8 Haziran 2015 Pazartesi

Göğü Delen Adam: Modern insana ilkel bir bakış açısı!





 Feodal toplumu, endüstri devrimini ve kapitalist toplumu, sosyalizmi ve komünizmi, modernizmi ve post modernizmi yaşamış ve yaşamakta olan günümüz insanlarının yani biz medenilerin ilkel toplumlar, avcı-toplayıcı kabileler hakkındaki düşünceleri bellidir. Peki bu ilkel kabile üyelerinin bizler hakkındaki düşünceleri sizce nasıldır? Papalagi de tam olarak bunu anlatmaktadır. İlkel bir kabile şefinin Batı medeniyeti ve daha genel kapsamlı olarak "beyaz adam" hakkındaki düşüncelerini anlatıyor kitap.


"Papalagi,yuvarlak metali ve ağır kağıdı sever. Katledilmiş meyvelerin suyunu, domuz,sığır gibi hayvanların etini midesine indirmeyi sever. Ama, hepsinden çok sevdiği bir şey vardır ki, bunu elle tutmak mümkün değil: Zaman! Bu yüzden dünyanın patırtısını kopartır, saçma sapan konuşur durur. Güneşin doğuşuyla batışı arasında kullanmadığı hiçbir zaman kalmasa yinede yetmez Papalagi’ye. Zaman, Papalagi’yi memnun edemez bir türlü. Büyük Ruh’a yakınır da yakınır, daha fazlasını vermedi diye.Evet, böyle işte; her yeni günü belli bir plana göre bölüp
parçalayarak Büyük Ruh’a ve onun hikmetine etmediği hakareti bırakmaz.

Çalı bıçağıyla yumuşak bir hindisdan cevizini boydan boya keser gibi böler günü. Her bir bölümün ayrı adı vardir.Saniye, dakika, saat. Avrupa’da zamanı olan çok azdır. Belki de hiç yoktur. Bu yüzden herkes yaşamın içine fırlatılmiş birer taş gibi koşuşturur. Hemen hepsi yürürken yere bakar ve daha hızlı ilerleyebilmek için kollarını ileri savurur. Eğer durduracak olursan isteksizce, ’Niye beni rahatsız
ediyorsun?’ derler. ’Kaybedecek zamanım yok, sen de kendi zamanını değerlendirmeye bak.’ Sanki hızlı yürüyen insan daha değerli, yavaş yürüyenden daha yürekliymiş gibi davranırlar."

“Papalagi’nin içi zaman korkusuyla dolu olduğu için, hepsi yalnız erkekler değil kadınlar ve çocuklar da büyük ışığı kendi gözleriyle ilk kez gördüklerinden beri ayın kaç kere yükseldiğini, güneşin kaç kez battığını kesin olarak bilirler. Bu o kadar önemlidir ki belirli aralıklarla çiçekler ve şölenlerle kutlanır. Bana “kaç yaşındasın” diye sorduklarında benim gülüp de bunun önemi olmadığını söylemem üstüne utanmam gerektiğini düşünüyorlardı. …Ben ise “bilmemek daha iyi” diye düşünüyordum.
Sanıyorum ki çok sıkı tuttukları için zaman, ıslak elden kayan yılan gibi akıp gidiyor ellerinden. Zmanın kendisine gelmesini beklemez. Kollarını açıp, yakalamak için peşinden koşar. Zamanın huzur içinde güneşin altına serilmesini kıskanır, ister ki hep yakınında olsun, şarkı söylesin iki laf etsin. Oysa zaman sessiz ve uysaldır, huzur ister güneşin altında döşeğine uzanıp yatmak ister.
Papalagi zamanı tanıyamadı, anlayamadı. Bu yüzden onu hor kullanıyor.
…Zavallı şaşkın Papalagi’yi bu çılgınlıktan kurtarmalıyız. Zamanını geri vermeliyiz. O küçük yuvarlak zaman makinelerini parçalayıp ona güneşin doğuşundan batışına kadar bir insanın kullanabileceğinden çok daha fazla zaman olduğunu anlatmalıyız.”

Kaç yaşındasın demek kaç dolunay boyunca yaşadığın anlamına gelir.Oysa dolunayları saymak pek tehlikelidir, çünkü kişi buna çok dikkat ederse ve yeterince çok dolunay geçmişse ‘artık yakında öleceğim’ demeye başlar.Ondan sonra ne keyfi kalır ne de başka bir şeyi ve kısa süre sonra da gerçekten ölür gider.

Papalagi’nin yaşamı, Savaii’ye elçi giden ve kıyıdan ayrılır ayrılmaz düşünmeye koyulan bir adama benzer. “ Savaii’ye varmama ne kadar sürer acaba?” Düşünür, ama yolculuğunun akıp gittiği o güzelim çevresini görmez. Derken sol kıyıda dağların sırtları görünüverir. Daha gözlerinin bu sırtları görmesiyle, “ bunların arkasında ne ola ki”, diye düşünmeye başlar. Kendini alamaz bundan. Diyelim ki küçük ya da geniş bir koya girdi, gençlerle birlikte deniz türküleri söylemek aklının ucundan bile geçmez ya da genç kızların keyifli şakalarına gülmek. Koyu ve dağ sırtlarını geride bıraktı mı, bu kez yeni bir düşünce sarar onu: “ Acaba akşama kadar fırtına patlar mı?” “ Ya fırtına koparsa?” Mavi gökte kara bulut arar o. Patlayacak olan fırtınaya takar kafasını. Neyse, fırtına mırtına çıkmaz ve akşamleyin salimen Savaii’ye varır. Ama sanki o yolculuğu hiç yapmamış gibidir. Çünkü düşünceleri bedeninden ve teknesinden uzaktadır hep. Upolu’da, kulübesinde de kalsaydı hiçbir şey değişmezdi.
 
Gazete bütün insanları tek bir kafa haline getirmeye çalışır. Benim kafama, benim düşünceme karsı savaşır. Tüm insanların kafasını ve düşüncesini ele geçirmeye çalışır. Bunu becerir de. Sabah kağıdı okursan, öğlene diğer papalagilerin kafalarında ne taşıdıklarını, ne düşündüklerini bilirsin.


"Papalagi'nin tanrısı kendisinin "para" adını taktığı yuvarlak metal ve ağır kâğıttan başka bir şey değildir."

"...Para uğruna acımasız davranma hakkını elde eder Papalagi. Eli paraya gitti mi yüreği sertleşir, kanı donar, yalan söyler, dürüst davranmaz, tehlikeli olur."
Para uğruna, mutluluklarını vicdanlarını yitirenler; gülmekten, onurundan, sevincinden hatta karısından, çocuğundan olanlar vardır.

Eğer insan çok fazla "şey" e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir.


Beyaz adamın yaptığı hiç bir şey büyük ruhun mucizelerine yaklaşamaz bile.


Makineleri, marifetleri, büyüleri hiç bir şeyi insanın hayatını uzatmaya yetmedi; ne de insanı daha mutlu huzurlu kılmaya. Gelin onun için biz Tanrı'nın mucizevi makinesine ve onun becerilerine bakalım ve eğer beyaz tanrı bir oyun edecek olursa görmezden gelelim.

Beyazların ülkesinde, güneşin doğuşundan batışına kadar parasız hiçbir şey yapamazsın. Paran olmadı mı ne açlığını, susuzluğunu giderebilirsin ne de yatacak bir döşek bulabilirsin. Paran olmadığı için seni hapse atarlar. Yani hep para ödemek zorundasın. Yürüdüğün yol için, kulübeni yaptığın yer için, gece yattığın döşek için, odanı aydınlatan ışık için para vermen gerekir. Daha doğar doğmaz para ödemeye başlarsın, ölünce de ailen para ödemek zorunda kalır, başına dikilen taş için... 



Erkeklik çağına gelmiş papalagilerin çok azı bir çocuk gibi hoplayıp zıplayabilir. Sanki sürekli engelleniyormuş gibi yürürken bedenini havanın içinde zorlukla sürükler. O bu güçsüzlüğü yadsıyıp mazur göstererek, saygıdeğer bir adamın koşmasının, hoplayıp zıplamasının doğru olmadığını söyler. ama tüm bunlar salt kuru bahanedir. meslekleri onları uykuya ve ölüme mahkum ettiğinden kemikleri katılıp hareket edemez olmuş, kaşları sevinçlerini yitirmiştir. Meslek, yaşamı yok eden bir aitu*dur. İnsanların kulağına güzel şeyler fısıldayan, ama bedenindeki kani içen bir aitu. (Aitu: Şeytan)

dipnot: Bu sefer kitaptan alıntıları yazmaya üşendiğim için internette bulduğum alıntıları ekliyorum. Kitap burada okuduklarınızdan çok çok daha fazla can alıcı konuya değinmektedir. ZAMANI OLMAYAN HER PAPALAGİ BU KİTABI OKUMALIDIR.