31 Aralık 2016 Cumartesi

Saçma sapan tv programları yerine fotoğraf izlerim daha iyi

Zamanın/yılların adının değil insanların niteli, algısı, düşünce yapısı değişmesi gerekiyor. Yılların adı değişmesine rağmen hep aynı gün yaşandıktan sonra sırf bir rakam değişti diye büyük beklentilere kapılmak, dünyanın bir kaplumbağanın sırtında durduğuna inanan insanların inançları kadar boş ve gereksiz.





28 Ekim 2016 Cuma

TC Devleti'nden gelen mesaj


Koca bir ülke aynı kabusu görmüştü o gece. Fakat hep birlikte o kabustan uyanmayı da bildik. Değer verdiğimiz ne varsa alınmak istendi elimizden fakat hiçbirini vermedik, uğrunda şehitler verdik ama ne özgürlüğümüzden ne cumhuriyetimizden ne de vatanımızdan vazgeçmedik. Tıpkı Kurtuluş  Savaşındaki atalarımız gibi... 29 Ekim'de Cumhuriyet ilan edildi, 15 Temmuz'da Cumhuriyet muhafaza edildi.
Ve kabusun yaşandığı gecenin sabahında gelen bu mesaj, o ilk geldiği zaman ki yaşattığı his başkaydı fakat şuan düşününce bu mesajın gelmiş olması aslında başarmış olduğumuzun göstergesiydi.


Böyle bir millete darbe yapmaya kalkışırsan, sana doğru kalkan bir şeylerin olduğunu hissedersin :)


17 Eylül 2016 Cumartesi

Sakallı Celal'lerin bürokrasiyle imtihanı hiç bitmez


Sakallı Celal Ankara Erkek Lisesi müdürüyken, okulun lağımı  patlar.Durum bakanlığa iletilir.Ama bakanlıktan, ‘durumun idare edilmesi…’ yolunda bir cevap gelince, Sakallı Celal iş tulumunu giyer, bir öğrencisiyle birlikte patlayan lağımı onarmaya başlar.Tam o sırada okula gelen bir müfettiş, Sakallı Celal’i o halde görünce, bakanlığa ; “Makamına uygun olmayan bir kıyafette görüldü.” Diye rapor eder.Çok geçmeden bakanlık, Sakallı Celal’e bir yazı yazarak: “Niçin makamınıza uygun olmayan bir kıyafette görüldünüz?” diye sorunca Sakallı Celal, doğrudan bakanlığa çıkıp:
“Lağım patladı dedik, ‘idare et’ dediniz.Ben de lağımı onarıp idare edeyim dedim.Lağıma resmi kıyafetle girecek değildik ya; idare etmenin bok içinde oturmak anlamına geldiğini nerden bileyim?!”

Ulus Baker: Altmış kişilik ilkokul sınıflarında geleneksel bit taraması yapan kırmızı tırnaklı hocanın parmakları arasındadır azınlığın tanımı: Ç-I-T.Bit kırılır




Çoğunluk yasası adı verilen şey ise, belirgin bir şekilde, istatistiki bir varoluşa gönderme yapar.Sözgelimi medyanın aykırı ve uç noktalarda gezinti yaptırdığı düşüncesi düpedüz yanlıştır.Bir insan köpeği ısırırsa fantezisi ya da genel olarak sansasyon haberciliği adı verilen şey, nedenlerini daha çok sıradan çoğunluk ve merkeze rücu çerçevesinde bulur.Azınlıkların ve çoğulculuğa yapılan “postmodern” davetin ardında bir merkeze çağrı bulunmaktadır.Ortalama insanda gerçekleşmesi beklenen asimilasyon vardır.Bu uğurda olayın biricikliği ve bundan doğan önemi yitip gider.Yazı boyunca sık sık dile getirmeye çalışacağımız gibi, söz konusu olan “çoğunluk”un “azınlık”ları dışlamasından çok, onları kucaklamaya, yutmaya, kapsamaya, kendi içinde usul usul eritmeye meyletmesidir.Türkiye’de kadınların ezilmişliğinden söz edenlere hemen sunulan yanıt, bir kadın başbakanımızın olması(hem de sarışın); Kürtlerin dışlanmışlığına inananları çürütmek için kullanılan sav ise devletin en yüksek kademelerinde yer alanların “etnik kökenleri”ne bakmak değil midir?Yakınlarda şu “Beyaz Türkler” etrafında kopan fırtınalar da herhalde bir azınlığın çoğunluğa erişmek yolunda duyduğu tedirginliğin ifadesidir.
Altmış kişilik ilkokul sınıflarında geleneksel bit taraması yapan kırmızı tırnaklı hocanın parmakları arasındadır azınlığın tanımı: Ç-I-T.Bit kırılır; sessizlik ve bekleyiş de.Bitleri  tesbit edilen, gereği düşünülerek hükümleri kesinleşen üç çocuk arkadaşlarının, “çoğunluğun” yanından apar topar uzaklaştırılarak evlerine gönderilirler.Ama daha önce de dile getirdiğimiz gibi, azınlık demek, “hala bir fırsatın var” demektir işte.İlk buyruk sanıldığı kadar keskin olmadığından, ikincisi aralarından sıyrılarak çıkıverir ortaya.”Hala vaktin var.Öncelikle bitlerinden arın; derinin rengini değiştir; hızlandırılmış kurları takip ederek dilimizi öğren; acele et, kendine hemen bir penis edin, o da olmazsa tez elden bir oğlan doğurmaya bak.Çabuk ol, vakit yitirme.Ortada, meydandaki saatin altında buluşalım…

Ulus Baker
Aşındırma Denemeleri


12 Ağustos 2016 Cuma

Sakarya'da yaşamaktan gurur duymama sebep olan gece

Uzun zaman oldu bir şey paylaşmayalı. Bunun tek sebebi ülkemizin kara günler yaşamış olmasıydı. Öyle bir gece yaşadık ki 15 Temmuz'da, bir ömür hafızalarımızdan silinmesi mümkün değil. Çok şükür bu musibeti belki de en ucuz şekilde atlattık. Eğer milletçe vatana sahip çıkmasaydık şuan belki de saprofitler, tenyalar tarafından yönetiliyor olacaktır. daha doğrusu yönetilmiyor, öldürülüyor olacaktık. Şahsen hala biraz içim rahat değil. Sokaktan geceleri ses geldiğinde sıçrayarak uyanıyorum, gene bir şey oldu sanıyorum. Elektrikler gitti bugün, telefonla sizin oralarda da gitti mi diye arkadaşları aradım. Eminim ki başka bir çok insan da benimle aynı durumda. O geceden sonra burada çok şey paylaşmak istedim fakat nereden başlamalı bir türlü bilemiyordum. Sadece o günden bir anı olarak Sakarya Valiliğinde çekildiğim bir fotoğrafı koyacağım. Valiliği kurtardıktan sonra şenliğe, panayır alanına dönmüştü valiliğin önü.


Normalde bürokratlar bana itici gelir fakat bu vali çok başka :)

Artık her şeyin normale döndüğü, eskisinden çok daha güçlü bir şekilde belasız, huzurlu günler görürüz umarım.  Fologoto ise bu geceye özel olsun. Samimi ve vatanını seven güzel insanlara ithafen...


11 Temmuz 2016 Pazartesi

Lanet Kitabı

Kütüphanede bulduğum ilginç bir kitap. Farklı yörelerde edilen beddualardan, tarihi beddualardan hikaye ve masallarda geçen beddua ve lanetlere, dini metinlerde geçen lanet lafzı, siyasi lanetlerden türkülerde şiirlerde geçen beddualara kadar 500 sayfalık bir lanet ve beddua antolojisi. 

En komiğime giden şiir şu: 

"Meydana geldi na'ş-ı rakib-i nemime-saz
Kıldım huzûr-ı kalb ile ömrümde bir namaz"
(Sabit)

Rakibin ölüsü musalla taşına geldi de 
Ömrümde gönül huzuru ile bir namaz kıldım

Lanetin tanımını şöyle yapmışlar:
Lanetler; kültürlerin galeyanıdır. Bir reddiyedir. Teskin edilemeyen öfke ve nefretin ifadesidir. Af etmediklerimize söylenen son sözdür


27 Haziran 2016 Pazartesi

Kısa Film Superbenus



Dış görünüşe fazla önem vermenin zihni zayıf düşürdüğünü, sağlıklı karar verme yetisini zayıflattığını düşünüyorum. Bu kısa filmde de kadının değişiminin, güzellik veya çekicilik amacının altında yatan onca zahmetin ve bedene çektirilen işkencenin yanı sıra yapılan tüm bu zahmetin manasızlığı vurgulanıyor. Bu noktaya kadar her şey aslında bildiğimiz şeylerin bir kısa film olarak sunulması. Benim asıl merak ettiğim ise nasıl oluyor da insanlar bu tür eziyetlere sırf daha güzel görünmek uğruna (daha sonra çok daha berbat görüneceklerini bile bile) katlanıyorlar? Cevabın sadece sağlıklı düşünemiyor oldukları olduğunu sanmıyorum. Altında yatan bir yoksunluk hissi ve popüler kültürün, popüler görünümün bir parçası olamamak, arzulanmamak olması ise zamanın getireceği olumsuz dönüşüm karşısında göze alınmasını paradoks haline getiriyor. Güzelleşmek uğruna çirkinleşmek, günümüz dünyasının cinsiyet ayrımı olmaksızın yediği en büyük kazıklardan!

Bir Sapığın İdeoloji Rehberi

Ben zaten başından beri çöplükten besleniyorum. Bu çöplüğün adı ise ideolojidir. Bu ideolojinin kullandığı malzemenin gücü ise benim gerçekte ne yediğimi görmemi engelliyor. Bizleri köleleştiren yalnızca yaşadığımız gerçeklik değildir, bize dayatılan ideolojide yaşadığımız açmazın en üzücü yanı hallerimize sığındığımızı düşündüğümüz zamanlarda bile aslında birebir aynı ideolojinin içinde olmuş olmamızdır.

Bizler ideolojinin kurguladığı, bizden istenenin yapıldığı bir toplum içinde yaşıyoruz. Pek çok değerlerimizi yitirdik dememiz de çok da yanlış olmaz. Toplumu yönlendirenler tarafından görevlerimizi yapmak için kendimizi feda etmememiz ve hayattan zevk almamız vurgulanıyor; “Gerçek potansiyelinizi fark edin”, “kendiniz olun”, “tatmin olacağınız bir yaşam sürün”.

İdeoloji kafa karıştıran bir şeydir, gerçek bakış açımızı bulandırır.

İdeoloji bize basit bir şekilde empoze edilmez. İdeoloji denen şey sosyal dünyayla sürekli ve doğal olarak geliştirdiğimiz bir ilişkidir. Anlamı, dünyayı bu şekilde keşfederiz. Bizler bir anlamda ideolojimizden zevk alırız.

İdeolojinin dışına çıkmak bizi üzer, bu acı veren bir deneyimdir. Bunu yapmak için kendinizi zorlamanız gerekir.   

Psikanalizin en temel ilkelerinden biri zevkle basit hazlar arasındaki farkı keşfetmektir, ikisi aynı şey demek değildir. Zevk, alınan hazzın bozulmuş şeklidir. İnsan acı çekerken bile zevk duyabilir. İşte bu uç unsur görev ve zevk arasındaki basit ilişkiyi temelden ayrıştırır. Bu aynı zamanda ideolojinin kendini bulduğu yerdir. Özellikle de dini ideolojinin varlığını ortaya koyduğu noktadır.

İnsan çölde gerçekten susuyor. Koladan başka ne içilebilir ki? Niye? Çok uzun zaman önce Marx bu konuda önemli bir açıklama yapmış. Ürün bizim satın aldığımız ve tükettiğimiz basit bir nesne değildir aslında. Ürün denilen şeyler, ideolojik ve hatta metafizik özelliklerle dolu nesnelerdir. Bir ürünün varlığı her zaman görünmez bir üstünlüğü yansıtır, ve kola için yapılan klasik tanıtımlar bu görünmez satır arası içeriği çok açık ifade eder.

Gerçek olan nedir? Kolanın diğer olumlu özelliklerinden biri değildir elbet.
Yaşadığımız, post modern olarak tanımladığımız toplumlarda zevk almaya mecbur tutuluruz. Zevk almak sapkınca bir göreve dönüşür adeta. Arzu etmek, belli bir nesneye karşı duyulan arzu değildir kesinlikle. Bu aynı zamanda arzulamaya karşı duyulan bir arzu olagelmiştir. Arzulamaya karşı duyulan arzu… belki de en çok arzuladığımız şeye kavuştuğumuzda artık onun bir şey ifade etmemesinin nedeni de budur, o isteğimiz artık tatmin olduğundan ötürü arzulamayız. En büyük melankolik deneyimlerden biri, bir şeye olan arzumuzun tamamen kaybolmasıdır. Duygu olarak sadece doğal ihtiyaçlarımızı karşıladığımız döneme de geri dönemeyiz artık. Diyelim ki bize sunulan üründen vazgeçtik ve sadece ihtiyaç duyduğumuz ürüne yöneldik. Susadığımız zaman su içeriz mesela. Bu duruma geri dönemiyorsunuz. Aşırılık sonsuza dek sürüyor.

Kola durdukça ısınıyor, artık gerçek kola gibi değil. İşte sorun da bu. Üstün bir durumdan en alt seviye bir durumu geçişi bilirsiniz. Kolayı soğuk olarak sunduğunuzda belli bir cazibesi vardır. Ama ısınınca bir anda berbat bir şeye dönüşüyor. Ürünlerin en temel diyalektiği budur. Burada ürünlerin gerçek ve nesnel özelliklerinden söz etmiyoruz. Sözünü ettiğimiz şey ürünlerin yanıltıcı, aldatıcı özellikleri.

Meşhur, “neşeye övgü” adlı eserin özelliği nedir? Genellikle insanlığa övgü olarak değerlendirilir. Kardeşlik ve tüm insanların özgürlüğü olarak değerlendirilir. Burada göze çarpan unsur, bu iyi bilinen melodinin evrensel boyutta adapte edilebilir olması. Birbiriyle tamamen tezat olan politik hareketler için kullanılabilir. Nazi Almanya’sında bu eser, çoğunlukla büyük toplumsal olayların kutlanmasında kullanılmıştır. Sovyetler birliğinde Beethoven ilah haline gelmiş ve Neşeye Övgü neredeyse bir Komünist şarkısı haline gelmiştir. Çin’de büyük kültür devrimi günlerinde neredeyse tüm Batı müziklerinin yasaklandığı günlerde Dokuzuncu Senfoni kabul görmüştür. Gelişmiş burjuva müziği eseri olarak yorumlanmasına izin verilmiştir. Güney Rodezya’da bestenin sözleri değiştirilerek milli marş olarak kullanılmıştır. Almanya Doğu ve Batı olarak ayrıldıktan sonra katıldıkları olimpiyatlarda bir Alman madalya kazandığında hem Doğu hem de Batı Almanya’nın marşı olarak Neşeye Övgü çalınıyordu. Bugün, Avrupa Birliğinin resmi olmayan marşı Neşeye Övgü’dür.

Fantezi dediğimiz şey bireylerin özel meseleleri değildir aslında. Fanteziler ideolojilerimizin ana merkezini oluşturan unsurlardır. Psikanaliz açısından fantezi temelde bir yalandır. Yalan olmasının nedeni yalnızca bir fantezi olması, gerçek olmaması değildir. Tutarlı olamamanın oluşturduğu boşluğu bu fanteziler doldurduğu için yalan. Görüş açımızı yitirdiğimizde, ne yapacağımızı tam olarak bilemediğimizde fanteziler bize kolay çözümler sunuyor. 43.22

 

Alman Hard Rock grubu Rammsstein, sıklıkla Alman Nazizmiyle flörtte olduğu, Nazi simgelerini kullanmakla suçlanır. Ama konserlerini dikkatlice gözlemlerseniz ne yaptıklarını gayet net görebilirsiniz. Örneğin en çok bilinen şarkılarından biri Raise Raise. Rammstein grubu Nazi ideolojisini oluşturan unsurları minimal düzeyde kullanmaktadır. Bunlar da şehvet duygularını harekete geçirmek için kullanılmaktadır. Belli bir haz yaratılmak isteniyorsa bu küçük yüz hareketleriyle yaratılabilir. Bunların belirgin bir ideolojik anlamı yoktur. Ramsstein’ın yaptığı anlında bu unsurları Nazi söyleminden kurtarmak, özgürleştirmektir. Bu şekilde ideolojik olandan çıkartarak zevk almamızı sağlamaya çalışmaktadır. Nazizimle mücadele etmenin yolu bu unsurlardan zevk almaktır.

Starbucktan bir kapiçino satın aldığımızda aynı zamanda bir ideolojiyi satın aldığımızın farkında mıyız? Hangi ideolojiyi? Siz de biliyorsunuz. Bir Starbucks mağazasından içeri girdiğinizde karşınıza değişik tanıtım afişleri çıkar. Mesela, bizim kahvelerimiz pahalı ama biz gelirimizin yüzde birini Guatemala’lı fakir çocuklara harcıyoruz, yoksullara yardım ediyoruz gibi… eskiden basit, sade tüketim söz konusuydu. Bir ürün satın alır sonra üzüntü duyardınız. Starbucks bu tüketim arzunuzu karşılar ve bir ürünü tüketirken vicdani rahatsızlığı ortadan kaldırır. Çünkü bir yandan tüketimde bulunuyor bir yandan da insani görevini yerine getirdiğini hissediyorsun. Bunu da ürüne yüksek fiyat ödeyerek yapıyorsun. Yani biraz fazla para vererek sadece bir tüketici olmuyor, çevreye karşı görevini de yerine getiriyorsun.
Kapitalizm oldukça tuhaf dinsel bir yapıya sahiptir ve kapitalizmin değişmez tek bir talebi vardır. Sermaye akışı mutlaka sağlanmalı, çoğalarak daha çok yayılmalı, kendi kendini çoğaltmalı ve bu amaç için her şey feda edilmeli. Hayatlarımızdan tutun, doğaya, çevreye kadar.


1.31








Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı

Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı

Allame İbn Hazm, fertlerin temel ihtiyaçlarının sağlanmasından devleti sorunlu tutar. Ona göre:
-          İslam, servetin ve servet üretici unsurların birikimine karşıdır.
-          İslam, üretim unsurları üzerinde mutlak mülkiyeti kabul etmez; ancak, fertlerin bunları şahsen ve ortaklaşa kullanmaya hakları vardır.
-          İslam; zekat, sadakat (vergiler) ve miras gibi kurumlar oluşturarak dengeli bir toplumsal sistem kurmuştur. S. 16

Günümüzden bin dört yüz yıl önce, bugünün modern, ekonomi prensipleriyle boy ölçüşebilen ve ekonomik eşitliğin son basamağına kadar ulaşabilmiş böylesi bir ekonomik sistemle karşılaşmak gerçekten ilginç. Bu başarı, sistemin temelde, kapitalin ve öteki üretim faktörlerinin hiçbir ferde ait olmaması prensibine dayalı oluşundan kaynaklanmaktadır. S. 18

Başka kaynaklar süreklilik taşımadığından devlet hazinesinin ana gelir kaynağını zekat oluşturmuştur. S 18

Üretim araçları şahsi mülkiyete ait olamaz. S. 20

Geçersiz anlaşmalar:
-          -Tefecilik ve faiz, hangi biçimiyle olursa olsun, tamamen reddedilmiştir.
-          -Spekülasyona yol açabilecek kredi alışverişi ile ilgili muameleler.
-          -Her türlü bahis sözleşmesi ve şans oyunları.
-          -Niteliği tamamen tarif edilmeyen bir malın alıcısına risk yükleyen bir satış sözleşmesi.
-          -Alım-satımı yapılabilen şeyler arasında bulunmayan malların sözleşmesi.
-          -Meşru yoldan satılması tamamen yasak olan malların satış sözleşmeleri.
-          -Bulunmuş eşya gibi sahipliği satıcının üzerinde bulunmayan malların satışı.
-          -Satılmasında sınırlamalar getirilmiş olan malların satışı. S. 51-52

Sayfa numaralarını not almadığım kısım:
Toprak Sistemleri
-          -İkta: Haraç
-          -Hima: Öşr
-         - Devlet Toprakları: 1. Sevafi: Tamamen devlet kontrolünde, 2. Fey: Peygambere, sonrasında haliyefe ait arazi, 3. Deyeh: Devlete ait özel mülkiyet, 4. Vakıf
-         - Özel toprak

Tarımda Sınıflar
-         - Ekici olmayan sahip
-          -Sahip olmayan ekici
-          -Ekici sahip

İslam Hukukuna göre ticaret sözleşmesi
-        -  Mukaide: Mübadele
-          -Sarf: Değişme
-          -Selam: Bedel peşin alınıp mal daha sonra teslim ediliyor.
-          -Bey Mutlak: Para muameleler

Dört kişiyle yapılan sözleşme geçersiz:
-       -   Rüştüne erişmemiş kişi
-         - Akıl Hastası
-          -Kör
-          -Köle

Vergi Sistemi
-Kişiler zekat(Müslüman), Cizye (Gayrimüslim)
-Toprak için Öşr (Müslüman), Haraç (Gayrimüslim)

Müslümanların ülkesi: Dar’ül İslam
Düşman ülkesi: Dar’ül Harb
Müttefikler ülkesi: Dar’ül Meahid

Zekatın Temel Esasları
-          -Birikmiş servet
-          -Madenler ve defineler %20
-          -Ticari Sermaye % 2.5
-          -Hayvan Sürüleri

Zekatın Şartları
-          -Akıl sahibi ve reşit olmak
-          -İslam devletinde bulunmak
-          -Hür olmak

İrfan Mahmud Rana, Bir Yayıncılık, İstanbul, 1985


19 Haziran 2016 Pazar

Fotoğraf Üzerine - Susan Sontag

Susan Sontag – Fotoğraf Üzerine
Fotoğraf toplamak dünyayı biriktirmektir. Filmler ve televizyon programları duvarları ve ekranları aydınlatır, onlara yansıyan ışıkları titreştirir ve sonra da kaybolup giderler; oysa, durağan fotoğraflarda rastladığımız görüntü, oldukça hafif, ucuza üretilen ve kolayca taşınıp biriktirilerek saklanabilen bir nesnedir. S. 2
Bir şeyin fotoğrafını çekmek, fotoğraflanmış olan o şeyi ele geçirmektir. Başka bir deyişle, bir şeyin fotoğrafını çekmek, dünyayla, insanda bilgilenme – dolayısıyla, güçlenme- duygusu uyandıran bir şekilde ilişkiye girmektir. S. 3
Fotoğraflanmış görüntülerin de dünyayla ilgili tespitler olmaktan ziyade, dünyanın parçaları, fotoğrafa aktarılmış görüntüler, herkesin yapabileceği yada edinebileceği gerçeklik minyatürleri oldukları bellidir artık. S. 3
Fotoğraf, daha ilk çıkışından itibaren, elden geldiğince çok sayıda konunun yakalanmasını kapsamaktaydı. Oysa resmin hiçbir zaman böylesine kapsayıcı bir hedefi olmamıştı. S. 8-9
Son dönemlerde fotoğraf, neredeyse seks ve dans kadar yaygın biçimde rastlanan bir eğlenceye dönüşmüş durumdadır (demek ki, her kitlesel sanat formu gibi icra edilmemektedir). Fotoğraf, esasında bir toplumsal ritüel, endişelere karşı bir savunma siperi ve bir güç sergileme aracıdır. S. 8-9
Bir ailenin fotoğraf albümü, genellikle geniş aileyle ilgilidir ve çoğunlukla da o geniş aileden geriye kalan tek şeydir. S. 10
Seyahat etmek, bir fotoğraf biriktirme stratejisi halini almıştır. S. 11
Çoğu turistin içindeki his, karşılaştıkları kayda değer durumlar ile kendileri arasına hemen kamerayı koyuvermektir. S 11
Diane Arbus, “Ben fotoğrafı her zaman, yapılması haylazlık isteyen bir şey olarak düşündüm –fotoğrafı bana en çok sevdiren şeylerden birisi buydu ve ilk defa çektiğim de bunu çok sapkınca bulmuştum” diye yazmıştı. S. 15
Fotoğraf ile konusu arasında mutlaka bir mesafe bulunmalıdır. Fotoğraf makinesi, tamam, istismar edilebilir, zorlayabilir, hak ihlal edebilir, çarpıtabilir, sömürebilir ve metaforun uzandığı en uç anlamıyla suikastta bulunabilir (bunların hepsi, cinsel bir amaç güderek itip kakma davranışlarına zıt olarak, belli bir mesafe içinde ve olaydan belli ölçüde koparak ifa edilebilecek fiillerdir) ama ırza geçmez, hatta sahip bile olmaz. S. 15
İnsanların fotoğraflarını çekmek, onları, sembolik yolla sahip olunabilecek nesnelere dönüştürür. S. 17
Şuan içinde yaşadığımız zaman dilimi, nostaljik bir devirdir; fotoğraflar da etkin bir rol oynayarak nostaljiyi beslerler. Fotoğraf, ağıtlı bir sanattır, bir bakıma alacakaranlık sanatı. S. 18
Hiç akla gelmeyen bir sefalet bölgesinden haber veren bir fotoğrafın, münasip bir duygu ve tutum bağlamına oturtarak sunulmadığı müddetçe komu oyunda ufacık bir iz bırakması dahi mümkün olamaz. S 21
Amerikan napalmına maruz kalmış, kolları açık vaziyette ve acıyla feryat ederek anayolda fotoğraf makinesine doğru koşan çıplak Güney Vietnamlı çocuğun resmi gibi, halkın savaştan tiksinmesine, herhalde televizyonda gösterilen yüzlerce saatlik barbarlık manzaralarından çok daha fazla katkında bulunmuştur. S. 22

Bir olay fotoğrafı çekilmeye değer bir şey anlamına gelmeye başlamışsa eğer, o olayın neyden oluştuğunu belirleyen şey hala en geniş anlamıyla ideolojidir. S. 23
Fotoğraflar yeni bir şeyi gösterip yansıttıkları sürece, bakanı şoka uğratırlar. S. 24
-     
Dünyanın dört bir köşesinde muazzam büyüklükteki kataloğu oluşturan sefalet ve adaletsizlik fotoğrafları hemen herkesi vahşetle aşina hale getirmiş, ‘dehşetengiz’ olanı daha sıradanlaştırmış ve onu bildik, uzak (o sadece bir fotoğraf) ve kaçınılmaz bir kılığa sokmuştur. S. 25
-         Edward Steichen Family of Man (İnsanlık ailesi)
Arbus, “Sokakta birini gördüğünüzde, onda asıl dikkatinizi çeken şey genellikle kusuru olur” s. 41
Sürrealist blöfün azimli bir timsali olan Arbus, “Şimdiye kadar fotoğrafını çektiğim hiçbir konu ya da malzemeyi, üzerinde kafa torunca bana bir mana ifade etsin diye seçmedim” diye yazmıştı. S. 58
-     
Sürrealizm her zaman için rastlantıları aramış, davetsiz öğeleri benimsemiş, dağınık görülen şeyleri sevmiştir. S. 63
Sürrealizm, burjuvaziye özgü bir memnuniyetsizlik yoludur; sürrealizm militanlarının bu akımın evrensel olduğunu düşünmelerinin sebebi, bunun burjuvazinin tipik tepkilerini yansıtan işaretlerden biri olmasıdır. Bir siyaset kurma özlemi içindeki bir estetik olarak sürrealizm, mazlumdan yana saf tutar be resmi olmayan bir gerçekliğin doğrulularını savunur. Öte yandan, sürrealist estetiğin öne çıkardığı skandalların da genellikle, burjuva toplumsal düzenin örttüğü sıradan gizlerden (yani, seks ve yoksulluktan) oluştuğu anlaşılmıştır. S. 66
-       
Yoksulluk, zenginlikten daha sür reel değildir; iğrenç paçavralar içindeki bir beden, bir balo için özel olarak giyinip süslenmiş bir prensesten ya da el değmemiş bir çıplak kadından daha sür reel değildir. Sür reel olan, fotoğrafın dayattığı –ve kapattığı- mesafedir: toplumsal düzen içindeki mesafe ile zaman içindeki mesafe. S. 71
-         
Toplum, sır barındırmaz. S. 73
Öncelikle fotoğraflanabilir malzemeler olarak gördükleri yoksullardan ya da ünlülerden ziyadesiyle etkilenerek ve belgesel niteliği yaşısın niyetiyle çekilmiş çoğu fotoğraftan farklı olarak Sander’in toplumsal numuneleri, alışılmadık şekilde ve kasten geniş kapsamda tutulmuştur. Onun malzemeleri içinde bürokratlar ile köylüler, uşaklar ile sosyete leydileri, fabrika işçileri ile sanayiciler, askerler ile çingeneler, aktörler ile katipler yan yana yer alırlar. S. 74
Fotoğrafın büyüleyiciliği bize ölümü hatırlattığından, bu aynı zamanda aşırı duygusallığa çıkarılmış bir davetiyedir. S 87
-      
Fotoğraflar –ve alıntılar-, gerçekliği parçalı olarak yansıttıkları için, geniş hacimli edebi anlatılardan daha sahici görünürler. S. 91
Kitap formatındaki fotoğraf albümleri her gün çoğalıyor, kayıp geçmişi (dolayısıyla, amatör fotoğrafçılığın başarısını) ölçüp bugünün ateşine bakmak amacıyla birbiri üstüne yığılıyor. Fotoğraflar sayesinde çabuk tarih, çabuk sosyoloji, çabuk katılım imkanına kavuşuyoruz. S. 92
Fotoğraflar yalnızca –resimler için mümkün olamayacak şekilde - belirli bir anlamıyla- estetik bakımdan dayanıklı nesnelerdir. Leonardo’nun Milano’daki “Son akşam yemeği tablosu şimdi eskisinden daha iyi halde değildir; bilakis, korkunç görünmektedir. Fotoğraflarsa, bozuldukları, kirlendikleri, lekelendikleri, kırılıp solduklarında bile güzel görünürler; genellikle de daha güzel görünürler. S 98
Bir filmden aktarma yapmak, bir kitaptan alıntı yapmakla aynı şey değildir. Bir kitabı okuma süresi okura göre değiştiği halde, bir filmi izleme süresi ancak montajın kurgulanışına bağlı olarak hızlı yada yavaş algılanabilir. Bu yüzden, tek bir anın dilediğince uzamasını sağlayan bir durağan fotoğrafın filmin formuyla çelişmesi gibi, bir hayatın ya da toplumun içindeki anları donduran bir fotoğraf dizisi de onların formuyla, bir süreci, zaman içinde akışı temsil eden formuyla çelişir. S. 100
-         Fox Talbot (The Pencil of Natura Doğanın Kalemi 1844-1846) 106
Alfred Stieglitz, 22 Şubat 1893’te ünlü resmi “Fifth Avenue, Winter”ı (Kış, Beşinci Cadde) çekmeden önce, şiddetli bir kar fırtınasında saatlerce yerinden kımıldamadan ‘doğru anı beklediğini’ gururla anlatır. Doğru an, şeylerin (özellikle de herkesin hep baktığı şeyler ve yerlerin) yepyeni bir bakışla görülebileceği bir andır. İşte, [doğru anı] arama, halkın zihninde fotoğrafçının alamet-i farikası haline gelmişti. S. 109
İlahlaştırılmış gündelik hayat ve ancak fotoğraf makinesinin açığa çıkaracağı güzellik –maddi gerçekliğin gözün hiç görmediği, ya da görse bile, sanki ona uçaktan bakıyormuş gibi ayırt edemeyeceği köşeleri: Fotoğrafçının fetih serüveninin ana hedefleri bunlardır. S. 109
Ressam kurar iken, fotoğrafçı ortaya çıkartıyordu. Şöyle ki, bir fotoğrafın konusuyla özdeşliği her zaman için bizim onu algılayışımızı belirlerdi; fakat bu, resimde mutlaka aynı şekilde işlemek zorunda değildir. Weston’ın 1931’de çektiği “Cabbage Leaf”(Lahana yaprağı) fotoğrafının konusu, buruşmuş bir kumaşın düşüşünü andırır; o yüzden, ne olduğunu belli etmek için bir ballığa ihtiyaç duyar. Demek istediğim, görüntü, amacına iki yolla ulaşır. Biçim göze hoş gelir, kaldı ki bu (sürpriz!) bir lahana yaprağının biçimidir. Eğer buruşuk kumaş olsaydı aynı ölçüde göze güzel görünmezdi. Biz ‘güzelliği’ daha önce güzel sanatlardan öğrendik. Dolayısıyla, üslubun formel özellikleri(resmin temel sorunu budur), fotoğraf söz konusu olduğunda en iyi ihtimalle tali önlemlerdir, oysa fotoğrafta neyin fotoğrafının çekilmiş olduğu her zaman için asal önemdedir. Fotoğrafın her türlü kullanımının temelini oluşturan ‘her fotoğrafın dünyanın bir parçası olduğu’ varsayımı, bir fotoğrafa (eğer görüntüde görsel bir belirsizlik varsa, diyelim, çok yakından veya çok uzaktan görülüyorsa) dünyanın hangi kısmını gösterdiğini anlayana değin nasıl tepki gösterileceğini bilmediğimiz anlamına gelir. S. 112