12 Eylül 2012 Çarşamba

Tembellik Hakkı

(Sırp Marica Kicusic'in
yorumuyla yedi ölümcül günah - Tembellik)
* Bugün, uçuk renkli cılız çiçekler misali, solgun tenli, bozuk mideli, kolu budu tutmaz olan fabrika kızlarımız ve kadınlarımız var!... Sağlam zevkler tatmamışlar hiç ve bu konuda yüzlerini güldürecek hiçbir şey söyleyemezler! – Ya çocuklar? Çocuklara 12 saat çalışma! Gözün çıksın yoksulluk!

* Filozoflar, hiç çalışmadan para pul, han hamam edinmek için yoksullara iş verenlere, insansever diye alkış tutuyorlar. Bir köyün orta yerinde bir fabrika kurmaktansa, oraya veba tohumları saçmak, su kaynaklarını zehirlemek daha iyidir. Fabrika işçiliğini başlatın, ne neşe kalır orada, ne sağlık, ne de özgürlük. Yaşamı güzel ve yaşanmaya değer yapan ne varsa, hepsi gitti gider.

Ekonomi uzmanları da, işçilere “ toplumsal zenginliği artırmak için çalışın!” deyip duruyorlar hep.
Ama, bir başka ekonomist, Destut de Tracy, onlara şöyle yanıt veriyor:
“Yoksul uluslarda halkın rahatı yerindedir. Zengin uluslardaysa, halk, genellikle yoksuldur.”

* Anglikan Kilisesi rahibi saygıdeğer Townshend, Hıristiyan hoşgörüsü adına şunları söylüyor boyuna: “Çalışın, gece gündüz demeden çalışın! Çalışarak yoksulluğunuzu arttırırsınız, sizin yoksulluğunuz da, yasa gücüyle sizleri zorla çalıştırmaktan kurtarır bizi.

* Üretici, üretme kredisi bulduğu sürece, çalışma kudurganlığının dizginlerini koyverdi mi,  işlenecek ham madde sağlamak için habire borçlanır da borçlanır. Piyasanın boğazına kadar dolup taştığını; mallar bir türlü satılmayınca da, bono vadelerinin dolacağını düşünmeksizin, durmadan üretir de üretir. Kuyruğu sıkışınca da gidip Yahudi’ye yalvarır, ayaklarını kapanır, kanını, onurunu ayaklar altına atar.

* İnsan Hakları’ndan binlerce kere daha kutsal olan Tembellik Hakkı’nı ilat etmeli; günde üç saatten çok çalışmamaya kendini zorlamalı, günün ve gecenin geri kalan saatlerinde tembellik etmeli ve tıka basa yemeli.

*sosyete kadınları, acının acısı bir yaşam sürüyorlar. Terzi kadınların didine çırpına yaptıkları o perilere yaraşır tuvaletleri deneyip değerlendirmek için, sabah akşam, bir giysiyle bir başkası arasında mekik dokuyorlar. Saatlerce, saçlarını enselerinde toplatıp topuz yaptırma tutkularını, her ne pahasına olursa olsun doyurmaya çalışan usta berberlere teslim eden, o içi boş kafalılar. Korselerinin içinde sıkışıp kalmış, kunduraları içinde ayakları büzüşmüş, bir itfaiyecinin yüzünü kızartacak denli açık saçık bir kıyafetle, yoksullar için birkaç metelik toplamak amacıyla, gecelerce balolarda fır dönüp dururlar. Sevsinler sizi.

* Ürettiğimiz tüm mallar, sürümleri kolay olsun ama çok dayanmasın  diye, bile bile üstünkörü yapılıyor.
Ürünlerin nitelikleri dolayısıyla insanlığın ilk dönemlerine taş devri, bronz devri deniliyorsa, bizim çağımıza da kalpazanlar çağı denilecektir.


Tembellik Hakkı Paul Lafargue

9 Eylül 2012 Pazar

Öğretmen olmak kolay değil



Kelimelerin kökenini inceleyen bilim çok ilgimi çektiği halde, o konunun uzmanı değilim. Ancak, Türk Dil Kurumu’nun kelime üretiminde kullandığı eklerden (cicı-cucü) ekleri ile (man-men) eklerine bir türlü ısınamamışımdır.

Sütçü; süt satan adam, kalaycı; kalay yapan kimse, simitçi; simit satan adam ve buna benzer oduncu, kömürcü, yoğurtçu. Buraya kadar tamam. Bir de şunlar var: solcu, sağcı, ülkücü, devrimci. Anladığım kadarıyla, o tarafı tutan, o yolda giden bir anlam veriyor. Birinci grup onu satıyor, ikinci grup yolunda gidiyor. Bu iki münasebetsiz anlam farkından dolayı ‘’Atatürkçü’’ ifadesinden hiç hoşlanmam. İkinciyi gösterip, birinciye oynuyormuşuz gibi beni ürkütür. Ben şahsen Atatürkçü değilim, Atatürk taraftarıyım.

Gelelim ‘’öğrenci’’ kelimesine. Bence bu, ‘’ci’’ değil, ‘’ici’’ eki gerektiren bir kelimedir: öğrenci. Yani; binici, eğitici, öğretici, aydınlatıcı kelimelerinde olduğu gibi, o işi yapan anlamına gelen ek. Yanılıyorsam söylesinler, yanılmıyorsam bu ayıplarını düzeltsinler.

İngilizce’de ‘’adam, insan’’ anlamına gelen ‘’man’’ kelimesinin Türkçe’de bazı kelime sonlarına eklenerek ‘’o işi yapan kişi’’ anlamına getirdiğini görüyoruz; tercüman, çevirmen, okutman, öğretmen. Eski Aramice dilinde de bu son eke rastlıyoruz. Eski Türkler oradan almış olabilirler. Arapça’da tercüme etmek fiillerinin sonuna getirerek ‘’öğretmen, okutman’’ yapmışız. Yani, bu kutsal mesleği saygın zamanlarında,o kişilere ‘’muallim’’ bir konuda derin ve kendine özgü bilgisi olup, bu bilgiyi öğreten saygın kişinin ünvanıydı. Talebe ise, bu bilgiyi almaya istek gösteren kişiydi.

Bu mesleğin saygınlığı fedakarlığından gelir. Hayatınızı bilim ve öğretime adadıysanız, para kazanmayı ikinci plana atmak, bütün varlığınızı o mesleğe adadınız demektir. Görünce ayağa kalkıp, saygı gösterilmesi biraz da bundandır. O bir sanatçıdır. Babadan servet kazanmadıysa, bu meslek insanı zengin etmez. Bilim öğreterek refah içerisinde yaşayamazsınız. Bu mesleği seçenler bunu baştan kabul etmiş demektir. Mesleğin saygınlığını devam ettirmek bizim görevimizdir. Gerçek bir öğretim üyesine Türk insanı kadar saygı gösteren bir toplum düşünülemez. Ancak, elinizi vicdanınıza koyun, sınıf geçirmek için maddi menfaat bekleyen, birbirine özel öğrenci transfer eden, komisyon alabilmek için veliye gereksiz kitaplar aldıran, sınıfta öğretmediği konuları ödev olarak yükleyerek iş yaptığını zanneden, mesleğinde ilerlemeyen, didinmeyen, öğrenciyi her şeyden çok sevmeyen, öğrencinin yaşamında iz bırakmayan ama bu sıfatla maaş alan bazı insanlar, neyse ki henüz azınlıktadır. Bu kişiler toplumdan sevgi ve saygı bekleyemezler.

 Eğitim çok önemli diye diye bu hale geldik - UĞUR DOĞRUGÜVEN
Armoni yay. İstanbul, Mayıs 2003