31 Mayıs 2015 Pazar

Mazlum Doğu’nun Mağrur Çocukları - Alev Erkilet



İslamcılığın Muhafazakarlıkla İmtihanı
         


Wallerstein, muhafazakârlık, liberalizm ve radikalizm arasında bir ayrım yapar ve bu ideolojileri kapitalist dünya-sistemin ayakta kalmasını meşrulaştırmak üzere inşa edilmiş jeo-kültürün parçaları olarak ele almak gerektiğinin altını çizer. S. 125

·         Muhafazakarlara göre değişim normal bir şey değildir. “Onları özellikle rahatsız eden şey, toplumsal düzenin sınırsızca biçimlendirilebilir, sınırsızca geliştirilebilir olduğu ve insani
politik müdahalenin değişimleri ivmelendirebileceği gerektiği argümanıydı. S. 125

·         Kendi dindarlar kazandıkları parayı kişisel zevkleri için harcamak yerine yeniden yatırıma yönlendirmiş ve iş alanındaki başarılarını kurtulmuşluklarının bir işareti addetmişlerdir. “iş başarısı” ile “rıza” arasında kurulan bu bağlantı, kent dindarlığını köy dindarlığından radikal bir şekilde ayırmaktadır. (Turner) s. 128


  • İslamcı tutum, kurulu düzeni muhafaza etmekten ziyade, gerek düzenin gerekse değişimin temel ilkeler çerçevesinde gözden geçirilmesini önceler. İslamcılara göre değişim haktır; Sünnet’in gereğidir. S. 129

  • Gelenek yüzyıllar boyunca atalarımızın yapıp ettikleri şeylerdir ve kuşaklar arasında aktarılmak suretiyle bugüne kadar gelmiştir. Muhafazakar düşünce bunu olduğu gibi kabul eder, sorgulamaz. İslamcı düşünce ise, tam tersine atalardan gelmiş olan düşünce ve pratiklerle Allah’ın vahyi arasında bir tutarlılık olup olmadığını sorgular. Muhafazakarlar geleneği şeklen korumak ve taklit etmeye devam etmek gerektiğini düşünürlerken, İslamcılar içeriğe bakmak gerektiğini iddia ederler. S. 129

  • İslamcı yaklaşım halifeyi sadece ulu’l-emr çerçevesinde –yani içinizdeki emir sahiplerini uyun- ayeti çerçevesinde değerlendirmez, kayıtsız şartsız itaati savunmaz.  S. 130



  • Geleneksel kurumların, “ne biçimde” ve “ne pahasına” olursa olsunb ayakta tutulması yönündeki bakış açısı muhafazakar yaklaşıma örnek oluştururken, bu kuramların içeriğini temel ilkelere göre değerlendirme ve gerekiyorsa yeniden ve yeniden değiştirme eğilimi İslamcı yaklaşıma örnek teşkil eder. S. 130

“Yoksun Bırakma” ve “Dışlamadan” “Özgürleşim” Olanaklarına Başörtüsü-Kamusal Alan İlişkisi
  • Toplumsal dışlama kavramı –kültürel dışlama bağlamında, modernite ve “diğerleri” arasındaki ilişkileri betimlemede de kullanılmaktadır. “Öteki” sorunu, “medeni ve ilkel ayrımı” bu bağlamda değerlendirilebilecek konu başlıklarından bazılarıdır. S. 135

  • Weber’in ortaya attığı “toplumsal kapanma” terimi, kendi mensuplarının dışında kalanlar hilafına elde tutulan ve güvenceye alınan ayrıcalıklarla nitelenen bir statü grubuna referansta bulunur. Üst statü grupları kendileriyle diğerleri arasına mesafe koymak yahut onları dışlamak suretiyle kendi statülerini vurgular ve pekiştirirler. “Diğer”lerini belirli pratik ve ayrıcalıklardan yoksun bırakarak aralarındaki mesafeyi belirginleştirirler: “Özel giysiler giyme”, “belirli yemekleri yiyebilme”, “belirli ticari faaliyetleri tekeline alma” yahut onlara “hiç bulaşmama” ayrıcalığı gibi. S. 136
  • Başörtüsü yasağı, ekonomik, politik ve toplumsal haklardan, bizzat dışlama amacıyla ve hukuksal temeli olmaksızın, mahrum bırakma girişimi olarak okunmalıdır. S. 138

  • T: H. Marshall dışlama olgusunu sivil, politik ve toplumsal haklardan yoksun bırakma bağlamında ele almıştır. S. 141

  • Heredot’tan bu yana batının doğu haklarına yaklaşımını belirleyen “uygar-barbar” ayrımı, 11 Eylül sonrası haydut devlet-anayurt güvenliği kavram çifti ile birlikte kullanılarak küresel ölçekte “damgalama” ve “stereotipleştirme” üzerinden sürdürülen bir dışlama sürecine zemin hazırlamıştır. S. 146

  • Stereotip zihinlerdeki “sabit” “dar ufuklu”, “değişime dirençli” ve “aşağılayıcı” resimlerdir. Örtülü Müslüman kadın bu bakımdan tümüyle stereotipleştirilmiş ve damgalanmıştır. Türkiye örneğinde bunun en ağır biçimlerinden birine başörtülü bir kadını domuz suratı ile betimleyen bir karikatürde rastladık. S. 147

  • Toplum, tek tip kalabalıklar şeklinde resmedilen ve tek bir erkeğin ardında sessizce yürümekte olan dört tane çarşaflı kadın karikatürlerine alışkındır. Bu kadınlar edilgen, renksiz, ruhsuz ve sonuçta da kişiliksiz birer nesne gibi sunulur. Yani, Müslüman kadın seçim yapmaz, düşünmez, özgür olamaz ve dolayısıyla da özgürlük talep edemez. Reşit değildir. S. 147

  • Türkiye’de genelde Müslüman grupların ve onların temsil ettiği siyasal ve toplumsal  luşumların kadını eve döndürmeye çalıştığı iddia eden “modernist” kesimlerin örtülü kadınların kamusal alana çıkış imkanlarını ortadan kaldırmaları söz konusudur. Kamusal alana çıkışın, eğitime, üretmeye ve çalışmaya bağlı olduğunu kabul edersek, o zaman kadınları eve, kadınlığa ve doğurganlığa mahkûm edenin Müslüman kitleler değil de, modernist seçkinlerin ta kendileri olduğu da kabul edilmek durumundadır. S. 149

  • Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset başlıklı araştırmada, başörtülü kadınların örtünme nedenleriyle ilgili bir soruya %71.5 oranı ile “dinin emri olduğu için” cevabu verilmiş; ailesinin veya ailedeki erkeklerin isteğiyle örtündüğünü söyleyenlerin oranı %1.1 de kalmıştır. Ayrıca “çarşaflı” kadınların %100ü, başörtülü kadınların %87.7si, “türbanlı kadınların da %94.1İ çevresi başını a.sa bile kendisinin kesinlikle açmayacağını belirtmiştir. (Çarkoğlu-Toprak) s. 152

  • Kamusal alan kavramını siyaset felsefesine ve sosyolojisine kazandıran kişi Jürgen Habermas’tır ve o kamusal alanı yasakların ve sınırlandırmaların değil – tam tersine- özgürlüklerin alanı olarak tanımlamaktadır. S. 153

  • Türkiye kamusal alanı ise, özgürlükleri kısıtlamanın belli ölçütler üzerinden tanımlanmış dışlamaların, özgürleştirici eylem anlamında “konuşma”yı engellemenin, temel hakları gasp etmenin alanıdır. S. 155

Edebiyatta Sömürgecilik Tartışmaları ve Kara Afrikaya Bakış: Joseph Konrad ve Tayeb Salih Örnekleri

  • Sömürgeciliğin temel meşrulaştırıcı ilkesi “uygarlaştırma misyonu” ya da “beyaz adamın yükü” deyimleriyle ifade edilmiştir. S.233

  • Conrad’ın, sömürge mağduru yerlileri betimleme biçimlerine baktığımızda, tamamen olumsuz niteliklerle karşılaşırız: “Mutsuz vahşilerin o katıksız ölüm gibi kayıtsızlıkları”, “ehlileştirilmiş yerliler”, “acının, teslimiyetin, çaresizliğin tüm halleri içerisinde ağaçların arasına sinmiş, uzanıp yatmış karanlık şekiller”, “kara hastalıklı gölgeler”, yaratıklar, adi pamuklu, boncuk ve pirinç alaşımlı teller karşılığında çok değerli bir ticari meta olan fildişi veren ticari aklı olmayan insanlar, yamyamlar, vahşiler, aşağılık vahşiler, yabaniler, barbarlar, zamanın kavramını batılı anlamda kavramaya muktedir olmayan zamanın başlangıcına ait varlıklar… s. 235

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder