5 Aralık 2015 Cumartesi

Modern Dünyada Gündelik Hayat – Henri Lefebvre


Modern Dünyada Gündelik Hayat – Henri Lefebvre

Zaman, değişmenin zamanıdır. Herhangi bir yerel, kısmi dönüşümün zamanı değil geçişlerin ve geçiciliklerin, çatışmaların zamanıdır. Diyalektiğin ve trajedinin zamanıdır. Irmak simgesi ile sunulan bu zamansallık içinde, gerçek ve düş bir bütündür. Zamanın yapısı yoktur. Yazı, arzular dünyasını ele alır; anlatı, kendi gündelikliği içinde (tam da gündelik bir şey olduğu için) bir düşe benzer. Yapmacık hiçbir yanı yoktur. Anlatı, okuru bir tür dil karnavalının, dilin bayramının, edebi dilin çılgınlığının içine sokarak, kozmik bir günün hareketli görüntüsünü verir. S. 12

Gündelik hayat döngülerden oluşur ve daha geniş döngüler içine girer. Bir şeye başlamak, aslında baştan alıp yeniden başlamak, yeniden doğmak demektir. O büyük Irmak’ın, Herakliton’çu oluşun içinde pek çok şaşırtmaca saklıdır. Irmak’ın akışında hiçbir çizgisellik yoktur. Simgeler ve kelimelerle (ve bunların yeniden belirmeleriyle) ortaya çıkan denkliklerin burada ontolojik bir değeri vardır. Bu simgeler ve kelimeler Varlık’ın içinde erirler. Saatler, günler, aylar, yıllar, dönemler ve yüzyıllar iç içe geçerler. Büyüye ve imgesele ait olan yineleme, çağrıştırma, diriliş, görünüşün altında gizlenen gerçeğe ilişkin kategorilerdir. s. 14-15

Geçmişin, şimdinin ve geleceğin eşzamanlılığı, zamanı mekan içinde eritir; bu eşzamanlılığa hala “roman türüne ait” olduğu iddia edilen bir anlatıdan ziyade filmlerde rastlarız. S. 17

Peki, zamanın olmadığı bir yerde anlatımın sürekliliğini sağlayan şey nedir? Gündelik hayat ve bu hayatın değişmez özellikleri tabi ki! S.17

Felsefeye göre gündelik hayat, felsefi olmayan gibi; ideal (ve kavramsal) olana kıyasla ise gerçek dünyaymış gibi görünür. Felsefi hayat gündelik hayat karşısında üstünlük iddia eder; aslında soyut ve orada olmayan, mesafeli, kopuk bir hayattır. S. 22

Gündelik kavramı felsefeden gelir ve felsefe olmadan anlaşılamaz. S. 23

Bolluk toplumu. Bolluk toplumuna geçişin çağımıza damgasını vurduğu ve buradan bir tanım çıkarabileceği söylenir. Gerçekten, sınai üretim ve “teknoloji”, üretici faaliyetlerin otomasyonu sayesinde, sınırsız bir üretkenliği kurgulanmasını sağlar. S. 64

Bolluk toplumu, hatta israf toplumu denilen toplumlarda, ABD ve Avrupa’nın yüksek düzeyde sanayileşmiş ülkelerinde, yoksulluk ve maddi sefalet adacıkları varlığını sürdürmektedir. Öte yandan, her terde yeni bir yoksulluk türü de ortaya çıkmaktadır; bazı temel gereksinimler karşılanırken (neleri terk etme, nelerden vazgeçme pahasına?), bu üretimci toplumda, “kültürel” denilen incelikle gereksinimler ve “toplumsal” olarak adlandırılabilecek başka temel gereksinimler önemli ölçüde “karşılanmamış” olarak kalırlar. Yeni yoksulluk toplumda kök salar, genelleşir, yeni toplumsal tabakaları (“beyaz yaratıklar”, memurlar, teknisyenlerin önemli bir kısmı ve “serbest meslekler”, vs) proleterleştirir. S. 65

Boş zaman toplumu? Günümüzde tanık olunan geçiş, büyük değişme, kıtlıktan bolluğa olduğu kadar, işten boş zamana geçiş de değil midir? Çağ değiştiriyoruz, egemen “değerler”imizi değiştiriyoruz; zor bir değişim bu. S. 65

Boş zaman toplumu deyimi de, tıpkı öncekiler gibi, olgulara dayanır. Bu adlandırmayı kabul etmeyi güçleştiren başka olgular sunalım. Kıyaslamalı bir biçimde çözümlendiğinde, zaman kullanımı da yeni görüngülerin ortaya çıktığını gösterir. Eğer saatler (günün, haftanın, ayın, yılın saatleri), (mesleki işe ayrılan) zorunlu zaman, (eğlenceye ayrılan) serbest zaman, (ulaşım, yürütülecek işlem, formaliteler, vs gibi iş dışındaki çeşitli gerekliliklere ayrılan) zoraki zaman şeklinde üç kategoride sınıflandırılırsa, zoraki zamanın arttığı saptanır. Zoraki zaman boş zamandan daha büyük bir hızla artar. Gündeliklik içine yerleşir ve gündelik hayatı zorlamaların toplamıyla (bütünüyle) tanımlamaya yönelir. Şu halde modernlik, boş zaman çağını yaşamamaktır. S. 65-66

Bilgi, ironi ve itiraz ile beslenir. S. 82
(Resim: Leyla Qambarli)

Gündelik hayatın ağırlığı kadınların üzerindedir. Kadınlar var olan durumu tersine çevirerek gündelik hayattan bir çıkar sağlayabilirler; ancak her durumda bu yükü taşımaya devam ederler. Bir çok kadın bu ağırlığın içinde tutsak sayılır. Kimileri için düşünmek, kaçmak demektir; artık görmemektir, çamura battığını unutmaktır, onları dibe çeken yapışkan kütleyi artık algılamamaktır. Kadınların ikameleri vardır; kadının kendisi bir ikamedir. Erkeklerden, insanlık durumundan, hayattan, tanrılardan ve Tanrı’dan şikayetçidirler. Ancak hep ıskalarlar. Kadınlar gündeliklik içinde hem öznedirler, hem de gündelik hayatın kurbanlarıdırlar, dolayısıyla nesnedirler, ikamedirler (güzellik, dişilik, moda, vs) üstelik, ikamelerin çoğalmaları kadınların aleyhinedir. Kadın aynı zamanda hem alıcı hem de tüketicidir; hem metadır, hem de metanın simgesidir (reklamlardaki çıplak beden ve gülümsemedir). Gündelik hayat içindeki durumlarının belirsizliği (ki bu gündelikliğin ve modernliğin çabasıdır), anlamaya giden yolu onlara kapatır. Modernlik, gündelikliği onlar için, onlar sayesinde dikkat çekici bir biçimde gizler, Robotlaşmanın, kadınların “kendiliğindenliğine” karşın, ya da “kendiliğindenliği” yüzünden kadınlar nezdinde başarılı olmasının nedeni, kadınların önem verdikleri şeylerin (moda, ev içinin düzenlenmesi, çeşitli öğeleri bir araya getirerek bir kişilik ve ortam yaratma isteği) niteliğidir. S.88

Gündelik hayat modernliğin bilinçaltı ve bilinçsizliğidir. S. 132

Gündelik hayat tatilin, tatil gündelik hayatın karşıtıdır. S. 138

Yapay olan moda değildir, çevresinde olup bitenlerdir: Modanın pazarıdır. S.180

Moda sisteminin keşfinin/oluşturulmasının “hakikat” olması için, gerçek kadınların bu elbiseleri veya mantoları giymeleri gerekmez; olsa olsa, gerçek kadınların, dergilerin okuyucusu olan kadınların, “sunumlar”a eşlik eden söylemi okumaları gerekir. Belki de gerçek kadın okuyucular, sadece fotoğrafları yorumlayan kelimelerin ve metinlerin çağrışımlarını hissederler. Belki de sadece haberleri okur veya izlerler. Asıl önemli olan şey, bunun yazılı olmasıdır. S. 180

Moda, hem fiziksel özne olarak bedeni, hem de toplumsal özne olarak uyarmayı ortadan kaldırır. Bu şekilde, konfeksiyondan ve hazır giyimden ayrılır. Kendi içeriğini dışlar: Alıcı ve tüketici kadın, tüketim simgesi kadın, mal olarak (bedeni de dahil olmak üzere) kadındır bu. s. 180


Moda, gündelik hayatı onu dışlayarak yönetir. S. 181

Modern Dünyada Gündelik Hayat – Henri Lefebvre
Metis Yayıncılık



4 Aralık 2015 Cuma

Robert Bocock - Tüketim



Tüketim – Robert Bocock
Tüketim kavramı, sosyologlar, toplum psikolojisi ile uğraşanlar ya da sosyal kuramcılardan çok, ekonomistlerin, reklamcıların ve Pazar araştırmacılarının ilgi konusu olduğu düşünülebilir. S. 11

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, batı toplumlarında, Japonya’da ve Güneydoğu Asya’nın diğer bölgelerinde, mal ve hizmet gittikçe daha büyük gruplar için ulaşılabilir hale gelmekteydi. Tüketim olgusu, bir dizi sosyal, kültürel ve ekonomik uygulama halinde ve tüketim ideolojisiyle birlikte, 1960’ların protestocu gruplarının kalplerinde ve beyinlerinde olmasa da, milyonlarca sıradan insanın gözünde kapitalizmi geçerli ve saygın hale getirmeye yardımcı oluyordu. S. 12

Levi-Strauss, yapısalcılığı yazı dilleri olmayan, yani okur yazarlık öncesi dönemlerini yaşayan toplumların analitiği için geliştirmişti. Çalışmalarında, bu tür toplumlara has efsanelerin ve dini törenlerin “yapılarında” gösterge ve sembollerin önemini vurgulamıştır. İlgi alanı yazılı dile sahip modern toplumların analizi olanlar ise, gösterge ve sembollerin bu toplumlarda da önemli olduğunu fark edince çok şaşırdılar. S. 12

Tüketim olgusuna yalnızca yararcılık açısından ve ekonomik bir süreç olarak değil gösterge ve sembollerin de içinde olduğu bir sosyal ve kültürel bir süreç olarak da bakmak mümkündür. S. 13

İnsanlar, bir kez modern tüketim ideolojisiyle ilgili sosyal ve kültürel uygulamalardan etkilendikten sonra, filmlerde, yazılı basında ve televizyonda sergilenen malları satın almaya ekonomik güçleri yeterli olmasa bile, o mallara sahip olmayı arzu edebilirler ve etmektedirler de. S. 13

Batı kapitalizmini benimsemiş toplumlarda, üretilen malların gösterge ve semboller kullanılarak tüketicilerin çoğuna satılmasıyla, tüketim ile arzular arasında bir bağlantı kurmuş olur. Satın alınan giysiler veya belli tarzda mobilyalar aracılığıyla belli bir kişilik kalıbına girebilmek arzusu , ekonomik durgunluk dönemlerinde de ortadan kaybolmamaktadır. S. 13

Modern kapitalizmde tüketimin gelişmesi açısından en önemli yıllar 1950’den sonraki on yıl olmuştur. Dolayısıyla tüketimin on yılı 1980’li yıllar değildir. S. 15

Tüketim kavramının ait olduğu temel kuramsal çerçeveye bağlı olarak çeşitli anlamları mevcuttur. Örneğin, bazı sosyologlar, tüketim kavramını, bu kavramın monetarist, Keynesçi veya Marxçı ekonomik kuramlar içinde kullanıldığından farklı şekilde kullanmışlardır. Sosyologlar, sosyal hareketlerle ilgili analizlerini politik ve ekonomik hareketlerden ayrı geliştirdikçe tüketim olgusuna da, arz ve talebe, üretime, para miktarına veya faiz oranlarına bağlı özellikle ekonomik bir hareket olarak değil de, sosyal bir olgu olarak yaklaşmaya başlıyorlar .örneğin Max Weber daha sonraki aşamalarda sosyolojinin farklı bir kuramsal tartışma olarak gelişmesinde önemli bir rol oynamış olan toplumsal analizinde, bir sosyal statü kavramı geliştirmiştir. S. 15

1.       Modern Tüketim Kavramının Doğuşu
Batı tipi modern kapitalizmde tüketimin sosyal ve kültürel rolünün öyküsü, o sıralarda yani 1950-1960 yıllarda tanımlandığı şekliyle “kitlesel tüketimin artması” devam etti. Kitlesel tüketimin 1550’lerin başı ile 1960’ların sonuna kadar olan dönemin belirleyici özellikleri olarak kabul edilen bir takım ilginç özellikleri vardı. 1970-1980 kadar olan dönem içinde bazı yazarlar aralarında, yeni, hatta “post modern “ bir tüketim modelinin gelişip gelişmediğini tartıştılar. S. 21

İlk tüketim modelleri

Kalvinist yapısıyla prütenlik tarım ve imalat kapitalizminin ilk burjuvalarını önemli ölçüde etkilemişti. S. 21

İnsanların, evlerini ve bedenlerini süsleyebilecekleri mal çeşitlerinin farkına varması ve bunları satın alma güçlerinin artması yoluyla, 18 yüzyılın ilk altmış yılı bir “tüketim devriminin” gerçekleşmesine şahit oldu. Aristokrasi ve taşralı kibarlar kadar şehirli orta sınıflar arasında da bu tür tüketim mallarına artan ilginin pazarı büyütmesi, 18 yüzyılın son otuz yılında, örneğin Lancashire’da pamuk imalatının artması gibi, daha geniş ölçekte bir endüstriyel üretim hacminin doğmasına yol açtı. S. 24

Endüstriyel Kapitalizm ve Tüketim

Modern dönemin başlarında tüketiciler, tüketimin, yaşamlarında önemli bir rol oynadığı ve onlara kendilerini sosyal statü gruplarından ayırt edebilme yolları sağladığı gruplar olarak tanımlanabilirlerdi. Tüketim olgusu bu grupları oluşturan insanların bir toplumsal kimlik duygusuna sahip olmalarına da olanak sağlıyordu. S. 24

Veblen ve Simmel, batı toplumlarındaki yeni yaşam tarzlarıyla ile ilgili çalışmalarına büyük şehirlerin merkezlerinde ilk büyük marketlerin açılışında başlamışlardı .bu marketler alışveriş yapanlara tek bir çata altında erzaktan mobilyaya, çanak çömlekten giysilere, mutfak araç gereçlerinden yeni elektrikli aletlere kadar, toplu tüketim için imal edilmiş her şeyi bulabilme olanağı sunmaktaydı. S. 25

Simmel (Büyük şehir ve entelektüel yaşam)
Modern tüketim kalıpları bir ölçüde, şehir ve onun banliyölerinden oluşan metropollerde yaşamanın bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. S. 27

Şehir yaşamı bir tarza sahip olma bilincini, yani hem belli bir gruba has belirleyici özellikleri hem de bireysel seçimlerini yansıtabilecek bir alan içinde tüketme gereksinimini arttırır. S. 27

Şehirdeki birey daha çok, bir kimlik duygusu yaratabilmek, kim olarak algılanmayı arzu ettiğini belirtebilmek amacıyla tüketmektedir. S. 27

Amerikalı otomobil yapımcısı Henry Ford, sıradan aile için seri üretim yoluyla ürettiği ilk otomobiller aracılığıyla, batı kapitalizminin gelişiminde önemli bir değişim olarak nitelendirilebilecek bir başarı kazandı. Ford çalışanlarına yüksek ücretler ödüyor ve ürettiği otomobilleri çalışan kesimdeki ailelere satmayı amaçlıyordu. Bu, yirminci yüzyılın ilk on yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde toplu üretim ve toplu tüketim yönünde bir yükselişin ilk işaretiydi. Bu yükseliş Gramsci tarafından “Fordizm” olarak adlandırılmış ve daha sosyal bilim diline yerleşmiştir. S. 29

“Fordizm”de üretimin hedefi, benzer mallardan oluşan toplu bir pazarın tüketicileriydi . s. 29

1950’li yıllara varıldığında, varıldığında, ABD’de çoktan yerleşmiş olan bir modeli izleyen “kitlesel tüketim”, önce İngiltere de sonra Batı Avrupa’nın diğer ülkelerinde, belirgin bir biçimde modern bir yaklaşımla, çok yoksul olanlar dışındaki tük gruplar arasında gelişmeye başlamıştır. S. 30

“Fordist” seri üretim ve toplu tüketim döneminde yeni tüketici grupları türedi. Bu gruplar satın aldıkları şeylerde bir seçim yapmaya başladılar. Reklamlar aracılığıyla, tanınmamış sabun tozlarından arabalara, içecek, sigara, giyim eşyaları ve mutfak araç gereçlerine kadar her şeyde marka imajları yerleşti. Ayrıcalıklı hedef kitle, henüz anne babalarıyla yaşamakta olup oldukça yüksek ücretli işlerde çalışan genç kadın ve erkeklerdi. S. 31

Yeni Tip Tüketiciler

Kimlik duygusunun oluşumu, belirli giyim eşyaları ve ayakkabılar gibi tüketim mallarının kullanımı, belirli müzik gruplarının şarkıcıların veya futbol takımlarının taraftarlığını da içerecek şekilde, müzik veya spor etkinliklerine katılım yoluyla elde edilebilecek bir süreç olarak algılanabilir. Bu tür tüketim kalıpları, kimin grup üyesi olup kimin olmadığını tanımlayabilecek temel unsurlar olarak kullanılabilir. Böyle oluşumlara en çok 14-30 yaş arası genç gruplarında rastlanır. Daha büyük yaş gruplarında ve evlenip çoluk çocuğa karışmış olanlar arasında da benzer kalıplar geçerli olmuş ve olmaya devam etmektedir. S. 36-37

2.       Tüketimin Kuramsallaştırılması

Tüketim kavramının anlamı, farklı genel kuramsal görüşlere göre değişip çeşitlenebileceği gibi, tek bir görüş içinde analiz edilen tarihsel döneme bağlı olarak da farklılık gösterebilir. S. 42

Tüketimin, endüstriyel kapitalizmin üretim modelleri içinde yer alan bir olgu olarak görülmesi gerekir. S. 42

Tüketim Malları ve Üretim

Marx’a göre bir tüketim malı, doğrudan kullanım ve tüketim amacı ile değil, pazarda saytış amacı ile üretilen bir üründü. S.43

Endüstriyel kapitalizmde işçiler kendilerine ait olmayan araç ve makinelerle, yine kendilerine ait olmayan mallar üretirler. Bu şekilde yabancılaşmış bir tüketimin temelleri atılmış olur. Proleteryanın üyeleri kendilerinin ya da başka emekçilerin üretmiş olduğu malları satın almak zorundadırlar. Bunu ücret ya da maaşlarından elde ettikleri para ile ya da gelecekteki kazançlarına karşılık borçlanarak yaparlar. Bu şekilde, “tüketici” olmak için zorlanmış olurlar. S. 44

Kültürel Değerler

İlk püriten kapitalistler çok çalıştılar; işleri gelişti, çok çalışma üzerine kurulu ahlak sistemi içinde, lükse az para sarf ederek, bu çok az harcamanın bile genellikle şeytan işi olduğunu düşünerek yaşadılar. S.46

Tüketicinin modern kapitalizmin kendisine sağladığı mal ve hizmetleri satın alma arzusu ve olağanı ile bu malları bir Pazar için üretip satmak yoluyla kazancın sürdürülmesi gibi ekonomik hareketler, daha geniş bir toplumsal ve kültürel bağlam içinde oluşurlar. S. 47

Yabancılaşma, uzaklaşma ve nesneleşme kavramları, yabancılaşma analizini tüketim boyutlarına kadar genişletmek amacıyla kullanılabilecek kavramlardır. S. 50

Modern Kapitalizmde Tüketimin Rolü

Endüstriyel kapitalizmin ilk dönemlerinde kişinin kimlik duygusunu tüketim kalıpları oluşturuyordu. Çoğu kişinin yaşamı çalışma yaşamındaki rollerin baskısı altındaydı ve maden işçisi, çiftlik işçisi, fabrika makinisti olmak onlara çekirdek bir toplumsal kimlik duygusu sağlıyordu. S. 56

İnsanlar artık gelişmiş toplumlarda yalnızca yaşamlarını sürdürebilmek için değil, aynı zamanda tüketim mallarını almaya güçleri yetsin diye de çalışmaktadırlar. Reklamı yapılan malların tamamı herkes tarafından alınamasa bile, çalışan insanların çalışmalarının hedefi ve ödülü olarak işlev görmektedirler. Önemli olan tüketimin çağımızda neredeyse bu dünyaya ait olmayan, gerçek üstü, sembolik bir düzeye eriştiği, böylece satın alma eylemi kadar satın alma fikrinin de ücretli işlerde çalışan birçokları için güdü haline geldiğidir. (Baudrillard, 1988) s.57

İşsiz kişi tüketimi hayal bile etme kapasitesini ve isteğini kaybedebilir. Yine de birçok kişiyi ücretli işlerde çalışırken ayakta tutan şey bu tüketim malları ve deneyimleri ile ilgili hayallerdir. Aynı hayaller işsiz durumda olanların da yıkılmasını engelleyecektir. S. 58

Modern tüketiciler fiziksel olarak pasif ama, zihinsel olarak çok meşguldürler. Tüketim her zamankinden fazla kafada çözülmesi gereken b ir deneyim, beyinsel ve zihinsel bir olgudur. Yalnızca vücudun gereksinimlerini doyuran basit bir süreç olmaktan çıkmıştır. Bu şekilde, yabancılaşma ve uzaklaşma modern tüketim kalıplarına da girmiştir. Tüketiciler durmaksızın yaratıcılık ve özerklik duygusu yaşamaktan uzak kalmaktadırlar. S. 58

Marx için, yabancılaşmamış etkinliğin tanımlayıcı özelliği insan yaratıcılığı idi – sanatçı ve zanaatkarlar bunun ideal ve tipik örnekleriydi.1950’den sonra televizyonun ortaya çıkması iş dışında geçirilen zamanı değiştirdi. İngiltere’de ve diğer kapitalist Batı toplumlarında televizyon seyretmek, özellikle 25 yaşın üzerindekiler için, en önemli boş vakitlerini değerlendirme aracı haline geldi. Bu, bir çok insan için evde müzik yapmanın, sinema ya da tiyatroya gitmenin ve mahallenin sosyal olaylarına katılmanın yerini aldı. Aktif yaratıcılığın bir çok insanın boş zaman uğraşılarının dışında bırakılması, yabancılaşmanın artmasına ve iş yerlerinde olduğu kadar tüketim alanında da derinleşmesine yol açtı. S.59

Tüketim fikrinin, televizyon ve reklamlardaki görüntülerinin tüketilmesi anlamını içerir. Sembolik anlamlar modern tüketiciyi, giysilerini, otomobillerini, disklerini, önceden kaydedilmiş video kasetlerini ve ev eşyalarını satın alırken etkiler. Satın alınanlar yalnızca basit, doğrudan, faydacı bir kullanımı olan maddi bir nesne değil, bir anlam ileten, o sırada tüketicinin kim olmayı amaçladığı sergilemek amacıyla kullanacağı nesnelerdir. Tüketim malları, insanların, kimlik duygularını, tüketim kalıpları içindeki sembollerin kullanımı aracılığıyla oluşturdukları bir yöntemin parçalarıdır. (Kellner) s.59

Tüketim ve Semboller

Örneğin, bir bölgede yaşayan insanlardan küçük bir grup markalı giyimin, belli tarz otomobillerin veya buna benzer nesnelerin tüketicisi olduklarında, diğerleri de onlar gibi olmayı isteyebileceklerdir. İnsanların, toplumsal eğitim yoluyla daha önceden kazanmış olabilecekleri çileci değerler dizisiyle, tensel zevklerine yönelik yeni arayışları arasında bir gerginlik durumu oluşabilir. (Fearstone)s.61

Tüketiciler mal ve deneyimlere sahip olmayı yalnızca arzu etmekle kalmamalı, onları satn almalıdırlar. Aksi halde imalatçılar, hizmet endüstrileri, finans şirketleri veya dükkan sahipleri kazanç sağlayamazlar. S. 61

Günümüzde, erkeklerin önce kendi gözlerinde, sonra da diğer erkeklerin ve kadınların gözlerinde güzel görünmelerine izin verilmektedir. S.62

Fark edilmesi gereken nokta bilinçle bilinçdışı arasındaki sınırın zaman içinde değişebildiğidir. Bir kuşağı heyecanlandıran hatta şok eden olaylar, daha sonraki kuşak için sıradan konular olabilir. S. 63

Yapısalcılığa Dönüş

Yapısalcılığa yöneliş  iki önemli yanılgıdan kaçınmayı hedeflemiştir: tarihselcilik ve ruhbilimselcilik. S. 64

Levi-Strauss mitlerin işleyiş şekillerini matematikteki “ikili karşıtlık” kavramını kullanarak analiz etmeyi amaçlıyordu. Bir çok mite, ikili karşıtlıkların incelikle işlenmesi sonucu çıkmış ürünler olarak bakılabileceğini öne sürmekteydi. Kadın/erkek, sıcak/soğuk, katı/sıvı, yenilebilir/yenilemez,, siyah/beyaz, kutsal/bayağı, çiğ/pişmiş gibi karşıtlıklar çeşitli şekillerde birleştirilerek, kendine ait bir dizi değişkeni olan mitsel düşünce yapısını yaratıyorlardı. İkili karşıtlığın iki tarafını birbiriyle ilişkilendirmek için sık sık ara kategoriler kullanıyor veya anlamları çok açık olmadığından, yani grup tarafından kullanılan ikili karşıtlıkların dışında kaldıklarından, bu tür kategoriler yapı içinde ya özellikle huşu verici çıkıyorlardı. Balgam veya bal gibi yapışkan ve yumuşak, ne katı ne sıvı olan bu konu için örnek oluşturabilir. S. 66

Tüketim, bir dizi özerk ekonomik etken sonucunda yerleşmiş olan farklılıkları ifade etmeye değil, sosyal gruplar arasında farklılıklar oluşturmaya yarayan bir toplumsal ve kültürel uygulamalar dizisi olarak kabul edilebilir. Örneğin, yiyecek, giyecek, içecek, televizyon ve video izlem, ev eşyaları ve ev döşeme gibi konularda, çalışan sınıfların tüketim tarzları arasında önemli farklılıklar vardır. S. 71

Baudrillard, tüketimin her zaman semboller ve göstergelerin tüketimi demek olduğunu savunmuştur. S. 74

Baudrillard, değişik bir yaklaşım sunmaktaydı. Buna göre, tüketimin, malın alıcısının, aktif biçimde katıldığı ve satın alınan malları sergileyerek bir kimlik duygusu yarattığı ve bu duygunun korunduğu bir süreç olarak kavramsallaştırılması gerekiyordu. S. 74

Tüketim, yalnızca, reklam endüstrisi ve ticari çıkarların pasif bir izleyici kitlesini etkilemesiyle oluşan, modern tüketicilerin bir etkinliği olarak görünmemelidir. Bu olgu, hem kollektif ve hem de bireysel kimlik duygularının sembolik oluşumunu içeren etkin bir süreç haline dönüşmüştür. Kimlik duygusu artık belirli bir ekonomik sınıfa ve sosyal statü grubuna üye olmakla veya doğrudan etnik köken veya cinsiyet yoluyla insanlara kazandırılan bir şey olarak düşünülmemelidir. Gittikçe daha çok sayıda insan kendini kimliğini kendisi oluşturmak durumunda kalmaktadır. Bu etkin kimlik oluşturma süreci içinde tüketim önemli bir rol oynamaktadır. Baudrillard, tüketicilerin örneğin giyim eşyası, gıda, takı, mobilya veya bir eğlence tarzını, kim olduklarıyla ilgili zaten var olan duygularını dışa vurmak için satın almadıklarını öne sürer. Aksine insanlar, kimlik duygularını, bu satın aldıkları şeyler aracılığıyla oluşturmaktadırlar. s . 74

Bu, tüketimde hiçbir sınır olmadığını gösterir. Eğer safça inanıldığı gibi tüketim bir yalayıp yutma, bir içine çekme isteği olsaydı, o zaman bir doyuma ulaşmamız gerekirdi. Ama durumun böyle olmadığını biliyoruz: hep daha fazla ve daha fazla tüketmek istiyoruz. Bu karşı konulmaz tüketim isteği ne bir takım psikolojik etmenlerin sonucu ve ne de basit bir rekabet gücüdür. Eğer tüketim bastırılamaz bir duygu gibi görünüyorsa, bunun sebebi (bir noktanın ötesinde) artık gereksinimlerin doyurulması yada gerçeklik ilkesi ile ilişkisi kalmamış olan tam bir idealist uygulama olmasıdır;…  Dolayısıyla tüketimi “yatıştırmak” veya gereksinimler için normalleştirici bir ilişki ağı oluşturma arzusu saf ve saçma bir ahlakçılık olacaktır. (Baudrillard, 1988:24-5) s. 75

 Tüketim idealist bir uygulamadır. Bunun anlamı tüketilenlerin nesneler değil, düşünceler olduğudur. S. 75

Modern kapitalizmin geliştirdiği toplumsal yapılarda, tüketim malları ve deneyimlerini arzulamaya devam etmek kaderimiz haline gelmiştir. S. 75

Tüketim yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir süreçtir. S.76

Arzular, Kimlik ve Tüketim

 Reklamlarda ya da televizyon programlarında izlediklerinin sonucu olarak arzu ettikleri ve zevk alacakları tüm deneyimleri karşılamaya ekonomik güçleri yetmese de, birçok insan alıcı ya da tüketici olmayı istemeye devam eder. S82

Postmodernizm, kapitalizmin gelişmesi sırasında yaşanan bir evredir ve böyle olmaya devam etmektedir. S. 84

Postmodern koşullarda, kimlikler devamlı bir değişim hali içindedir; bireyler bir alt kültür grubu ve heyecanından diğerine özgürce geçebilirler; daha önce farklı kategorilerde yer almış olan her şeyi karıştırıp, birbirine uydurabilirler. Örneğin, modernizmde oldukça farklı dinleyici gruplarına sahip olduğu düşünülen pop müzik, caz, country ve western, “klasik” ve “çağdaş” müzikler, postmodernizm koşullarında bir araya gelmişlerdir. Aynı insan, daha önce birbirinden farklı, değişik türde oldukları düşünülen müziklerin üç veya daha fazlasını dinleyip, çelebilmektedir. S. 86

Modernizmde belli statü grupları için farklı kalıplar olarak açıkça çizilmiş olan giyimde, otomobilde, iç dekorasyonda, televizyon izlemede veya gıda çeşitlerinde farklı tarzlara sahip olma bilinci, postmodernizm koşulları altında birbiriyle karıştırılarak bir araya getirildi. Postmodern modelde, aynı insanın sabahları geleneksel gıdalar yiyen ve geleneksel giyim tarzını benimseyen biriyken, bir akşam pop konserine gidebileceğini, otomobilinde ve evinde “klasik” müzik dinleyebileceğini ve bir başka gün klişeye, camiye, sinagoga, tapınağa, ya da New Age toplantılarına gidebileceği varsayılır. S. 87

Kapitalizmde bebekler be küçük çocuklar arzulayan tüketiciler olmaya alıştırılıyor olabilirler, ama bu onları birer makine haline çevirmeyecektir, ne arzu makinesine, ne de başka bir tür makineye. İnsanlar sembol üreten, sembol tüketen varlıklardır. S. 89

Yiyecekler, içecekler, oyuncaklar, giysiler ve televizyon küçük çocuğun ilk tüketim deneyimlerinin parçalarını oluşturur. Bebekler ve çocuklar gelişimlerinin en erken çağlarında toplum tarafından tüketici olmaya alıştırılırlar. Tüketim, batı kültüründeki kız ve erkek çocuklar için gelişimlerinin çok erken dönemlerinde, erotizmle ve bebeğin cinsel arzuları ile ilişkilendirilmiştir. Bu ilk bebeksi duygu ve heyecan tabakalarının yetişkin tüketicilerde de devam ettiği varsayılır, çünkü bu duygular bilinçdışında kalıp, reklamlar yoluyla yüze çıkabilmektedir. S. 91

Tüketim olgusunun ardındaki arzular yalnızca bedenin biyolojik işlevleri sonucu değil, kültürel kavram ve göstergelerin, bedenin cinsel ve erotik etkinlik kapasitesi ve saldırganlık kapasitesi ile bağlantı kurdukları noktada üretilirler. (Freud, 1920,Lacan, 1977: Bölüm 2) s. 94

Bebekler konuşmayı öğrenmek, insan kültürüne uyum sağlamak için gerekli güdüyü annelerinin gözüyle kurdukları bu ilk bağlantı ile yani annenin bakışı ile kazanırlar. S. 94

Dükkan vitrinleri, mağaza sergileri ile dergi ve gazetelerde ve hepsinden fazla da televizyonlarda yer alan reklam görüntülerini de kapsayan modern tüketimcilik, işlevini kısmen görüntüler aracılığıyla göze seslenerek sürdürür. S. 95

Televizyon reklamlarına, dergi ve gazete reklamlarının fotoğraflarına ve alışveriş merkezlerinde vitrinleri seyreden insanlara bakarken, insanın iç dünyasına bakarken, bunların bir takım anlamsız etkinlikler olmayıp, milyonlarca sıradan insanın iç dünyasında oldukça önemli etkiler yaratan tüketim hareketleri olduğu görürüz. S. 95

Adına tüketim ekonomisi denilen olgu ve kapitalizmin politikası insanoğlunu saldırgan ve şehvetli bir biçimde mala bağlayan ikinci bir doğa yaratmıştır. İnsanlara önerilip kabul ettiren, sahip olmak, tüketmek, uğraşmak, araç-gereçleri, aletleri, motorları sürekli olarak yenilemek, bu malları insanın kendi yıkımı pahasına kullanmak için duyulan gereksinim, “biyolojik” bir gereksinim halini almıştır… o halde, insanoğlunun ikinci doğası, onun bir tüketici olarak kendisini alım ve satımlarla tüketen varlığını yok edecek herhangi bir değişime karşı duracaktır. (Marcuse) s.98

Kimlik oluşumu ve onu sürdürme süreci, bir anlamda arzuların oynadığı rolle ilgilidir, çünkü kimlik durağan bir hal değil, bireyin kendisine ve diğerlerine nasıl bir kişi olarak algılanmak istediğini gösteren, etkin bir performans dizisidir. Tüketim kalıpları aracılığıyla oluşup korunduğu için kimliğin en önemli unsurlarından biri cinsiyet farklılığıdır. S. 100

Cinsiyet ve Tüketim

Amerika Birleşik Devletleri’nde kadın, on dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren “dışarı çıkıp, satın almaya” özendirilmiştir; İngiltere ve Almanya’da aynı durum bir süre sonra yaşanmaya başlanmıştır. S. 100

Modern kapitalizmin bu döneminde üretim ve tüketimin ikili ilişkisi oldukça güçlü bir şekilde kadın ve erkek olarak ikiye ayrılmıştı: üretim erkek içindi, tüketim kadın için.  S. 100
Tüketim malları yalnızca ekonomik takas nesneleri değildir; onlar, kendileri aracılığıyla düşünülen ve konuşulan şeylerdir. S. 101  John Fiske

Artık savaşmak için çok sayıda erkeğe gerek olmadığı için, 1950’lerden sonra özellikle genç erkekler de tüketici konumuna geçmiştir. S. 101

Birçok erkek ve bazı kadın ya aktif olarak etkinliklere katılarak ya da onları izleyerek, spor için zaman ve para harcarlar. Kriketten, ata binmeye, havuzdan, buz patenine veya kış sporlarından balık tutmaya kadar çeşitli sporlarla ilgilenen tüketiciler ya seçtikleri spor için gerekli olduğu varsayılan malzemeyi satın alırlar veya yerel, ulusal veya uluslararası önemde spor olaylarını izleyebilmek için ücretler öderler. Yürümek dahi “ciddi” bir şekilde yapılacak olursa, özel giysiler ve ayakkabılar satın almayı gerektirir. S. 103

Batı kültüründe spor erkeklikle uyumlu bir olgu olarak nitelenir. Spor yalnızca futbol yıldızlarının bir takımdan diğerine milyonlarca pounda satılması yüzünden değil, özel giysilerin, ayakkabıların ya da batı toplumlarında gelişen çok sayıda spora katılım için gerekli malzemelerin satışı dolayısı ile de büyük paralar içeren, önemli bir işe dönüşmüştür. S. 103

Homoseksüel erkekler zevk peşinde koşan tüketiciler, ideal hazcılar olarak tanımlanmaktaydı. S. 107 

Bunların içinden özellikle çalışanları, diğer erkekler maddi güçlüklerle boğuşurken bile tüketmeye devam etmişlerdi. S. 107




30 Kasım 2015 Pazartesi

O şairden başka hiçbir şeye benzetilemezdi




"ölebilirim genç yaşımda,
en güzel şiirlerimi söylemeden götürebilirim.
şimdi kavak yelleri esiyorken başımda,
sevgilim,
seni bir akşamüstü düşündürebilirim."

"Birinci sınıfa başladığım gün, öğretmen “şiir bilenler parmak kaldırsın” dediğinde ben de parmak kaldırdım. Benden önce kalkanlar ya Atatürk, ya bayram ya da anne şiirleri okudular alkışlar eşliğinde. Sıra bana geldiğinde siyah rugan ayakkabılarımın gıcırtıları eşliğinde heyecanla tahtaya kalkıp o küçücük yaşımda evdeki toplantılarda sık sık okunan ve bu yüzden ezberlediğim babamın bir şiirini okudum; ama şiir bittiğinde alkış değil derin bir sessizlik doldurdu sınıfı. Ve sonra öğretmenin, “Sen bu şiiri nereden biliyorsun, kim ezberletti bu şiiri, kimin şiiri bu?” diye art arda soruları sıraladı…
– Babamın.
– Baban ne iş yapıyor?
– Matbaacı.
– Babana söyle, yarın okula gelsin.
Akşam eve gider gitmez olanları anlattım babama ve beklediğim gibi bir yanıt aldım babamdan… Evet, sessizce dinledi ve güldü, yalnızca güldü…. “Uzun saçları, gür bıyıkları, siyah beresi, bakışlarındaki ışıltısı, r’leri söyleyemeyişi” onu arkadaşlarımın babalarından ayırıyordu. Babamın Özdemir Asaf olduğunu öğrenmem için ilk kitabının basılmasını beklemem gerektiğini o günlerde bilmiyordum.” Özdemir Asaf'ın kızı Seda Arun'dan...

Türk edebiyatının çelebi ismi Haldun Taner, Özdemir Asaf’ı şöyle tanımlar; “O şairden başka hiçbir şeye benzetilemezdi. Gençliğinden beri bakışından, duruşundan, yürüyüşünden ve özellikle düşünüşünden bohem, özgür, şair kişiliği kolaylıkla okunurdu. Onun kadar nezaketini ve akıl ölçüsünü bir an bile yitirmeyen başka insan tanımadım. nezaket Özdemir’in takısı değil özüydü…” Not: Fotoğraftaki gazetede ilk yazısı yayımlanır.

Kanser hastası heykeller yapan Köylü Ekrem

"Ben sanatta şuna inanırım: sanatta pencereyi dört köşe yapamazsınız, bu boyun eğmek ve sınırları kabul etmek demektir."
Gerçek okul tabiattır diyen, objenin değil süjenin heykelini yapan, ayakların altındaki taşı başa getiren, kanser hastası heykel yapan gerçek bir sanatçı.

Büyük saygı duydum bu abiye. Umarım bir gün tanışma onuruna erişirim. 

12 Kasım 2015 Perşembe

Ölene kadar dinleyeceklerimden

Tarif edemeyeceğim bir haldeyim şuan. Hislerimi kelimelere dökmem, o kelimeleri sıralayıp anlamlı bir cümle kurmam mümkün değil. Lafı fazla uzatmayacağım. Bu parçayı ölünceye kadar dinleyeceğim müzikler listeme ekledim.


29 Ekim 2015 Perşembe

A’mak-ı Hayal - Filibeli Ahmed Hilmi

Malumdur ki eğlenceye fiden birinin, cenaze alayındakilere özgü üzüntü bir manzara sergilemesi çekilir bir şey değildir. Çünkü üzüntü, sevinçten daha bulaşıcıdır. S. 15

Bu alemde olan her şey benim sıfatımdır. Ben olmasaydım, hiçbir şey olmazdı. Ben “hep”im ya da “hiç”im. Ben “hiç”im ya da “hep”im. Zaten “hiç” ve “hep” aynıdır, tek şeydir. Fakat cahil insanlar ayno şeyi iki farklı isimle anıyorlar. S. 16

Yalnızca ben “var”ım. Çünkü “hiç”im ve “yok”um. Varlığım mutlaktır. Yokluk bağımlı olan için vardır. S. 17

Ahmet Raci mi? İnsanlığın ismine el koymuşsun nurum. İnsanoğlu fazlaca aciz, zayıf ve muhtaç olduğu için hayatını rica ile devam ettirir. Raci demek, insan demektir.  S. 19

El öpmek?... Niçin? Dedi. İstersen konuşalım. Fakat konuşmaktan ne çıkar ki! Kim bilir şimdiye kadar kaç merkep yükü kitap okudun. Fakat bunlardan ne anladın? Hiç, değil mi? İnsanlar neyi bilirler? Zevk ve bencilliklerinin arzuladığı sanatsal birtakım şeyleri… fakat hak ve hakikat  hususunda ne bilirler; Hiç! Akıl yoluyla hakkı bulmak mümkündür. Fakat bilmek, anlamak mümkün mü? Ne konuşalım? Harfleri bir araya getirerek hikmet bilinebilir mi? S. 20

Bu şuun ve bu âlem
Bî sebat ve bî kıdem
Nerde Havva, âdem
Varsa aklın ey dedem

Dem bu demdir dem bu dem
Dem bu demdir dem bu dem

Yâd-ı mazi bahşeder
Hayf u âlâm ü keder
Olma meşgul-ü kader
Kimse kalmaz hep gider

Dem bu demdir dem bu dem
Dem bu demdir dem bu dem

Sen gibi bir saile
Hayf değil mi ğaile
Olma meşgul hâl ile
Derd-i istikbal eyle

Dem bu demdir dem bu dem
Dem bu demdir dem bu dem

Bu hayatta yok vefa
Her günü derd ü cefa
Ey müştak-ı safa Ömrünü etme heba

Dem bu demdir dem bu dem
Dem bu demdir dem bu dem

Kim bilir Edhem imiş
Bilmeyen sersem imiş Ğayeti bir dem imiş
Maadası hem imiş
Dem bu demdir dem bu dem
Dem bu demdir dem bu dem

Küçük bir kuş, böcekleri, daha büyük kuşlar küçük kuşları yiyor. Büyük kuşları da bazen gıdasızlık, bazen da soğuk mahvediyor. Bir böcek tohumlan yiyor. 51 O böcek de başka bir hayvanın gıdası oluyor. O hayvanı da bir diğeri yutuyor. Bir koyun otları yiyor, siz de koyunu yiyorsunuz. Bu alem birbirini yemek, mahvetmek için kurulmuştur. Her şey birbirinin değişmez düşmanıdır. Birbirinin ihtiraslı dişlerinden ve yem olmaktan kurtulanları da bir gün gelir ecel denilen büyüleyici korkunç mahluk yutuyor. İşte hakikat budur. S.37

Oğlum! İlim ve hikmetin değerini anlaman gerekiyor. Bu yüzden yaya yolculuk yapacaksın. Karşılığında yüksek ücret ödenmeyen bir şeyin değeri anlaşılmaz. S. 48

İlim bir noktadır.
Fakat onu cahiller çoğaltmıştır. Hz. Ali

İnsanların yüzbinlerce sene yeni kelimeler türetmek için uğraşmasına rağmen hala gerektiği kadar kelimenin olmayışı ne tuhaf değil mi? S.79


-Tamam, şenlik yapılacak. Bir kedi yavrusu için…
Azizim! İnsanlar mantığı, kedi söyledikleri doğru görünsün diye icat etmişlerdir. Şimdi sana desem ki, “falan memleketin kralının bir oğlu dünyaya geldi. O millet şenlik yapıyor.” Bu duruma hiç şaşırmaz, belki de bunu son derece normal bulursun. Fakat bir düşün! Birinci olarak, bu çocuğun yaşayıp yaşamayacağı meçhul; ikinci olarak, iyi birisi olup olmayacağı meçhul; üçüncü olarak, insan olduğu için iyiye değil de kötüye meyletmesi ihtimal dahilinde; dördüncü olarak, kral çocuğu olduğu için kibirli, zalim, bencil, hatta cahil olması bile olası. Bu özelliklere sahip olma ihtimali yüksek bir çocuk için şenlik yapılmasını normal karşılarken, Zararsız’ın dünyaya gelişine, iki kişinin sevinmesini niçin garipsiyorsun? (Zararsız,  Aynalı Baba’nın arkadaşı Hoca Mollanın henüz yeni doğal kendisi) s. 80

Yoklukla varlığın bir tek şey olduğunu kim ispat edebilir? Bunu söylemek bile bir deliliktir. Hal böyleyken bunu kim ispat edebilir?
-Kim mi? Dedi Aynalı Baba. Bilmekle bilmemeyi bir tutan deliler. S. 92

Beşeriyet gelmiş, bizden bir soru soracakmış. Reyiniz olursa gelsin.» dedi.
 Hazır bulunanlar muvafakatlerini bildirdiler. İlk söz söyleyen zatın emri üzerine odaya beşeriyeti dol· durdular.
«Beşeriyet» adını alan bu adam, sefil ve sakat bir zavallı idi. Giydiği eski-püskü elbiseler ve sarı yüzü mecliste acayip bir tezat husule getiriyordu. Reis vekili kendisine hitap etti:
«- Ey Beşeriyet! Otur, rahat et ve sorunu sor!»
Beşeriyet oturmadı ve dedi ki: «- Oturmak, rahat etmek mi? Yazık, acaba yüz· binlerce senedir oturacak, rahat edecek vakit mi buldum? Bir taraftan geçim derdi, diğer taraftan kendi vücudumdaki bin türlü hastalıklar rahat etmeğe vakit mi  bırakıyor? Bu kadar sefilken yine intihara razı olamı­yorum. Ben çok alçak bir kimseyim, çok!» s.94



 
İbrahim a.s.
“Sonsuz mutluluk; çalışmak, kazanmak ve kazandığını insanlarla paylaşmaktır” dedi.
Musa a.s.
“Sonsuz mutluluk; nefsini, Firavun gibi insanın başına bela olan aşırı isteklerden arıtmaktır” dedi.
Konfüçyüs,
“Sonsuz mutluluk; bir tencere pirinç pilavına bütün lezzetleri sığdırmaktır” dedi.
Eflatun (Platon),
“Sonsuz mutluluk; her şeyin hiç bozulmayan ideal özünü daima akılda tutmaktır” dedi.
Aristotales,
“Sonsuz mutluluk; tüm eşyayı ve tüm olayları cinsine göre sınıflayıp mantık süzgecinden geçirmektir” dedi.
Zerdüşt,
“Sonsuz mutluluk; aydınlığın karanlığı yok etmesidir” dedi.
Hinduizm’in büyük üstadı Brahma,
“Sonsuz mutluluk; nefsinin her isteğine tersini vermek ve zannımızın aksinin doğru olduğunu anlamak” dedi.
İsâ Mesih a.s.
“Sonsuz mutluluk; geçmişi unutmak, şimdiki hali hoş görmek ve geleceği düşünmemektir” dedi.
 Lokman Hekim,
“İnsanlar bu kavramı elde edemedikleri her şeyi ifade edebilmek için icad etmişlerdir” dedi.
Hızır,
“Sonsuz mutluluk; gönüle bitmek tükenmek bilmeyen isteklerin girmemesidir. Böyle bir gönül her an her yerde bir hayalet gibi tecelli edebilir” dedi.
Buda, ayağa kalkarak,
“Ey Beşeriyet! Sonsuz mutluluk; evrenle bütünleşip yok olmanın diğer adıdır. Nirvana! Nirvana!” dedi ve oturdu.

Salonun ortasındaki beşeriyetin başı döndü, sendeledi ve yere düşerek, “Hangisi doğru?” dedi.



Ey Beşeriyet! Saadet, sonsuz mutluluk, hayatı olduğu gibi kabul edip, insana yüklediği yüklere razı olup, bunun daha iyi olması için gayret etmektir dedi.  (Hz. Muhammed s. 97

Ah! Filozof Taine ne kadar da haklı. Diyor ki: “İnsanlar yaratılış ve terbiye bakımından delidirler. Akıllı oldukları zamanlar çok nadirdir. “ s.102


Madde alemi benim emrime mahkum, Mana alemi irademin esiri. Böyle olmasına rağmen ben yine de açım. Ruhum, kendisini doyuracak gıdayı henüz bulamadı. Arıyorum… Arıyorum… Neyi diyeceksin. Hiçi! 104

Delileri incelemek, belki de, akıllı olduklarını iddia eden kimselerin yaptığı en akıllıca iştir. S. 108


Öyle insanlar vardır ki yalnızca bilmediğini bilmemekle kalmaz, her şeyi bildiğini iddia eder. Doktor değildir fakat doktorları küçük görür. Önüne gelene ilaç tavsiye eder. Yanlış evlilik yapmış, içi dışı çirkin bir kadın almıştır. Fakat herkese evlilikte dikkat edilecek hususları öğretir. Bir ton para harcayarak ahır gibi bir ev yaptırmıştır. Fakat Mimar Sinan’ı beğenmez. S. 113


İnsanın bilmesi gereken tek şey, bir şey bilmediğini bilmesidir. s. 115


Ve körün ünvanını arif koyarak,
Görenin ismine divane denildi.
Nice efsaneleri saydırmış ilim,
İlm- ü irfanına efsane denildi. S. 129

Artık hakkında yazı yazılacak hiçbir konu kalmadı. Çünkü zihniyet değişti. Her konuda tuhaf bulgular elde edildi, değişiklikler oldu. Eskiden garip karşılanan durumlar artık garip karşılanmıyor. Zamane insanları, birçok alanda yeni şeyler icat etti. Bunlara yenilik mi, delilik mi diyeceğimi tam olarak bilmiyorum. Geçmişte yazılan en ciddi eserler yeni nesil tarafından komik karşılanıyor ve onlarla dalga geçiliyor. Nitekim dünyayı bir makine, ruhu bir hayal, vicdanı bir gelenek olarak görmek, yaşamı fedakarlık ve vazife gibi kelimelerle açıklayan alimlerle eğlenmek demek değil midir? S. 136

Şunu unutma ki ilim bizzat kıymetli bir şey değildir. İşi bilen adamların elinde bir değer kazanır. S. 137

Günümüzde pek çok şey açıklığa kavuşurken, insan hala çözülemeyen bir bilmecedir. Nedense insan, yaratılış itibariyle tuhaf bir varlıktır. İstediği bir çok şeyi elde eder, fakat onları elde ettikçe hırsı artar.  S. 143

Acaba mutluluk nedir? İşte bunu bilen yok… belki de yalnızca bu dünyanın gürültü patırtısından uzak olan deliler mutlu sayılabilir. S. 143

Kitap için müzik














3 Ekim 2015 Cumartesi

Dikizleme Günlüğü



2008, çok fazla derinden hissetmediğimiz için öyle olağanüstü kutlamalara ihtiyaç duymadan girdiğimiz yeni bir çağın başlangıcıydı: Dikizleme Kültürü Çağı s. 7

“Terör” ile mücadele adı altında başlatılan “savaş”ları, küresel ısınmayı yadsınamaz kılan görüntüleri ve ünlülerin hayatlarına ilişkin en mahrem detayları izlerken; farkına varmasak da hayata karışma, alışveriş etme, oyun oynama, randevulaşma, flörtleşme ve bilgiye ulaşma biçimlerimiz sürekli değişiyor. S. 8-9

“Dikizleme” dediğimiz şey tam da böyle çalışıyor: Daha işin başında, size iyi zaman geçirmeyi vaat ediyor, söyleyemediklerinizi dışa vurmanızı kolaylaştırıyor, hayal bile edemediğiniz şeyleri yapmanızı sağlıyor. Kendinizi kaptırıyorsunuz ve üzerinde çok daha fazla düşünmeden, normal bir ortamda uygunsuz bulacağınız bulacağınız davranışları benimsiyorsunuz.  S. 10

Karşı tarafta kim var, neden sevdiğimiz insanların fotoğraflarını teşhir ediyoruz, ne diye durup dururken sağlık problemlerimizi bütün detaylarıyla yazıyoruz, en beğendiğimiz on komedi filmini alt alta sıralamamızın gerisinde yatan gerekçe ne? S. 10

Eğer dikizlemenin neye benzediğini ya da ne hissettirdiğini merak ediyorsanız, kitabı bir kenara bırakıp televizyonu açık! Sakın yapmayın lütfen! Okumaya devam edin, televizyonu daha sonra da izlersiniz.  Yüzlerce televizyon programı var zaten. Bunlar arasında pek çoğunun “Dikizleme Kültürü”ne adandığına göreceksiniz. Eğlence programları, yetenek yarışmaları, yemek programları, sitcomlar,  polisiye programlar,macera programları, izdivaç programları, dekorasyon programları, pembe diziler, spor programları….. s. 11

Birkaç saatini arkadaşının ve arkadaşının arkadaşlarının profil fotoğraflarını inceleyerek harcayan herkes dikizlemenin ne olduğunu gayet iyi bilir. Dikizlemek, herkes hakkında her şeyi bilme ve öğrenme arzusudur. Bir arzuyu tatmin karşısında, herkesin sizin hakkınızdaki her şeyi öğrenmesine de izin vermiş olursunuz. S. 15

İtiraf etmekte zorlansak bile, aslında tanıdığımız kişiler yerine, tanımadıklarımızla paylaşmayı amaçlıyoruz! Bütün bu hazırlıkları “herkes” için yapıyoruz, bütün o malzemeleri oraya “herkes” görebilsin diye koyuyoruz. S. 18

Modern insan önüne çıkan her şeyi yutan bir elektrik süpürgesi gibidir. Bu insanın nasıl biri olacağını izledikleri belirler. Televizyon zaten bu işlevi görür. Artık okumanıza da gerek yok. Kitaplar çöpe, televizyon kalsın! İşte bu yüzden insanlar, insandan çok plastiğe benziyor; tıka basa doydular ve böylece inşa edilmeleri tamamlandı. Tıka basa doysun diye önüne konulanları iade eden insanın ise cevher sahibi olduğu düşünülebilir. S. 31 Andy Warhol, 1966

Neden yediden yetmişe yüzlerce insan çevrimiçi dünyada ilgi çekmeye çalışıyor? Akla gelen ilk cevap, dikkatleri üzerlerinde toplamaktan hoşlanmaları olsa gerek. Bu kolay cevabın doğruluğu şüphe götürmez elbette ama biraz daha derine inince fark ediyorsunuz ki bu insanların istediği süper star falan olmak değil. Sadece, toplumun artık doyuramadığı birtakım ihtiyaçlarını tatmin etmeye çalışıyorlar. S.37


“Dikizleme Kültürü” “insanlığını yitirmiş insanlık” sorununa bulunmuş çarpık bir çözüm. Kendimizi izlenir kıldığımızda, insanların bizimle ilgili yorum yapmasını sağladığımızda, belki ironik ama birey olduğumuzun bilincine varıyoruz. Dikizlenecek, ne kadar özel ve ne kadar farklı olduğumuzu başkalarına göstermek istiyoruz. Bu aynı zamanda, son derece sıradan ve normal insanlar olduğumuz anlamına geliyor; çünkü herkes gibi bizim de bir başkasına ihtiyacımız var. S. 38

Neticede esas sapıklık, bilgi diye sunulan bu saçmalıklar değil; insanların bu sapıklıklara ilgi göstermesi. İnsanlar bu haliyle koyuna benzemiyor mu? Yani bu bilgilerin saçmalığından ziyade, bu bilgilere karşı gösterdiğimiz iştah bizi koyun yapıyor. “Sistem” bizi teker teker sayıp hizaya sokuyor ve etiketliyor. S. 39

Striptiz Kültürü adlı kitabın yazarı olan ve ayrıca İngilizlerin bulvar gazetelerine, realiti şovlara ve kapalı devre televizyonlara merakını yakından takip eden Glasgowlu Prof. Brian McNair, bana bir keresinde, gizli kameraların ve “Dikizleme Kültürü”nün yaygınlaşmasının iyi bir şey olabileceğini söylemişti: “Artık hepimiz daha eşitiz. Daha da fazlası, artık birbirimizi daha iyi anlıyor, birbirimizi dışlamıyoruz. Eşcinsel ya da heteroseksüel, orta sınıf ya da zengin; herkes birbirinin dünyasına aşina.( Biri bizi gözetliyor) isimli televizyon programı, sıradan kişileri popüler yapıyor.ç Şimdi de (Yıldızları Gözetliyoruz) başladı. Bu programda da popüler insanlar sıradanlaşıyor. Demek ki toplumda bir demokratikleşme söz konusu. Bunun sağlıklı bir gidiş olduğunu söyleyebiliriz. S. 40


Jean Twenge: Bugünün gençleri, önceki kuşaklara göre kendilerini çok daha fazla önemsiyor.  S. 40

Jake Halpern, Şöhret Bağımlılığı adlı kitabında, gençlerin yüzde 31’inin bir gün meşhur olacağına inandığını gözler önüne seriyor. Yine aynı kitaba göre, gençlerin yüzde 80’i de kendilerinin “çok önemli” olduklarını düşünüyor. (Eğitimciler, 1950’lerde yapılan benzer bir araştırmada, çocukların sadece yüzde 12’sinin –ne facia ama!- kendilerini “biraz önemli” bulduğunu ortaya çıkarmıştı.)s. 41

John Suler: “ İnsanlar bilgisayarın başına geçtiklerinde, dünyanın herhangi bir yerinden yazdıklarının okunabileceğini biliyor; fakat yazmaya başladıktan sonra, yüzyüze ilişkilerde olduğu gibi doğrudan tepki almıyorsun. Bu da kendini sansürlemeni engelliyor. Böylece bakış açın değişiyor. S. 42

Sanal dünya insana söz hakkı veriyor. Düşündükleri ve hissettikleri her şeyi paylaşma şansı tanıyor. Bu da onu inanılmaz derecede güçlü kılıyor. S. 42

Dikizleme kültürünün bir parçası haline getiren iki temel sebep var: Birincisi, bir ruhun başka bir ruha ulaşma ve hayatın anlamını paylaşma çabası. Diğeri ise popüler kültürün bize enjekte ettiği ilgi çekme ve farkına varılma arzusu.  Twenge: “Düşündüğüm, hissettiğim ve yaptığım her şey, başka insanların düşündükleri, hissettikleri ve yaptıkları kadar kıymetli.” Diyerek bir bakış açısı geliştiriyor. Hepimiz aynı derecede ilgi çekiciyiz; hepimizde aynı tavsiyede bulunma, dert paylaşma, kafa dağıtma, eşlik etme ve eğlence potansiyeli var. Bu yüzden de hepimizin hayatı izlemeye değer. Başka bir deyişle hepimizin hayatı para eder. S. 42

Günde altı saat televizyon izleyenler gayet iyi bilir, bir televizyon dizisi izlemekle, bir insanın hayatını bilgisayarın başına geçip izlemek arasında fark yoktur.  Her iki durumda da kendi hayatınıza ara vererek, başka insanların nasıl yaşadığını gözlüyorsunuz. S. 46

Yirmi yıldır insanlara durmadan, ‘Ünlü olabilirsin’ diyoruz. Şu an olup biten her şey, insanlara verdiğimiz bu umudun doğal bir yansıması. S. 48

Bir Teksaslı, mahkemeye başvurarak ismini “NoktaComAdam” olarak deştirmiş ve böylece yeni milenyum neye benzeyeceğini ortaya koymuştu. “NoktaComAdam” 2000 yılında geçirdiği her anı webcam ile internette yayınladı: Kadınlarla internette flörtleştiği anlar ve taşrada taşındığı evi dekore edişi de dahil. Üstelik o eve taşınmasının nedeni, izleyicilerine biraz daha heyecan yaşamaktan başka bir şey değildi. S. 48

Önce yıldızlar vardı, sonra onların yerini ünlüler aldı; şimdi ise her an, her yerde karşımıza çıkan “amatör” ünlüler mevcut. Bu tersten gelişim, kitle iletişim araçlarına erişimin kaybolmasına bağlanabilir. S. 63

Kitle iletişim araçlarının yarattığı bilgi kirliliği içinde eriyor ve genellikle bilinçsiz bir biçimde kendimizi metalaştırıyoruz; ama toplum gözlerinin önünde olup biten bu değişimin farkında ve bu nedenle tedirgin oluyor. S. 69

John Langley: “ Yirmi yıl önce program çekmek çok zordu; ama artık insanların yüzde 90’ı sözleşmeyi hemen imzalıyor. Yeni kültür insanlara televizyona çıkma arzusu aşılıyor; hatta konu suç işlemek dahi olsa bile.” 112

Sam Breton ve Reuben Cohen adlı akademisyenler, “Realiti şovların yapım tekniğinin, artık işlence yöntemleriyle büyük benzerlikler taşıdığını”  söylemekte. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 5’inci maddesi: Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce, insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz ve ceza verilemez. Fear Factor, Survivor gibi programlara ne demeli? Bu şovlarda katılımcıların hapis hayatına, açlığa ve onur kırıcı koşullara tahammül etmesi beklenmiyor muydu? S. 127

İnsanların hayat hikayelerini metalaştıran endüstri… s.134
Gerçek hayatta photosoh yoktur! S.144

İnsanların bir sırrı olmasının cazibesi kaybolmaya yüz tuttu, sır sahibi insanların modası geçiyor. Neden sırlarınızı isteyesiniz ki? Üstelik onlar sayesinde para kazanıp ilgi çekebilecekken, arkadaş edinip gruplara katılabilecekken? S. 145

Biz sırlarımızı açığa vuracak, çitileyip kurumaya asacak bir mecra istiyoruz. Kitli çamaşırlarımızı yıkamalı ve herkesin görebileceği bir yere asmalıyız. Dedikodu evrenseldir. S. 145

Neden paylaşım siteleri ilgimizi çekiyor? Neden bu bize eğlenceli geliyor? Neden kurgusal, sanal eğlence normalleşti ve ilgi çekmeye başladı? Ama bu bakış açısı yanlış. İnsanlar artık bu dünyanın bir parçası ve bu dünya gerçek.” S.145

Dikizleme bağımlılık yapar ve bir kez başladığınızda durmak, neredeyse imkansızdır; çünkü size (ya da başkalarına) özel anları, “kamuya duyurulur” formuna soktuğunuzu bir noktadan sonra unutuyorsunuz. S. 149

Ortalama bir insan, Durbar’ın ve diğerlerinin de söylediği üzere, üç aşağı beş yukarı 150 kişilik bir “topluluğun” içinde yaşar; yani bizi tam manasıyla tanıyan 150 insan vardır. 162

İnsanları birbirine bağlayan dedikodu, utanç duygusu ve bilinme arzusuydu. Bir araştırmacı, gündelik konuşmaları mercek altına alınca gördü ki diyaloglarımızın yüzde 80 veya 90’ı “o an içinde bulunduğumuz sosyal dünya ve tanıdığımız insanlara ilişkindi.” Ağzımızı açıyorsak, başka insanlardan bahsetmek için açıyorduk. Büyük düşüncelerimiz varsa eğer, bunlar da daha iyi sosyalleşebilmeye, dostumuzu düşmanımızdan ayırt edebilmeye, kim bizden kim değil anlayabilmeye yönelikti. S. 163

Modern zamanda aynı anda birbirinden garklı birçok hayat birden yaşıyoruz. Ofiste başka, okulda başka, ailemizin yanında ve toplumun kimi diğer bireylerinin yanında başkayızdır. Asıl amacımız, bizi diğer herkes gibi yapan sıradan hayatımızdan sıyrılmaktan başka bir şey değildir. S. 165

Herkes şekil değiştirirken güvenebileceğimiz kim kalmıştır? Dikizlemenin hayatımızın bir parçası haline gelmesinin sebebi, koloniler halinde yaşarken benliğimizi saran uyum farkındalığa duyduğumuz özlemden başka nedir ki? 165

Bizim toplumumuz izleyicilerden değil, röntgencilerden oluşuyor… zaten biz de bir amfi tiyatroda ya da sahnede değil, tek bakışta her şeyi görebildiğimiz bir makinenin içindeyiz. Bu makinenin gücü hayatımızın her alanına işledi. Bu mekanizmanın parçası olduğumuzdan beri biz de bu gücü taşıyoruz.  (Hapishanenin Doğuşu, Michel Faucault) s. 171

Haberlerden sonra yayınlanan diziler, sokakların psikopatlarla dolu olduğuna ilişkin algımızı güçlendiriyor. S. 207


 



 Dikizleme Günlüğü,  Nal Niedzviecki, Ayrıntı Yayınları, 2010