10 Kasım 2013 Pazar

Düzene Uygun Kafalar nasıl oluşturulur





‘okulda insanlar imal edilir.. bu insan yapma sürecine eğitim denir.. geniş anlamda düşünüldüğünde; içerisine doğduğumuz aile, sinema, televizyon, tiyatro ve radyo ile gazete, kitap ve afişler de okul sayılır.. bir nevi bilgi iletmeye yarayan bütün yerler okuldur..

İnsanlar alışkanlık ya da şiddet gibi doğal olmayan davranışları, aslında bilgilerinin sonucudur. Alışkanlıklarımızı da bir ölçüde edindiğimiz bilgiler oluşturur. Bir insanın davranışları yaşamının akışını belirlediği gibi, edindiği bilgiler de yaşama biçimini belirler. Öyleyse okullarda yalnız insan değil, hayat da biçimlendirilir.

İnsan yapımında kullanılan bilgiler, “yapmak” istediğimiz insan türüne uygun olmak zorundadır. Eğer onu bir tamirci yapacaksak, veteriner yapan bilgiler kullanamayız. 

Bize verilen bilgiler, kafamızın içinde yargı ve kanılara dönüşür. Yargı ve kanılar, davranışlarımızı yöneten işleyişin birer parçasıdır.

Bilmediği amacı gerçekleştirmek, genellikle makinelerin özelliğidir. Bir araba hedefine “bilmeden” ulaşır: O yönetilir. Makineler gibi davranmamızın olağan bir şey olmadığı çok açık.

Akıllı olmamız, aptalca davranmamızı engellemez.

Soru sormaktan utanmak kötü bir eğitimin sonucudur.


 Okullarda ders konuları insanlkardan uzaklaştıkça, daha kesin ve açık oluyor.. Konular ne kadar yararlıysa o kadar anlaşılmaz oluyor. Eğitimcilerimiz ve kitle haberleşme araçları özellikle toplum düzeni ve devlet diye adlandırdıkları, kısacası iç ve dış yaşamımızı tümünü etkileyen kuvvetler hakkında konuşurken oldukça kapalı şeyler söylüyorlar.

çeşitli nesneler yapmak üzere farklı farklı araçlar kullanılır.. insan yapma aracı ise bilgidir..

insanlar doğal ihtiyaçlarına, alışkanlıklarına veya şiddete uyarak davranmadıkça, gösterdikleri davranışlar bildikleri ile sınırlıdır.. alışkanlıklar bile bir ölçüde bilgi tarafından şekillendirilir.. insanın davranışları yaşamının seyrine yön verirken, edindiği bilgiler de yaşama biçimini belirler.. öyleyse okullarda yanız insan değil, (insanın) yaşam öyküsü de imal edilir..

bilginin özünü anlamanın yegane yolu, onun (bilginin) insan hayatına etkisini araştırmaktan geçer..

İnsanları, belli eşyalara ihtiyaç duyduklarına inandırmak bu denli güç olduğuna göre, üretim neden arttırılsız? Reklam onların paçasını bırakır bırakmaz, daha az satın alıyorlar. Şimdi bile bir sürü yararsız mal üretiyorlar. Bunların tek yararı, onları üreten fabrikatörün zenginleşmesidir. Yararlı mallar ise yeterli oranda üretilmez.

Bir aracın niteliğini daha iyi anlayabilmek için, o aracın nasıl bir amaca yönelik kullanılacağını bilmek gerekir.. aracın niteliğini amaç şekillendirir.. amaçsız araç olmadığı gibi, amaçsız bilgi de yoktur..

İnsan yapımında kullanılan bilgiler, ‘yapmak’ istediğimiz insan türüne uygun olmak zorundadır.. eğer onu bir tamirci yapacaksak, veteriner yapan bilgiler kullanamayız..




 eğer gönüllü bir alman askeri olmasını istiyorsak, ona elbet ineklere tapan birine gerekli bilgiler veremeyiz..



‘eğer eşek bir dolabı döndürerek tarlayı suluyorsa, böylece kendi yaptığı iş ve sahibin yaptığı işle daha büyük değerler yaratılıyorsa, eşeğin yeni oluşan bu değerler üzerinde hak sahibi olması gerektiği hiç kimsenin aklına gelmez.. yalnızca dünyadan habersiz tımarhanelikler ve köpeklere vizon mantolar satın alan deli karılar bu eşeğe saman yerine sünger yataklar sermek isterler.. en hoşgörüsüz ahlakçı bile, eşeğin yarattığı değeri, sahibinin almasını doğru bulur.. isa bile eşeği taşıyacağına üzerine binmiştir.. eşeğin ahırında daha büyük bir pencere olması gerektiğine, ona birkaç leziz lokma verilmesi ve ona karşı iyi davranılması gerektiğine katılanlar çok olacaktır.. fakat yarattığı değerlerin karşılığının eşeğe para ile ödenmesi fikri kimsenin aklının ucundan bile geçmez..’

‘üretenler, ne üreteceklerine, ne kadar üreteceklerine karar veremezler.. bir bakıma üreticiler işverenlerin yanında, eşeğin sahibi karşısında bulunduğu durumdadır..

nerede duracağımıza başkaları karar verir..
 

insan imal eden biri : emirlerine uyan, yakınmadan ona fabrikalar inşa eden insanlar yapacaktır..

bizi ‘yapan’ bilgileri, en önemli uğraşları mal ürettirip sattırmak olan kişiler seçer.. bizden ve ailemizden kimseye mal ürettirmez ve sattırmaz.. satmak üzere eşya üreten insanlar her yerde azınlıktadır.. roket satan bir insanın, okullarda roketin korkunç bir silah olarak tanıtılmasından hiç çıkarı olabilir mi..

okullarda, özellikle ilkokullarda yapılan dersler boyunca sürdürülen ‘delice’ üretimin ne çaplara vardığını söylemek güç.. ezenlerin okullarında gözleri korkmuş ana-babalarımız, bu korkularından dolayı hala onlar öğrenciyken kendilerine yutturulan öğretilere göre davranıyorlar.. eğer ahlaksızca, sapıkça ve aptalca yaşamayı önlemek istiyorsak – en azından önlemeye başlamak istiyorsak- işe düşüncelerimizin biçimlendiği, zenginlerin bilgi verdirdikleri yerden –yani okuldan başlamalıyız..




okullardaki eğitim programına, gazete, radyo ve televizyon programlarına karşı kendimizi savunmazsak, kafamızdaki düşünceler, düşmanımız olmaya devam edecektir..’

E. A. RAUTER, Düzene Uygun Kafalar Nasıl Oluşturulur , Çeviri : Merlin Ecer, Gözlem Yayınları,1976

6 Kasım 2013 Çarşamba

Francis Bacon

Zamanın hiç değişmeyen, hep uyulası öğütleri yoktur.


Alay konusu olmayacaksa hiçbir insan Tanrıların sofrasına kabul edilmez.

Şiddete yönelik her çözüm yeni kötülüklere gebedir.

Avam, en değersiz tutumları övgüyle, vasat olanları hayranlıkla karşılar da, en yücelerinden hiç anlamaz.

Sağlığı aşırı gözetmek, zihni dirençsiz kılarak bedenin dilencisi yapar.

Sağlıklı beden, ruhun konuk evi; hastalıklı beden ise tutukevidir.

Yatak büyük imparatorlukları yönetmiştir; sedye ise büyük orduları.

Ün, haberciden daha kötü bir yargıçtır.

Övgü, meziyetten ziyade gösterişle kazanılır; bu yüzden içinde gerçeklerden ziyade tutarsız bir tavır barındırır.

Birisinin aptallığı, bir başkasının talihidir.


Yaşamında önemli ölçüde boş vakti olmayan biri, ne iş görür ne öğrenir ne de pişman olur.

Merhamet kadar çoğu kere suçlu çıkan başka bir erdem yoktur.

Hükümetlerin kaba adaleti, ancak bir filozof yönetime geçerse saygıyı hak eder.

Korkunun kendisi dışında hiçbir şey korkutucu değildir.

Kişi kitap okurken bilgelerle, eylem halindeyken ise aptallarla söyleşi içindedir.

Her bildiğini söylemeye meyilli olan, bilmediklerini de söyler.

Sessizlik, itiraf dinleyenin erdemidir.
Sessizlik düşüncelerin mayalanmasıdır.

Aklını küçük meselelerle meşgul edenin, büyük düşünceler için kapasitesi yok demektir.

Taklit yaratıcılığın göz boyayan bozulmuşluğudur.

Şaka, insanı çoğu kez başka yoldan ulaşamayacağı hakikate taşıyan şeydir.

Gözüpeklik, aptallığın kılavuzudur.

Zihni bazı güçlü tutkuların otoritesinden daha iyi düzene sokabilen başka bir şey yoktur.

Bilge olan, hayalini kurduğu şeyi arar; peşinden gideceği özel bir şeyi olmayan için her şey tatsız ve usandırıcıdır.

Şu tek düşünceli adamlardan nefret ediyorum!

Aşk, dar düşüncenin ürünüdür.

Başka hiçbir şeyin, aşkın olduğu kadar çok adı yoktur; o halde aşk dediğimiz şey, ya kendini tanıyamayacak kadar aptal ya da maskenin ardına gizleyecek kadar sahtedir.

En kötü yalnızlık, gerçek dostluklardan mahrum olmaktır.

İntikam bir tür vahşi adalettir.

Şiddetin intikamını şiddetle alan kişi insana değil, yasaya karşı suç işlemiştir.

Yasalar çoğu kez uyuduğu için, kişisel intikamın yaydığı korku faydalıdır.

Bir gün Demosthenes'e sorulmuş: "Bir konuşmacı için en önemli şey nedir?" "Konuşma tarzı" diye cevaplamış. "İkincisi nedir?" "O da konuşma tarzı." "Üçüncüsü nedir?" O yine "konuşma tarzı" demiş.

Ele geçirmekte acele ettiğimiz şeylerin ancak gölgesini yakalayabiliriz.

Güvensizlik bilgeliğin sinirleri, şüphe ise eklemleri için ilaçtır.

En kötü tiran yasaya işkence edendir.

Şüphe zayıf inancı gevşetir, sağlam inancı güçlendirir.

Herkesin aslında kendini aradığını görmüyor musun? Sadece seven kişi kendini bulur.



Doğruluk, bu aralar üzücü derecede nadir bulunuyor. Black Mirror

Doğruluk, bu aralar üzücü derecede nadir bulunuyor.

Bir şeyden şüphelendiğinde gerçeğin su yüzüne çıkması her zaman iyidir. Çürük bir dişinin olup da dilinle uğraşıp çürüğü çıkartmak gibi bir şey.

İlişkiler tiyatroya gitmek gibidir. Aslında ücreti öderken tüm geceyi mahvetmek üzeresindir. Birisi "İyi vakit geçirdiniz mi?" diye sorduğunda ikiniz de, "Evet, mükemmeldi." dersiniz. Sorun ödediğiniz ücretten daha da beterdir. "Evet, çok sevdik." şeklinde devam eder. "Birlikte olmaktan zevk duyuyoruz ve diğerleri bizi bağlamıyor." "Hayatınız boyunca tüm isteklerinizi paylaşabileceğiniz birisinin olması, mükemmel."

Gerçekler bazen dandiktir.

Hafızamızın çoğu aslında gereksiz şeylerle doludur.

Doğru olmayan her şey yalan değildir.

Televizyondaki bu yetenek şovuna çıkmadan önce bir konuşma hazırlamadım. Kelimeleri planlamadım. Denemedim bile. Biliyordum ki buraya çıkmalı, dikilmeli ve beni dinlemenizi sağlamalıydım. Gerçekten dinlemenizi; diğer zamanlarda yaptığınız gibi dinliyormuş gibi bir tavır takınmanızı değil. Yüzlerinizde hissettiğinizi görmek istedim. Bir tavır takınıp sahneye yöneltiyorsunuz ve biz de laylaylom, şarkı söyleyip dans ediyor, etrafta yuvarlanıyoruz. Sizin burada gördükleriniz  insan değil. Burada insanları değil otları görüyorsunuz. Ot ne kadar sahteyse o kadar seviyorsunuz. Çünkü sahte otlar artık işe yarayan tek şey. Midemizin kaldırabildiği tek şey onlar. Aslında tek şey değil. Gerçek acı ve gerçek ahlaksızlığı da kaldırabiliyoruz. Şişman bir adamı kızağa geçirip deli gibi güleriz. Çünkü bunu hak ettik. Biz çalışırken o kaytardı. Haydi ona gülelim! Çaresizlikten, aklımızı öylesine kaybettik ki daha iyisini düşünemiyoruz. Bildiğimiz her şey sahte ot yığını ve bok satın almak. Birbirimizle böyle konuşuyoruz; kendimizi, bok satın alarak ifade ediyoruz. Ne? Bir hayalim mi var? En büyük hayalimiz, var olmayan avatarımız için yeni bir uygulama almak! O, orada bile değil! Var olmayan şeyler satın alıyoruz. Bize gerçek, bedava ve evet? Bu bizi mahvederdi. Böyle bir şey için çok uyuşuğuz. Boğulabilirdik bile. Şaşılacak derecede çok şeye dayanabiliyoruz. Bir mucize yakaladığınızda, onu küçük küçük parçalara ayırarak dağıtıyorsunuz. Ondan sonra da onu büyütüp, paketleyip 10 bin filtreden geçiriyorsunuz. Ta ki bir dizi anlamsız ışık haline gelene kadar. O sırada biz de gece gündüz bisiklete biniyor, nereye gidiyoruz? Ne için güç üretiyoruz? Hepsi küçücük hücreler ve ekranlar, daha büyük hücreler ve daha büyük ekranlar ve sikeyim sizi! Diyeceğim bu, siktirin gidin. Orada oturup yavaşça işleri kötüleştirdiğiniz için sikeyim sizi. Spot ışıklarınızı da sizi de o kibirli yüzlerinizi de sikeyim. Benim yakınlaştığım bir şeyin sizce hiçbir anlamı olmadığı için hepinizi sikeyim. Onu alıp batağa sokup, kemiklerine kadar çökertip bir şakaya çevirdiğiniz için. Milyonlarca şakanın arasında bir şakaya daha. Var olduğunuz için sikeyim sizi. Kendim için, bizim için, herkes için sikeyim sizi. Sikeyim sizi!

Herkesin bir zayıflığı vardır.

Bizim politikacılara ihtiyacımız yok; hepimizin iPhone'ları ve bilgisayarları var, değil mi? Yani, verilmesi gereken herhangi bir kararda, kuralda, çevrimiçi yayınlarız işte. İnsanların kabul etme veya etmeme oylaması yapmasına izin veririz; çoğunluk kazanır. Demokrasi budur. Gerçek bir demokrasi budur.

Dürüstlük acımasızdır.

Bugünlerde bir dönüm noktası yakalamak çok zor ama olduğu zaman, şahane oluyor.


26 Ekim 2013 Cumartesi

Her neyse...

Rivayet şudur ki; Özdemir Asaf, hoşlandığı bir kadına açılmak ister.. Kadına bütün güzellikleri sıralar, Türkiye için İstanbul'un, İstanbul için gecenin, gece içinde yürümenin, yürürken de düşünmenin ne kadar güzel ve önemli olduğunu anlatmaya çalışır. Fakat sözü o kadar evirip çevirmesine rağmen bir türlü kadına getiremez ve kendisi için onun da bu kadar önemli olduğunu söyleyemez. Sonunda "her neyse" deyip kalkar masadan, geriye şu mısralar kalır:

''Türkiye’de istanbul ne ise
İstanbul’da gece ne ise
Gecede yürümek ne ise
Yürürken düşünmek ne ise
Seni unutamamacasına düşünmek ne ise
Unutamamanın anlamı ne ise
Seni sevmek ne ise
Saklayayım mı yok söyleyeyim derken
Birden aşka düşmek ne ise.
Her neyse...''

19 Ekim 2013 Cumartesi

18 Ekim 2013 Cuma

Kamyonlar kavun taşır ve ben Boyuna onu düşünürdüm



İSTANBUL

Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Niksar'da evimizdeyken
Küçük bir serçe kadar hürdüm.

Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Mevsimler ne çabuk geçiverdi
Unutmak, unutmak, unutmak.

Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Yine kamyonlar kavun taşır
Fakat içimde şarkı bitti.

Cahit Külebi
 
 


19 Eylül 2013 Perşembe

Daha ne kadar büyüyeceğiz?

 Sahi dostum daha ne kadar büyüyeceğiz? Büyümeye devam edersek kanser oluruz. Hem daha ne kadar bilip daha ne kadar yanılacağız? Kaç kişiyi daha tüttüreceğiz filitrenin altından, bilmiyorum. Her neyse. Burada dostum Metin'in varlığını kutluyorduk, doğum gününü değil. Doğum günlerini sevmeyiz biz. Zaten Metin'in doğum gününden bir hafta sonra gerçekleşti bu kutlama :)



17 Eylül 2013 Salı

Mühürlenmiş Zaman



Aleksander Blok, “Şair, kargaşadan uyum yaratır” demiştir. Puşkin, şairi peygamberlik yeteneğiyle donatır…

Sanatsal görüntü daima, birinin yerine ötekini, büyüğün yerine küçüğü geçiren bir göstergedir. Canlıdan söz etmek isteyen sanatçı ölüden bahseder, sonsuz hakkında konuşabilmek için sınırlı olanı sunar… Bir yedek! Sonsuzu maddeleştirmek mümkün değildir, ancak onun yanılsaması, görüntüsü yaratılabilir.

Bence, çağımızın en üzücü özelliği, sıradan insanın bugün, güzeli ve gerçeği olmayanı yansıtmakla ilgili olan her şeyden koparılmış olmasıdır. “Tüketicilere” göre biçilmiş günümüz kitle kültürü –bir protezler medeniyeti- ruhları sakatlıyor; insanın kendi varlığıyla ilgili en temel soruları sormasını, bir ruhsal varlık olarak kendisinin bilincine varmasını giderek artan bir şekilde engelliyor. Ama bir sanatçı, gerçeğin sersine kulaklarını tıkamamalıdır, tıkayamaz, çünkü ancak ve ancak bu çağrı, yaratıcı iradesini belirleyecek ve disiplin altına alacaktır. Sanatçı ancak bu sayede inancını başkalarına da aktarabilme yeteneğine kavuşacaktır. Bu inanca sahip olmayan bir sanatçı ise doğuştan kör bir ressama benzer.



Her doğal organizma gibi sanat da birbiriyle çelişen öğelerin mücadelesi sonucu yaşar ve gelişir. Zıtlıklar burada iç içe geçer, yani bir anlamda düşünceyi sonsuza dek tekrarlar.

1848 yılında Gogol, Şukovski’ye şu satırları yazmıştı:
“… vaaz vererek öğretmek benim işim değil, sanat zaten başlı başına bir öğrenme süreci. Benim işim, yaşayan görüntüler aracılığıyla konuşmaktır, yargılar aracılığıyla değil. Hayatı, hayat olarak ele almalı ve asla ucuzlatmamalıyım.”

İnsanoğlu, dört bin yıldır hiçbir şey öğrenemediğini yeterince göstermedi mi?

Sanatın deneyimlerini, sanatta ifade edilen idealleri hakikaten benimseme yeteneğimiz olsaydı, hiç şüphesiz, çok daha iyi insanlar olurduk.

Sanatın büyüklüğü ve iki anlamlığı, “Dikkat! Radyoaktivite! Hayati Tehlike!” diye uyarı levhaları astığı yerlerde bile herhangi bir şey ispatlamaya, açıklamaya ya da cevaplamaya çalışmamasında yatar. Sanatın etkisi, töresel ve ahlaksal sarsıntılarla yakından ilgilidir. Kim sanatın duygusal tezlerinden etkilenmez, onlara inanmazsa o, radyoaktif bir hastalığa –bilinçsizce ve hiç farkına bile varmadan- yakalanma tehlikesiyle karşı karşıyadır… Hem de, dünyanın üç balinanın sırtına yerleştirilmiş bir tepsi olduğuna inanan insanların geniş yüzünde beliren o aptal, huzurdolu tebessümle…

Leo Tolstoy, 21 Mart 1885’de, günlüğüne son derece isabetle şu satırları kaydetmişti: “Politika sanatı dışlar, çünkü hedefine varmak için tek taraflı olmak zorundadır.”

Genel dünya görüşüne uymadı diye bir şeyi “başarısız” addetmek acaba ne dereceye kadar doğrudur. Bir dahi özgür değildir. Thomas Mann, bir keresinde şöyle bir söz sarf etmişti: Özgür olan, yalnızca kayırsızlıktır. Kişilik sahibi olan özgür değildir, aksine kendi damgasının izini taşımak, gereklerine uymak ve esiri olmak zorundadır



Stavrogin: “…Apocalyps’te melek, bundan bçyle zamanın olmayacağını ilan eder.”

Krillov: “Biliyorum. Orada bu, yoruma yer bırakmayacak açıklıkta yer almış. Bütün insanlar mutluluğa kavutçuğunda zaman da ortadan kalkacak, çünkü artık gerekmeyecek… Çok doğru bir düşünce.

Stavrogin: “Peki ama zamanı nereye saklayacaklar?”

Krillov: “Hiçbir yere. Zaman bir eşya mı, hayır, yalnızca bir düşünce. Zihinlerinden silinip gidecek.”

Zaman, “ben”imizin varlığına bağlı bir koşuldur. Zaman bizi besleyen bir atmosferdir. Varlık ve varlık koşulları arasındaki bağ kopunca kişi ve onunla birlikte kişisel zaman ölünce, zaman da ölür.

Ahlaksal bir varlık olarak insan, öyle bir anımsama yeteneğiyle donatılmıştır ki kendi sınırlarının farkına yine kendisi varır. Anılar bizi saldırılara açık, acı çekmeye hazır kılar.

Bir insan, yaşadığı zaman süresince kendini gerçek peşinde koşma yeteneği olan ahlaksal bir varlık olarak kavrama olanağına sahiptir. Zaman, insana varilmiş hem tatlı hem de acı bir armağandır. Yaşam, varolmak için kendine koyduğu hedeflere uygun bir geliştirmesi için insana tanınmış bir süreden başka bir şey  değildir ve insan bu gelişimi gerçekleştirmek zorundadır. Yaşamımızın sıkıştırıldığı o acımasız derecede dar çerçeve, bizim kendimize ve diğer insanlara olan sorumluluğumuzu açıkça gözler önüne serer. İnsanın vicdanı da zamana bağlıdır ve yalnız onunla varolur.

Geçmiş, bir anlamda içinde yaşanılan zamandan çok daha gerçektir, en azından çok daha dayanıklı, çok daha süreklidir. Şimdiki zaman akıpgider, kaybolur, parmaklarımızın arasından kum gibi kayar. Maddi ağırlığına ancak anılarla kavuşur.



20. yüzyılda insanın toplumsal olaylara katılma oranı görülmedik derecede, neredeyse ölçülemeyecek derecede yükseldi: Sanayi, bilim, ekonomi ve diğer pek çok hayat alanı insanı, sürekli bir biçimde çaba sarf etmeye, yorulmak bilmeksizin dikkatini bir noktada yoğunlaştırmaya zorlamaktadır, yani her şeyden önce insandan zamanını çalmaktadır.

20. yüzyılın ikinci yarısında sanat her türlü gizemini kaybetmiştir. Günümüzün sanatçısı, tam bir kabul görmek istiyor, hem de hemen, manevi başarıların anında paraya çevrilmesini istiyor. Zavallı Franz Kafka! Yaşadığı sürece hiçbir eseri basılmayan ve vasiyetnamesinde bütün metinlerinin yakılmasını talep eden Kafka’nın dramı ne kadar sarsıcı! Bu açıdan bakıldığında Kafka, ahlaken modası geçmiş bir dönemin parçasıydı. Zaten bu yüzden de Kafka bu kadar acı çekti, çünkü zamanına “ayak uydurmasını” bilemedi.



Kadının güzel yada çirkin, cana yakın ya da sıkıcı olup olmadığı konusunda bile kesin bir şey söylemek mümkün değil. Kadın insanı aynı anda hem çekiyor hem de itiyor, hem açıklanamaz bir güzelliği içinde barındırıyor hem de insanı ürküten, sessiz bir şeytanlığı. İnsana hiç de romantik anlamda çekici gelmeyen şeytanca şeyleri… Olumsuz işaretli bir büyüyü, neredeyse kokuşmuş ama gene de olağanüstü güzel bir büyüyü…




Tek öğrenilemeyen şey bağımsız olmak, saygın bir biçimde düşünebilmektir. Tıpkı kişilik sahibi olmanın da öğrenilemeyeceği gibi…

İnsan çok önemli şeyler hakkında konuşmaya başladı mı, söylediği ve savunduğu şeylere gösterilen tepkilerden çok etkileniyor. Ne pahasına olursa olsun anlaşılamamaktan korunmak istiyor.

Bir sanatçının düşüncesi benliğinin en gizli kalmış derinliklerinde bir yerlerde oluşur. Dışsal, “maddi” bir tasarımla asla belirlenemez; sanatçının ruhu ve vicdanıyla bağıntılı, sanatçının genel yaşam görüşünün bir ürünüdür. Aksi takdirde tasarıları daha başından sanatsal açıdan boş ve verimsiz kalmaya mahkumdur. Tabii insan mesleki açıdan sinema ya da edebiyatla
ilgilenebilir ve gene de sanatçı sıfatı taşıyamaz, yalnızca yabancı düşüncelerin uygulayıcısı olur, işte o kadar.


İnsana adeta dışarıdan dayatılan bu bilgiye ulaşma gayreti kendince oldukça dramatiktir, çünkü huzursuzluk ve mahrumiyet, acı ve hayal kırıklığı eşliğinde gelişir her şey: Son gerçeğe varmak imkansızdır. Buna ek olarak, insana bir de vicdan verilmiştir. İnsan, davranışlarında ahlak yasalarıyla çelişkiye düştüğü an vicdanının eziyeti başlar. Buna göre vicdanın olması da bir anlamda trajik bir olaydır.
 


16 Eylül 2013 Pazartesi

Eylül toparlandı gitti işte





ACIYOR 

Mutsuzlukdan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun
Sevgim acıyor

Biz giz dolu bir şey yaşadık
Onlarda orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sanarak

En başta mutsuzluk elbet
Kasaba meyhanesi gibi 
Kahkahası gün ışığına vurup da
öteden beri yansımayan
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
Öbürünün bir kadından aldığı verem
Bütün işhanlarının tarihçesi
sevgim acıyor

Yazık sevgime diyor birisi 
Güzel gözlü bir çocuğun bile 
O kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorum
sevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar

Tavrım bir çok şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
İlkbahar geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse 

Eylül toparlandı gitti işte 
Ekim filanda gider bu gidişle 
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar 


Turgut UYAR



13 Eylül 2013 Cuma

Tüm ölülerin şerefine




tüm ölülerin şerefine..
ölü ruhlarınızın,
ölü anılarınızın,
ölü insanlarınızın,
ölü insanlığınızın...
şerefine


Seni mutlu edeyim mi






Bundan böyle morali bozuk dostlarıma bu sahneyi izleteceğim. Ne de olsa ister istemez üzerindeki ölü toprağı atacaktır.


‘insan yaşayamaz
içinde bir ölüyle
onu fırlatıp atmak
tıpkı çürük bir meyve gibi
ya da bulaşıp ölülüğüne
ölmek gerekir , salıp kendini..’
ALAIDE FOPPA
Video Deliverance filminden 





10 Eylül 2013 Salı

Kara Yılan İnliyor - Black Snake Moan

 
Filmin ismini aldığı 1927 yılına ait şarkı.


 



Son House 


Sadece bir tür Blues vardır ve o bu Blues genelde erkek ve kadın arasındaki aşkı anlatan türdür ve aşk bir süre önce söylediğim şu  şarkılardan birinde söylediğim gibidir. İçinde bir cümle vardı. Aşk tüm kusurları kapatır, diyordu. Sana hiç yapmak istemediği şeyleri yaptırır.  Aşk bazen kendini mutsuz ve üzgün hissetmene sebep olur. Ben burada Blues’dan bahsediyorum. Diğer saçmalıklardan bahsetmiyorum. Ve konusu her zaman erkek ve kadındır. İki insanın birbirini sevmesi gerekirken biri ya da diğeri, diğerini her zaman aşk konusunda aldatır.




Bazen böyle bir Blues birbirinizi öldürmenize bile sebep olur. Yani bu tür bir sevginin size her şeyi yaptırmanızın sebebi burada kalbinizde olmasıdır. Blues kalbinizde başlar.


11 Ağustos 2013 Pazar

Bu sevinçli, akıllı uslu insan sesleri arasında yalnızım.



Bu sevinçli, akıllı uslu insan sesleri arasında yalnızım. Bütün bu adamlar, vakitlerini dertleşmekle, aynı fikirde olduklarını anlayıp mutluluk duymakla geçiriyorlar. Aynı şeyleri hep birlikte düşünmeye ne kadar önem veriyorlar! Bakışı içe dönük, balık gözlü, kimsenin kendisiyle uyuşamadığı adamlardan biri aralarına karışmayagörsün, suratları hemen değişir.

İnsan yalnız yaşayınca bir şey anlatmanın bile ne olduğunu unutuyor: Dostlarla birlikte inanılabilir şeyler de ortadan kayboluyor. Olaylar da öyle. İnsan onlara da aldırmaz oluyor. Bir bakıyorsunuz konuşan insanlar çıkıyor ortaya, bir bakıyorsunuz çekip gidiyorlar. Başını sonunu duymadığınız hikayelere dalıyorsunuz. Duyduğunuzu anlatın deseler kötü tanıklık edersiniz.

Birbirimizi sevdiğimiz sürece, en önemsiz yaşantılarımızın, en hafif acılarımızın bile bizden koparak geride kalmasına göz yummamıştık. Sesleri, kokuları, gün ışığının küçük ayrıntılarını, hatta birbirimize açıklamadığımız düşüncelerimizi bile alıp götürmüştük. Bütün bunlar canlılıklarını yitirmemişler, bugün bile bize acı ya da sevinç vermişlerdi. Tek bir hatıra bile yok. Söndürülmez ve yakıcı bir aşk. Geriye çekilmek, gölgeye ya da bir kuytuya sığınmak elden gelmiyor. Üç yıl tek bir an gibi duruyor. Anny'le bu yüzden ayrılmıştık.

Yaşarken başımızdan hiçbir şey geçmez. Dekorlar değişir, kişiler girer çıkar yalnızca. Başlangıçlar da yoktur; günler anlamsız bir biçimde birbirine eklenir durur; sonu gelmez, yeknesak bir ekleniştir bu.

Ben geçmişimi nerede saklayacağım? Geçmişinizi cebinizde saklayamazsınız. Onu koyacak bir evimiz olmalı. Gövdemden başka şeyim yok. Yapayalnız bir adam, yalnız gövdesiyle hatıraları durdurup saklayamaz. Hatıralar üzerinden geçip gider onun. Ama yakınmamalıyım. Çünkü hür olmaktan başka şey istememiştim.


Jean-Paul Sartre 

28 Temmuz 2013 Pazar

Gider ayak

Yaşlandıkça küfretme özelliğim ön plana çıkıyor, ferahlatıyor beni.. Giderayak herkese küfredeyim diyorum!
Ara GÜLER

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Ferit Edgü - Devam*



Gecenin tam yarısı 
için bir geceyarısı
kitabı.

Niçin konuşmaya başlıyorum? Niçin konuşmaya başlıyorum – susmuşken? Bir kez olsun susmuşken. Her zaman için susmuşken. Bir kez daha ağzımı açmamaya karar-



Niçin yeniden?



Ansıdığım bir şey mi var? Söylemek istediğim bir şey mi var? Söylemek gereğini duyduğum bir şey mi var? Hayır. Öyleyse? Öyleyse niçin konuşmak? Niçin konuşmaya yeniden başlamak? Niçin konuşmanın gereğini duymak?



Gelen biri mi var? Rahatsız eden(beni, yani düzenimi, yani sessizliğimi) biri mi var? Hayır. Sanmıyorum. Öyleyse niçin sözcükler? Niçin aramak? Bir kez daha. Neyi? Hem neyi? Bir kez daha. Niçin? Hem niçin? Nasıl paslanmış dili kullanmaya çalışmak Hiçbir zaman susamayacak (mutlak) mıyım? Hiçbir zaman susmam sürdüremeyecek miyim? Bilmiyorum. Hiçbir zaman…? Bilmiyorum, dedim.



Nasıl devam? Bütün yaşamım boyunca bildiğim bu, karşılaştığım bu, kendi kendime söylediğim bu, başkalarının bana söylediği bu: Devam! Devam! Evet, Devam! Ama nasıl başlamak? Nerden başlamak? Sonra devam. Sonra, nasıl devam etmek? (bitirmeyi düşünen yok) Ama başlamak. Ama devam etmek.




Deniz denizi siliyor. İnsan İnsanı. Böyle bu. İnsan insanı silemeyecek(yorgunluk?bıkkınlık?) Böyle bu. İşte o zaman… İşte o gün bitecek. Ve başka bir şey – ne,adlandıramıyor şu anda. Sona erecek. Bir gün. Tümü. Bir yaz günü. Güzelim bir yaz günü-


Dostum Metin sayesinde okuduğum kitap.









7 Temmuz 2013 Pazar

Thomas Bernhard Beton

İnsanlar zihni izleyip ele geçirmek,onu mahvetmek için buradalar, kafanın zihinsel bir çabaya hazır olduğunu hissediyor ve bu zihinsel çabayı henüz filizlenirken boğmak için yolculuğa çıkıyorlar.

Anne baba ufak bir çocuk yapar ve böylece dünyaya bir canavar kazandırırlar.

Kulak kabartıyor, ama bir şey duymuyordum. Evin çevresinde komşu evleri olduğu halde hiçbir şey duyulmuyordu. Sanki şu dakikada her şey ölmüştü. Bu durum birden hoşuma gitti ve onu mümkün olduğu kadar uzatmayı denedim. Dakikalarca bu durumu uzatıp, çevremdeki her şeyin kesinkes ölmüş olduğu tahayyülünün tadını çıkarttım.

Ortaya çıkmış ve işimi ve sonuçta da beni nerdeyse mahvetmişti. Kadınlar ortaya çıkar ve birine yapışıp onu mahvederler. Ama onu çağıran ben değil miydim?

Gerçek zaten her zaman en korkunç olan şey, ama gene de yalana, kendi kendini aldatmaya dayanacağına gerçeğe dayanmak her zaman daha iyi.

Bizim gibiler bir yandan yalnız kalamazlar, öte yandan da bir topluluğa dayanamazlar, bizi ölesiye sıkan erkek topluluğuna dayanamaz, ama kadın topluluğuna da dayanamazlar, erkek topluluklarını ben bırakalı onlarca yıl oldu, çünkü hiçbir şey vermez, kadın topluluğu ise kısa süre sonra sinirime dokunur.

Bugün gene kafama dank etti; birine gereksinimimiz var mı yoksa gereksinimimiz yok mu hiç bilemeyiz ya da aynı zamanda birine gereksinimimiz var mı yok mu ve hiçbir zaman gerçekte neye gereksinimimiz olduğunu asla bilmediğimiz için mutsuzuzdur.

Düşünceyi duyurmak suçların en zararlısıdır ve ben bu en zararlı suçu birçok kez işlemekten kaçınmadım.

İyi dünya denilen dünya bütünüyle ikiyüzlü, bunun tersini ilan eden ve hatta buna inananlar ise rafine bir insanteper ya da affedilemez bir ahmak. Bugün biz yüzde doksan bu insanteperler ve yüzde on affedilemez ahmaklarla uğraşmaktayız. Ne birine ne de ötekine yardım edilebilir.

Dünya her şeyi karşılayacak kadar zengindir gerçekten, ama bunu dünyayı yöneten politikacılar tamamen bilinçli olarak engelliyorlar. Yardım çığlıkları atıyorlar ve her gün milyarları silah için harcıyorlar ve utanmıyorlar.

Kitle köpekten yana, çünkü kendileriyle yalnız kalma çabasını görmek istemiyor.

Vaktiyle bu insanlar hakkında gerçekten düşünürüz ve birden onlardan nefret ederiz, onlardan nefret etmek dışında başka türlü davranamayız ve onları uzaklaştırırız ya da tersine bir anda biz onları tam anlamıyla gördüğümüz için, onlardan uzaklaşmak zorunda kalırız ya da tersi.

Ne kadar çok hüzünle karşılaşıyoruz, dedim kendi kendime, eğer görebiliyorsak, başkalarının hüznünü ve mutsuzluğunu görüyoruz.

Cümleler kafamızdayken, diye düşündüm, onları kağıda geçirmemizin garantisi yoktur. Cümleler bizi ürkütür, önce düşünce bizi ürkütür, sonra cümle, sonra cümlenin yazmak istediğimizde muhtemelen artık kafamızda olmayışı.

Bir konuya takılırız ve yıllarca ona takılı kalırız. Onlarca yıl ve bu konunun her durumda bize baskı yapmasına izin veririz. Yeterince erken başlamadığımız için ya da yeterince erken başladığımız için. Zaman hepimizi mahvediyor, ne yaparsak yapalım.

Gerçekten de biz bizden daha mutsuz olan bir insanın yanında hemen düzeliyoruz. Ve hastalığımız, hem de ölümcül hastalığımız bile bir anlam taşımıyor.

Kendimizi biz yapmadık.



19 Haziran 2013 Çarşamba

Leviathan - Thomas Hobbes


 
Leviathan Latincede Civitas diye adlandırılan devlettir ve bu devlet insan ederi yapay bir yaratıktır. Tıpkı insana benzer ama ondan daha büyük ve daha güçlüdür, çünkü insanları korumak ve savunmak için yaratılmıştır. Bu insan yapısı yaratıkta üstün egemen güç onun ruhunu temsil eder, yargı, yürütme görevlerini yapan yargıçlar, memurlar ve diğer görevliler bu yaratığın hareket etmesini sağlayan yapay eklemleridir. Egemenlik kavramının içinde yer alan cezalandırma ve ödüllendirme mekanizması bu yaratığın sinir sistemini oluşturur.





Doğal Yaşama Dönemi

Eşit olan insanlar amaçlarına ulaşmada da eşit istek ve umut besleyeceklerdir. Bu nedenle aynı şeyi ele geçirmek isteyen iki insan, o şeye birlikte sahip olamayacaklarından birbirlerine düşman olacaklardır. Aynı amaç peşinde koşan insanlardan her biri diğerini ortadan kaldırmaya ya da ona hükmetmeye çalışacaktır. İnsanların hepsine ortak amaç ise, önce varlıklarını korumak ve sürdürmek ve ondan sonra da beğendikleri şeyleri ele geçirmektir. Bunun için iyi bir ürün alan, iyi bir şey üreten, iyi bir yere sahip olan her insanın karşısına, her zaman onun emeğinin ürünlerini almak, onu öldürmek isteyecek başkası ya da başkaları çıkacaktır. Ne var ki bu saldırganlar da ele geçirdikleri değerlere, ancak kendilerinden daha güçlü birinin gelip onu ellerinden alıncaya dek sahip olabilecektir.

İnsanlar arasındaki mücadeleyi Hobbes üç nedene bağlar: Rekabet, güvensizlik ve herkesten üstün olma tutkusudur bunlar.

Herkesin herkesle savaş halinde olduğu bir ortamda adaletten söz edilemez, çünkü böyle bir ortamda hiçbir şey adalete aykırı sayılmaz, adil olan ve olmayan ayrımı yoktur. Herkesin boyun eğeceği ortak bir iktidarın bulunmadığı yerde yasa yoktur, yasanın olmadığı yerde adil olan ve olmayan ayrımı yoktur. Şiddet, hile ve kurnazlık savaş halinin temel ilkeleri sayılır. Adalet insanın doğal yetenekleri arasında yer almaz, tek başına yaşayan bir insan için adalet bir anlam taşımaz, ancak toplum içinde yaşayan insan için adalet kavramı bir değer ve anlam taşır.

Sosyal Sözleşme

İnsanların aralarında yapacakları anlaşmanın koşulları doğal yasalar olarak belirlenir. Doğal yasa aklın bulduğu genel kurallardır ve doğal yasa insana yaşamını sürdürebilmesi ve korunabilmesi için yapması ve kaçınması gerekenleri gösterir.

Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma..

Siyasal Sözleşme

Hobbes, bir iktidarın toplumdaki tüm insanların bütün yetki ve güçlerini bir kişiye ya da bir meclise devretmeleriyle kurulacağını söyler. Bunun için de insanlar aralarında şöyle bir sözleşme yapacaklardır: “Ben bu kişiye ya da meclise kendi kendimi yönetme hakkımı terk ediyorum, ancak sen de aynı kişi ya da meclis lehine hak ve yetkilerini terk edeceksin.”

Egemen güç yapılan sözleşmeye taraf olmadığı için, sözleşme hükümlerine aykırı hareket etmesi söz konusu olamayacağı gibi, hiçbir koşulda da bağlı değildidir; bu nedenle sözleşmeye aykırı hareket ettiği ya da  öngörülen bir koşula uymadığı gerekçesiyle devletin egemen gücün emirlerine uyulmaması düşünülemez.

Egemen gücün haksız davrandığından, adalete aykırı hareket ettiğinden yakınılamaz ve bu yolda bir iddia ileri sürülemez, insanlar kendi iradeleri ile tüm hak ve yetkilerini devrettikleri kişinin ya da meclisin iradesine uymayı kabul etmişlerdir. Onun adile dediğini adil, iyi ve doğru dediğini de iyi ve doğru kabul etmeyi kararlaştırmışlardır. Bu nedenle egemen gücün sahibinin cezalandırması ya da öldürülmesi söz konusu dahi edilemez.

Hukukun tek bir kaynağı vardır, o da egemen gücün iradesidir. İnsanlar barış ve güvenlik için yapay yaratık devleti yaratmakla kalmamışlar, aynı zamanda yasa denen yapay zincirleri de yaratmışlardır ve yaptıkları anlaşmayla bu zincirin bir ucu egemen kişinin ya da meclisin dudaklarına, diğer ucunu da kendi kulaklarına bağlamışlardır. Kuşkusuz yasaların hedefi insanların tüm davranışlarını kısıtlamak değildir, onların birbirlerine kötülük yapmalarını önlemektir, yasa izlenecek yolu gösterir, yoksa tüm yolları tıkamaz.

Özgürlük, insanların davranışlarını kısıtlayan dış engellerin bulunmasıdır. Özgür insan da zeka ve gücünün elverdiği ölçüde dilediğini yapan kişidir. Yasa insanın davranışlarını sınırladığına göre, devlet düzeni içinde kişinin ancak yasanın yasaklamadığı şeyleri yapmak ve yalnızca onları yapmak özgürlüğü vardır.

Devletin Görevi

Egemen gücün toplumun mutluluğu için yerine getireceği bir görevi “iyi yasa”lar yapmak olacaktır. İyi yasa ise, “halkın iyiliği için gerekli olan yasadır.” Yasalar kolay anlaşılır; açık ve seçik ifadeli olmalıdır.


Egemen gücün görevlerinden biri de iyi danışmanlar seçmesi ve işlenen suçun ağırlığına göre ceza vermesidir.

5 Haziran 2013 Çarşamba

Düşünen Adam


Heykeli tımarhaneye, kendisi hapishaneye konulan bir ülkede "Düşünen Adam" nasıl yetişsin? 
Mehmed Selahaddin Şimşek

31 Mayıs 2013 Cuma

Ruhun bütün dünyadır. Sıddhartha-Hermann Hesse



Ruhun bütün dünyadır

Kişi kaynağı kendi Ben’inde bulabilmeli, ona sahip olmalıydı. Bunun dışındaki her yol bir avuntu, bir sapma, bir yanılgı idi.

Alışveriş yapan iş adamları, ava giden prensler gördü. Ölülerine ağlayan yaslılar, vücutlarını veren fahişeler, hastalara bakan doktorlar gördü. Tohum atma gününü seçen rahipler, sevişen aşıklar, çocuğunu yatıştıran anneler gördü. Hiç biri, bunların hiçbiri bir göz atmaya değer şeyler değildi; her şey yalandı, her şey fesat kokuyordu; bunların hepsi duyuların aldanması, mutluluk ve güzelliğin sadece bir görüntüsü idi. Hepsinin yazgısı çürümekti. Dünyanın asıl tadı acı idi. Yaşam acı çekmekti.

Bir kimse öğrenmek istediği bir şeyi okurken harflerden ve noktalama işaretlerinden nefret etmezi onlara görüntüler, rastlantı sonucu karşımıza çıkmış şeyler diyemez, onları okur, inceler, harf harf sever onları.

İnsan aşkı dilenebilir, satın alabilir, aşk ona armağan edilmiş olur, ya da aşkı sokaklarda bulmuş olabilir, fakat aşk hiçbir zaman çalınamaz.

İnsanların çoğunun çocuk gibi ya da hayvan gibi bir yaşam sürdüklerini görüyor, onları hem seviyor hem de onlardan nefret ediyordu. Kendisi için en önemsiz en değmeyecek şeyler için onların kendilerini tükettiklerini, acı çektiklerini, yaşlanıp kocadıklarını görüyordu; bunlar para, küçük zevkler, ün gibi şeylerdi.

Unutuşu, hareketsizliği, ölümü arzuluyordu. Keşke ona bir yıldırım çarpsaydı! Bir kaplan gelip onu yeseydi! Ona her şeyi unutturacak, onu hiç uyanmamasına uyutacak bir yabanıl ot, bir zehir olsaydı!

 Siddhartha, Hermann Hesse, Yankı Yayınları, 1973

28 Mayıs 2013 Salı

Mekkeye Giden Yol - Muhammed Esad (Leopord Weiss)




Hayatı korumak öyle zor ki… O her zaman Allah’ın bir lütfudur., şaşkınlık veren bir hazinedir.

Arabistan’daki telakkiye göre, kahvenin iyi olması için o “ölüm gibi acı, kadın gibi sıcak” olmalıdır.

Anladım ki artık, manevi cepheye hitap eden gerçek bir tanrı fikri yoktur. Her şey konfordan ibaret. Şüphesiz dini nizamı düşünen ve ahlak inançlarını, medeniyetin ruhuyla uzlaştırmak için ümitsiz bir gayret sarf edenler vardı.

Hayatımız ne derece şaşkın ve bedbaht bir hale gelmişti. Birbirine şiddetli bir kin besleyen bu insanlar arasında gerçek birlik hiç yok gibiydi. Toplulukta ve milletçe her yerde histerik bir ısrar vardı. İçgüdülerimizden ne kadar uzaklaşmıştık. Ruhlarımız ne derece yavanlaşmış, daralmıştı.

İnanç eksikliği veya daha çok inanamamak, zamanımızın en esaslı hastalığıdır.

Bir daha aramızdan bir Beethoven, bir Rembrandt çıkmayacak. Bunun yerine, şimdiki gibi ümitsiz, karanlıkta körü körüne yürüyen “ifadenin yeni şekilleri” gibi cereyanları karşı fikirler ve titizlikle uydurulmuş prensipler arasında çırpınan acı doktrinleri göreceğiz.  Makinelerden ve gökleri tırmalayan soğuk binalardan ibaret medeniyetimiz, ruhlarımızın bu bozulan birliğini boş yere tamire uğraşıyor.


Garplının dünyası, tarihinin dünyasıdır. Ebediyen kazanmak, mesut oluş ve sonu gelmez kaybedişe giden bir dünya. Sükutun hazzı eksiktir, zaman bir düşman, daima şüphelerle gölgelenen bir düşmandır. Ve hal, hiçbir zaman ebediliğin akislerini taşımaz.

Karışıklık ve çırpınışlar içinde bir dünya: İşte batı dünyamız. Yakan, yıkan, kan döken bir dünya. Misli görülmemiş bir zorbalık, içtimai müesseselerin çökmesi, ideolojilerin çarpışması hayata çıkan yeni yollar uğrunda yapılan her yere yayılmış amansız bir kavga; işte zamanımızı karakterize eden vasıflar.

“ İlerdeki talebeleri görüyor musun?” diyordu “Onlar Hindistan’da bulunan kutsi ineklere benzer. İşittiğime göre, bu inekler caddede buldukları bütün basılı kağıtları yerlermiş.. Bunlar da asırlar boyunca yazılmış olan kitapların basılmış sayfalarını yutarlar. Hazmetmezler fakat, tıpkı inekler gibi. Kendilerini düşünmezler hiç, okur tekrarlar, okur tekrar ederler; onları dinleyen talebeler de okuyup tekrarlamayı öğrenir, nesiller boyu..

Şuna katiyetle emin oldum ki, Müslümanların çöküntüsü, İslamiyet’e inanmaktan değil, ondan uzaklaşmaktan ileri geliyor.

Arabistan’dan zuhur eden Peygamber (İLİM PEŞİNDE KOŞMANIN HER MÜSLÜMAN İÇİN MUKADDES OLDUĞUNU) açıklamış.

Kralların ve kilise asillerinin yıkanmayı kaba bir lüks saydıkları zamanlarda, en fakir müslümanın evinde bir hamam bulunurdu.

Hiç değişmeyen bir hayat: Dün, bugün ve yarın hep aynı.

Ve şimdi, körlüklerinin gururu içinde bu insanlar, medeniyetlerini dünyaya ışık ve saadet getireceğine inanıyorlar. 18 ve 19 uncu asırda hristiyanlığı cihana yaymayı düşündüler. Fakat şimdi bu dini ateş de söndü. Öyle ki, artık dine, teskin eden tali bir müzikten daha fazla kıymet vermiyorlar. O, sadece medeniyete refakat edebilir, fakat “hakiki” hayata tesir edemez. Çünkü onlara göre bütün beşeri meseleler; fabrika, laboratuar ve istatistik masalarında çözülebilir.

“Fakat benimle nasıl evlenebilirsin sen?” diye ısrar ediyordu. “26 yaşında yoksun şimdi. Bense 40 dan fazlayım. Düşün: Sen 30 a gelince ben 45 yaşına gireceğim. Sen kırk yalına girince de ihtiyar bir kadın olacağım.”
Güldüm. “Ne ziyanı var?” dedim. “Ben istikbali sensiz tasavvur edemiyorum.”
Sonunda mağlup oldu.

Kurana göre, Allah insandan körü körüne tabi olmayı istemez. Daha ziyade onun zekasına hitap eder. O, insanın kaderine ona şah damarından daha yakındır.


15 Mayıs 2013 Çarşamba

Türklere Yönelik Türkçe ve Yabancı Dillerde Ayrımcı Deyiş, Deyim ve Atasözleri

Abdulhamid Han üzerine Avrupa basınında çıkan karikatürlerden biri
"Türk'ün kara bahtına tüküreyim."(1)
Yabancı Dillerde:
  • "Anneciğim, Türkler geliyor." ("Mamma li Turchi"): Türkleri korkunç olarak gösteren ırkçı bir İtalyanca deyiş.
  • "Bir ite bir de Türk'e güvenilmez.": ("Keru i Turčinu nikad ne veruj"): Irkçı bir Sırpça deyiş.
  • "Bir Türk aptal değilse, o Türk değildir." ("Если турок не придурок – значит он не турок"): Türklere yönelik ırkçı bir Rusça deyiş.
  • "Bir Türk gibi bencil" ("Ljubomoran kao Turčin"): Daha çok yaşlı nesil tarafından kullanılan, dolayısıyla unutulmaya yüz tutmuş ırkçı bir Sırpça deyiş.
  • "Bir Türk vaftiz edildi!" ("Tgħammed Tork!"): Malta'da, az rastlanır bir olayı betimlemek için kullanılan ayrımcı bir deyiş.
  • "En iyi Türk, ölü Türk'tür.": ("Τουρκος καλος μονο νεκρος"): Kıbrıs Cumhuriyeti'nde askeri talim sırasında kullanılan ve 2008 yılında alınan bir kararla yasaklanan ırkçı bir deyiş. Türkiye'de Kürtlere karşı da dillendirilecek bu deyiş, ilk olarak, Amerika Birleşik Devletleri'nde George Armstrong Custer'ın generali Philip Sheridan tarafından 1868'de katlettiği Kızılderililer için söylenmiştir.
  • "Eşek Türk!" ("Tork-e khar"): İlk önce Osmanlı Türkleri, daha sonra İranlı Azerileri aşağılamak için kullanılan ırkçı bir Farsça deyiş.
  • "Gerçek bir Türk" ("C'est un vrai Turc"): Kaba ve acımasız insanları betimlemek için kullanılan ırkçı bir Fransızca deyiş.
  • "Neden ters bakıyorsun, Türk'ün domuz etine baktığı gibi?" ("Ի՞նչ ես թարս նայում, ոնց որ թուրքը խոզի մսին նայի"): Kötü kötü bakan kişiyi betimlemek için kullanılan ırkçı bir Ermenice deyiş.
  • "Onu eve alma, o bir Türk." ("لا تدع له في البيت وهو الترك"): Birisini hırsızlıkla itham ederken kullanılan ırkçı bir Arapça deyiş.
  • "(Öfkesinden) Türk oldu." ("Εγινε Τούρκος"):  Aşırı öfkelenen birini tanımlamak için kullanılan yaygın bir ırkçı Yunanca deyiş.
  • "Seni Türk!" ("Măi, turcule"): Cahil birini betimlemek için kullanılan ırkçı bir Rumence deyiş.
  • "Türk" ("Turk"): Flemenkçe'de "Türk" kelimesi, kirli, barbar ya da kana susamış anlamında kullanılabilmektedir.
  • "Türk" ("Turco"): İspanyolca'da "Türk" kelimesi, birini aşağılamak için kullanılabilmektedir.
  • "Türk" ("Tork"): Malta'da "Türk" kelimesi, doğası gereği korkulan ve istenmeyen kişiyi betimlemek için kullanılabilmektedir.
  • "Türk" ("турок"): Rusça'da "Türk" kelimesi, cahil birini betimlemek için kullanılabilmektedir.
  • "Türk" ("Turci"): Sırpça'da "Türk" kelimesi, kadınlara haksız ve eşit olmayan bir şekilde davranan geleneksel erkek tipini betimlemek için kullanılan ırkçı bir deyiştir. Günlük dildeki kullanım yaygınlığı az olsa da, hakaret etmek için kullanılan bu sözün anlamı taraflar tarafından açıklama gerektirmeden anlaşılabilmektedir. Bu noktada açıkça ırkçı olan durum, onaylanmayan bir davranış şeklinin belli bir ulusal kimlikle eşleştirilmesidir.
  • "Türk" ("Turoc"): Ukranyaca'da "Türk" kelimesi, Ruçca'da olduğu gibi, "aptal" kelimesinin eş anlamlısı şeklinde kullanılabilmektedir.
  • "Türk'e benzemek" ("eruit zien als een Turk"): Kirli ya da iğrenç anlamında kullanılan ırkçı bir Flemenkçe deyiş.
  • "Türk evi" ("թուրքի տուն"): Düzensiz ve kirli bir yeri betimlemek için kullanılan ırkçı bir Ermenice deyim.
  • "Türk gibi" ("à la turque"): Bir kişi ya da şeyle pervasız bir şekilde ilgilenme anlamına gelen ırkçı bir Fransızca deyiş.
  • "Türk gibi (araba) sürmek" ("rijden als een Turk", "Vozi kao Turčin"): Kötü araba kullanmak anlamına gelen ayrımcı bir Flemenkçe ve Sırpça deyim. Örneğin, ünlü bir Sırp müzik grubunun Batı'da gerçekleşen kötü şeyleri anlattığı "Batı'da Yeni Bir Şey Yok" ("Na Zapadu Ništa Novo") adlı parçasının sözleri arasında şu cümleye rastlanır: "Yorgun bir Türk araba kazasına neden oldu." ("Umımi Turčin izazvao sudar.")
  • "Türk gibi güçlü" ("Fort comme un Turc"): Türklere yönelik pozitif ayrımcı bir Fransızca deyiş. Miguel de Cervantes, 1605 yılında yayımlanan Don Kişot adlı eserinde, bu deyimi bir kadını betimlemek için şu şekilde kullanmıştır: "Yaklaşık on beş yaşında dedi Sancho, ama bir mızrak kadar uzun, bir Nisan sabahı kadar taze ve bir Türk gibi güçlü."(2)
  • "Türk gibi kara" ("Crn kao Turčin"): Her ne kadar günlük dilde hakaret etmek için kullanılmasa da, bu ırkçı Sırpça deyiş, ten rengi esmer olan insanlara yönelik olarak ve Balkanlar'daki beş yüzyıllık Osmanlı Devleti işgali döneminde sarışın olan Slav ırkının Türkler tarafından "kirletildiği" düşüncesi üzerinden dile getirilmektedir.
  • "Türk gibi küfretmek" ("Bestemmia come un Turco"): Irkçı bir İtalyanca deyim.
  • "Türk gibi mi görünüyorum?" ("هل أبدو مثل الترك"): Türklere yönelik ırkçı bir Arapça deyiş.
  • "Türk gibi pis kokmak" ("Puzza come un Turco"): Irkçı bir İtalyanca deyim.
  • "Türk gibi sigara içmek" ("puši kao Turčin / пуши ко Турчин", "Fumare come un Turco", "Fumer comme un Turc", "a fuma ca un turc", “Καπνιζει σαν Τουρκος”): Çok sigara içen birini betimlemek için kullanılan yaygın bir ırkçı Sırpça, İtalyanca, Fransızca, Rumence ve Yunanca deyim.
  • "Türk gibi sinirli olmak" ("Sint som en tyrker"): Türklere yönelik ırkçı bir Norveççe deyim.
  • "Türk ile dostluk yap, ama sopayı elinden bırakma, her an ısırabilir." ("Թուրքի հետ ընկերություն արա, բայց փայտը ձեռքիցդ բաց մի թող"): Türklerle dostluk kuran Ermenilere yönelik ırkçı Ermenilerin kullandığı, "Türk'ün dostluğu menfaatleri bitene kadardır, daha sonra zarar verir." anlamına gelen ırkçı bir Ermenice deyiş.
  • "Türk kafası" ("Tete de Turc"): "Günah keçisi" anlamına gelen pozitif ayrımcı bir Fransızca deyim.
  • "Türk mezarlığının yanından geçer gibi geç." ("Prolazi kao pored turskog groblja"): Söz konusu kişi ya da şeyin görmezden gelinmesi, ona kayıtsız kalınması gerektiği anlamına gelen ırkçı bir Sırpça deyiş.
  • "Türk müsün?" ("թուրք ե՞ս"): "Aptal mısın?" anlamında kullanılan ırkçı bir Ermenice deyiş.
  • "Türk müyüm?" ("Mela jien xi Tork, jew?"): Malta'da, bir gruptan dışlanıldığı zaman kullanılan ayrımcı bir deyiş.
  • "Türk, Türk kalıyor." ("Թուրքը թուրք է մնում"): "Türk değişmez, hep barbar kalır." anlamında kullanılan ırkçı bir Ermenice deyiş.
  • "türken": Büyük harfle başladığında "Türkler" anlamına gelen bu Almanca fiil, aldatmak anlamına gelmektedir.
  • "Türkler geliyor!" ("Die Türken kommen!"): Yakın bir tehlikeye işaret etmek için Avusturya'da kullanılan ayrımcı bir deyiş. Tarihi yüzyılları bulan bu ayrımcı deyişin özgün versiyonu: "Hava çoktan karardı, Türkler geliyor, Türkler geliyor!" ("Es ist schon dunkel. Türken kommen, Türken kommen!")
  • "Türkler nereye, küçük Mujo oraya!" ("Kud svi Turci, tu i mali Mujo"): Türklere ve Bosnalılara yönelik bu yaygın ayrımcı Sırpça deyiş, kendi başına düşünemeyen kişinin kalabalığı takip edeceği anlamında kullanılmaktadır. Bu deyişte kalabalık, Türkler üzerinden ifade edilirken aptal kimseyi betimleyen Mujo, Bosnalılarla ilgili şakalarda kullanılan yaygın bir isimdir.
Osmanlıca ve Türkçe:
  • "Beyaz Türk": Türkiye'nin büyük metropollerinin çeperlerine yığılan yoksul kitleler ve onların sahip oldukları kültürü, sınıfsal ve etno-politik anlamda aşağılayarak kendisini "ulusun asıl temsilcisi", "devletin sahibi", "gerçek Türk" olarak ilan eden seçkinci bir kesimin neo-liberalizmin yükselişe geçtiği 1980'ler sonrası kendilerini tanımlama ve "ötekileri" dışlama, hor görme söylemi. Son yıllarda ortaya çıkan bu sınıfsal ve etno-politik ırkçılık hakkında, Hamit Bozarslan şunları yazar: "Türkiye'de bundan birkaç yıl önce kendilerini "beyaz Türkler" olarak tanımlayan ve "devletin sahibi" olarak gösteren seçkinci bir kesim, kentleri "işgal etmiş olan" kitlelerin "millet değil illet" olduğunu söylemekten çekinmiyordu."(3)
  • "Bir Türk, dünyaya bedeldir.": 1930'larda, Türklük tanımlamasında ırka yapılan vurgu keskinleşti. 1931'de kurulan Türk Tarih Kurumu, Türklerin Orta Asya'dan gelen ve Hitit ve Sümerliler de dahil olmak üzere birçok medeniyetin kurucusu olan savaşçı (warrior) ve efendi (master) bir ulus olduğunu savunan Türk Tarih Tezi'ni ortaya attı. Benzer bir şekilde, 1932'de yılında kurulan Türk Dil Kurumu, Türkçe'nin bütün dillerin temelini oluşturduğunu savunan Güneş-Dil Teorisi'ni yayımladı.(4)
  • "Etrak-ı bî-idrak": "Anlayıştan yoksun, cahil Türk" anlamına gelen ve Osmanlı Devleti döneminde yönetici seçkinlerin (askeri), reaya içindeki göçebe Türkmenlere yönelik olarak kullandığı ayrımcı bir deyiş. Örneğin, Evliya Çelebi "Seyahatname"de Anadolu Türklerinden "Etrak-ı bî-idrak" şeklinde bahsetmektedir.(5) Dahası, 20. Yüzyıl'a kadar etnik anlamıyla "Türk" kelimesi, Osmanlı siyasal seçkinleri tarafından aşağılayıcı bir şekilde, "kaba köylü" anlamında kullanılmıştır.(6) Nitekim, Osmanlı Devleti'ne "Türkler" olarak seslenenler, Batılı siyasetçi, tarihci ve yazarlardı.(7) Yine, Ziya Gökalp, 1913'de Türk Yurdu Dergisi'nde, "şehrîlerin tarih kitaplarında kavîm isimleri(ni) daima Etrak-ı bî-idrak, Ekrad-ı bed-nihad gibi tahkirli şekillerde" yazdığını belirtmektedir.(8)
  • "Etrak-ı napak": "Temiz olmayan, pis Türkler" anlamına gelen bu ırkçı deyiş, Osmanlı Devleti askeri sınıfı tarafından kullanılmıştır. "Etrak-ı napak" deyişi de, Evliya Çelebi'nin "Seyahatname"de Anadolu'da yaşayan Türkleri betimlemek için kullandığı kavramlardan biridir.(9) (Evliya Çelebi'nin diğer milletleri betimlemek için kullandığı deyişler için bknz: Not: 10)
  • "Her Türk Asker Doğar!": Türklerin, asker bir millet olduğu mitini yeniden üreten pozitif ayrımcı bir deyiş.(11)
  • "Millet-i mahkure": Osmanlı Devleti'nde kendisini "millet-i hakime" olarak gören askeri sınıf, Türkleri "aşağı/alt millet" anlamına gelen "Millet-i mahkure" terimi ile tanımlıyordu.
  • "Türk ata binse bey olur."(12): Tüklerin efendi ve savaşçı bir millet olduğu mitini destekleyen bir atasözü.
  • "Türk karır, kılıcı kararmaz.": Türkçe'de "Türk ihtiyarlığında genç gibi kılıç kullanır"(13) anlamına gelen ve "asker millet" mitini yeniden üreten pozitif ayrımcı bir atasözü.
  • "Türk'e paşalık vermişler, önce babasını asmış.": Sonradan dönüşerek Romanlara karşı kullanılan bu ayrımcı atasözünün özgün hali, burada görüldüğü şekliyle aslında Türklere yöneliktir. Bu atasözü, 16. ve 17. Yüzyıllarda Osmanlı toplumunda ortaya çıkan, Osmanlı Devleti'nin Şeyh Celal İsyanı (1519) üzerinden Alevi ve Türkmen kimlikleriyle özdeşleştirdiği Celali İsyanları'nın sonucudur ve ona atıf yapar.(14)
  • "Türk-i bed-lika": "Çirkin suratlı Türk" anlamına gelen bu ırkçı deyiş, Osmanlı Devleti askeri sınıfı tarafından kullanılmıştır.
  • "Türk-i sütürk": Farsça "büyük", "heybetli" anlamına gelen "sütürg" kelimesi", Osmanlı Devleti askeri sınıfı tarafından "Azgın Türk" anlamında kullanılmıştır.
  • "Türk'ün bildiğini tilki bilmez."(15): Türkleri "kurnaz" ve "akıllı" olarak gösteren pozitif ayrımcı bir atasözü.
  • "Türkiye Türklerindir!"Kurulduğu 1948 yılından beri Türkiye'nin en çok satan gazetelerinden biri olan Hürriyet'in değişmeyen ayrımcı sloganı.
  • "Türk'ün aklı sonradan gelir."(16): Türkçe'de kullanılan özeleştirel bir deyiş.
  • "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur.": Hayali ya da gerçek iç ve dış düşmanların varlığını süreklileştirerek uluslararası alanda yalnızlaşma ve ulusal ölçekte paranoya üreten Türk milliyetçiliğinin kurucu mitlerinden birisi.
 I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'ne Karşı Bir Çarlık Rusya Propoganda Afişi

Abdulhamid Han üzerine Avrupa basınında çıkan karikatürlerden biri

1. Kemal Tahir, Kurt Kanunu, 1969.
2. Miguel de Cervantes, Don Quixote, trans. John Ormsby, The Pennsylvania State University, 2000, Chapter XIII., s. 463.
3. Hamit Bozarslan, Ortadoğu'nun Siyasal Sosyolojisi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2012, s. 110.
4. Ayşegül Altınay, The Myth of the Military Nation, NY: Palgrave Macmillan, 2004, s. 20 - 21.
5. Ülkü Çelik Şavk, Sorularla Evliya Çelebi, Ankara: Hacettepe Üniversitesi Basımevi, 2011, s. 22.
6. İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul: Alkım Yayınevi, 25. Baskı, 2006, s. 62.
7. Örneğin, 1513'te kaleme aldığı "Prens" adlı eserinde Machiavelli, Osmanlı Devleti'nden şu şekilde bahseder: "Bütün Türk İmparatorluğu, diğer herkesin onun kulu olduğu tek bir Prens tarafından yönetilir." Niccolo Machiavelli, The Prince, New York: Pocket Books, 2004, s. 18.
8.Metin Çınar, Anadoluculuk Hareketinin Gelişimi ve Anadolucular ile Cumhuriyet Halk Partisi Arasındaki İlişkiler (1943 - 1950), Ankara: (Doktora Tezi), Ankara Üniversitesi, Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi, 2007, s. 35.
9. Şavk, s. 22.
10. "Kazak-ı ak" ("inatçı Kazak"), "Rus-ı menhus" ("uğursuz Ukranyalılar"), "Portukal-ı dal" ("avare Portekizli"), "Migril-i rezil" ("rezil Megreliler"), "Erdel-i erzel" ("utanmaz Transilvanyalılar"), "Macar-ı füccar" ("zinacı Macarlar"), "Alaman-ı bi-eman" ("hain Almanlar"), "Urban-ı uryan" ("çıplak Araplar") ve "Urban-ı bi-edyan" ("dinsiz Araplar"). Şavk, s. 22.
11. "Asker Millet" miti için bknz: Altınay.
12. Karaman İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Karaman Halk Kültürü, Atasözleri ve Deyimler, http://www.karamankulturturizm.gov.tr/
13. TDK - Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü.
14. Kudret Emiroğlu, "Çok hayr ü şer işledik: Eşkıyalığa Giriş", Kebikeç, S. 33, 2012, s. 16.
15. Karaman İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü.
16. Ömer Asım Aksoy, Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü 2 Deyimler Sözlüğü, İstanbul: İnkilap Kitabevi, m. 2437.




Bu yazıyı, uzun zaman sonra keşfettiğim çok başarılı bir blogdan aldım. Asıl bloğu incelemek isterseniz buraya tıklayınız.