız.
Kiminin bahanesini biliyor, kimine akıl erdiremiyoruz.
Bizi yanıta taşıyacak soru şudur:
Neden 20 - 50 - 70 yıl öncesine göre daha çok genç intihar ediyor?
Modern zamanlarda bireyin kendini keşfinin bedeli mi bu?
Yoksa 20 - 50 - 70 yıl önce sahip olup şimdi yitirdiğimiz bir şeylerin boşluğunda mı asılı çocuklarımız?
Nedir ki o "şeyler"?...



Gençlerin hatıra defterleri üzerinden bir ülke tarihi yazılabilir mi acaba?..
Yazılsa, kuşaktan kuşağa nasıl giderek karamsarlaşan bir melankolik serüven yaşadığımız anlaşılabilir mi?
….Uzattıkları defterlerin her birine "Yapmayın çocuklar ölümden hediye olmaz" diye yazmak geliyor içimden...
... ya da Nihat Genç'ten bir çığlık:
"Ne dini, ne bilimi kardeşim, asıl mutlulukta geri kaldık biz..."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder