11 Nisan 2013 Perşembe

Kitap dostlukları

Sakarya'da benim bildiğim üç sahaf var. Resul Abi'nin işlettiği İlk Sahaf, İxir ve antika eşyalarla eski kitapları harmanlayan Osman Abi'nin yeri. Hepsi de güzel yerler. Oturup saatlerce sohbet edebileceğiniz insanlar. Çok şey öğrendim onlardan. Hem aldığım kitaplardan hem sohbetlerinden çok şey öğrendim. Bir hafta gitmesem özlerim. Özellikle Resul Abi'yi çok özlerim. Bir şeyler yapmak istediğim vakit gidip danışırım Resul Abi'ye. Bahsettiğin her konuda bir bildiği vardır kendisinin. Bir de oraya gelen diğer kitap vesilesiyle oluşan dostları. Sakarya'da bu denli kültürlü ve mütevazi insanlar gördüğüm zaman mutlu oluyorum. Caddeye çıktığımda normalde hep asık olan suratım insan sevgisiyle doluyor. Acaba bu caddede yürüyen başka ne bilgeler var kim bilir diye düşünüyorum. Şehrin caddesinde yürüyen herkes gizemlidir aslında. Bir çok bilinmeyeni taşır ince bacakları. Belki de yanımdan geçen kişi en yakın dostum olabilecek biri ama bilmiyoruz işte. Ne o biliyor ne de ben. Ama bu sahaflar sayesinde çok güzel insanlarla tanışmışlığım oldu. Yaşamlarına dair hiçbir şey bilmediğim fakat düşüncelerini, neleri sevdiklerini, duygularını, onları nelerin heyecanlandıracağını bildiğim insanlar..güzel insanlar.

8 Nisan 2013 Pazartesi

Hakan Günday - AZ

AZ'ı, iki harf arasındaki tüm kelimeler kadar zaman geçtikten sonra okudum nihayet.Çocuk şiddeti, hayatın şiddeti derken kitabın içine gömüldüm. Ta ki son sayfalara kadar. Her şey çok güzeldi fakat yeşilçam filmleri gibi kader ağlarını mucizevi tesadüflerle örmeseydi! Bayan Derda'nın babasıyla karşılaşma şekli, Kara T.'nin 6 yaşında yataktan düşerek ölen kızın abisi olmasını bir nebze anlarımda Bay Derda ile Bayan Derda'nın birbirlerini tanımaları ve tanışmaları kısmında uçmuş Hakan abi. Gene de sevdim, beğendim, kitap bitince üzüldüm. Bir sigara yaktım ve gidip Fante'nin Toza Sor kitabını aldım. 

Önce çocuklar ebeveynlerine sonra ebeveynler onlara, önce geçmiş geleceğe sonra gelecek geçmişe, önce doğa insana sonra insan... Önce ölüler hayattakilere sonra hayattakiler... Sırayla... Birbirlerine... Acı ve zevk verip... Sonsuza kadar... Mutlu... Dolce vita, amına koyayım!

Kimse, bir iz bırakmadan kaybolmaya cesaret edemiyordu. Dünyadan gelip geçtiklerine birilerinin tanıklık etmesi şarttı. Varlıklarını süslemek için.

İntihar etmek. Herhangi bir nedeni olduğundan değil. Bütün hayatı tek bir neden olduğundan. Yaşadığı her şey yüzünden. Bazı insanlar böyledir. Diğerlerine göre çok daha kırılgan olurlar. Ölümü sırtlarında bir çanta gibi taşıyıp yorulduklarında önce onu açarlar. Her neyse...

Diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Haklısın. Belki de çok az... O zaman şöyle demeliyim: Seni az tanıyorum... Az...

Sen de fark ettin mi? Az dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z.
Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler 
bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi...