18 Mart 2026 Çarşamba

Kendilerini Unutanlar: Bir Alzheimer Hastasının Hikayesi





Kendilerini Unutanlar: Bir Alzheimer Hastasının Hikayesi

Gelip geçen zaman değil
Göçüp giden bedenler
Göçüp giden eşimiz, dostlarımız…
Göçüp giden heyecanımız ve rüyalarımız….
Göçüp giden anılarımız ve artık ansıyamadıklarımız
Göçüp giden biziz!

Zaman bir kavram, biz bulduk. O, hiç değişmez. Bunu anlayabilmek için saate değil aynaya bakmak gerekir. Zaman henüz yerini başka bir şeyle dolduramadığımız en verimsiz organımız, en bereketsiz, en kısır tarafımızdır. Kanserden çok zamanla ölür insanlar! Ve bizler genelde parça parça ölürüz!

Kişinin yaşadığının belgesi anılarıdır. Anılarımız ve düşüncelerimiz ise zamanın mührüdür. Zamana bu mührü vurmak önemlidir. Başkalarının da bizi unutmaması önemlidir. Unutulmaktan endişe duyarız. En korkuncu ise kişinin kendisini unutmasıdır. Ne var ki bu gerçekleştiğinde ise kişi bunun farkında bile olmayacaktır.

Edebiyat, düşünce, duygu veya herhangi bir hakikati veya herhangi bir fikri anlatma mücadelesinin yanında unutmanın da mücadelesini verir. Yaşanılan aşk acısına ve anıların sebep olduğu mutsuzluklara karşı verilen bir tepkidir unutma çabası. Düşünen için mutsuzluk ve huzursuzluk onun yurdudur. Tek kurtuluş ise düşünmemektir. Düşünmeyi dahi unutabilmektir. Bu, kişinin kendinden kaçışı, zihniyle girdiği kıyasıya bir mücadeledir. Örneğin, Küçük Prens’te, Küçük Prens bir gezegene gider ve orada bir ayyaşı görür. Orada fazla zaman geçirmese de içi hüzünle kaplanır. Ayyaş adam sürekli içmektedir. Hem de utancını unutmak için içmekte… Eğer düşünmenin verdiği mutsuzluğun zirvesi varsa bu kesinlikle Cioran’dır. Uykusuz bir ömür geçirmiş, düşünceleri Alzheimer olana kadar yakasını bırakmamıştır. Bu konuyla ilgili olarak:  “ Bir uykusuzun, her gün çarmıha gerilmesinin yanında, İsa’nın bir kerecik çarmıha gerilmesi nedir ki?” der.  Unutmak bir dua bile olabilir bu yüzden. Jacques Brell bir şarkısında: “Size, ne sevmeniz gerekiyorsa sevmenizi ve ne unutmak gerekiyorsa unutmanızı diliyorum.” der. Bu açıdan bakınca unutmak veya düşünmemek, sağlıklı biri için huzuru bulmanın bir yolu olabilir.

Bir hastalık olarak Alzheimer’de ise, unutmamak, bu hastalığa karşı verilen mücadelenin adıdır. Bu hastalığın teşhisi(en başta), bir ömür içini doldurmaya çalıştığımız zamanın mührünün kırılması, anıların ve bilginin istemsiz olarak kaybedilmesi yani zamansız yaşamak demektir. Ülkesiz, idealsiz kalmak, yaşamı insanların arasında tek başına geçirmek, sosyal yaşamdan sürgün edilmek, hiçbir şeye hiçbir yere ait hissetmemektir.





Bir Alzheimer Hastasının Hikayesi

Varda bana bebek geldi.
El bebek gül bebek büyüttüm.
Kendimden önce ona baktım ve
benim ellerimde toprağa gidecek.
Arkasından bir zaman sonra ben de yalan olacağım.”
Alaettin Topuzoğlu, Adapazarı’nda, gençlik yıllarında fayton kullanarak geçimini sağlayan, daha sonraları nalbantlık yapan bir hayvan severdir. 1933 doğumlu Alaettin Bey, nalbantlık işini teknolojinin hızı karşısında sürdürememiş ve hayvanlar için kepek satarak ailesini geçindirmiş, yarış atı alma hayaliyle sürekli para biriktirmiştir.
“Hayal et, Hayallerin Gerçek olana dek hayal et” Aerosmith-Dream On
Alaettin Bey’in yaşamının dönüm noktası ise hayalini gerçekleştirmesiyle, Varda ve Sabire adında iki yarış atı almasıyla değişir. Varda ile Sabire henüz aldığında taydır ve Varda’nın ayağı sakattır. Çevresindeki insanlar Varda’nın koşmasının imkansız olduğunu ve onu kesmesini önerirler. Alaettin Bey ise Varda’yı ticari bir kazanç olarak görmeyip onu evladı gibi benimser. Bu iki atı sanki çocuklarıymış gibi sever ve ilgilenir. Her sabah erkenden kalkıp atlarının yemlerini bir saatlik uğraşla hazırlar, atlarını tımarlar, masaj yapar ve bu ilgisini hiç eksiltmeden her gün tekrarlardı. Tüm yaşamı boyunca atlarla iç içe olan biri için bu kadar çabanın sebebi sadece sevgidir.
Maddi zorluklardan ötürü hepimiz bazen zor bir seçim yapmak zorunda kalabiliriz. Bir seçim yapmak demek aslında başka bir şeyden vaz geçmek demektir. Alaettin Bey de bu iki ata bakacak maddi desteği zamanla sağlayamaz hale geldiği için bir seçim yapmak zorunda kalır. Evladı gibi sevdiği atlardan birini satmaya karar verir ve Sabire’yi satar. Sabire’nin satışından temin ettiği parayı Varda’nın iyileşmesi için harcar ve Varda’yı yarışlara hazırlar.

Doksanlı yıllarda Adapazarı’nda açık at yarışları yapılıyordu. Alaettin Bey, “bu at işe yaramaz, bunu kes” dedikleri atı ilgi ve sevgisiyle iyileştirmiş, açık yarışlara katılacak hale getirmişti. Varda da bu ilgi ve sevginin karşılığını katıldığı yirmi dört yarışın yirmi üçünü kazanarak fazlasıyla verir. Bu noktada dikkat edilmesi gerekilen nokta bu yarışlar günümüz Veli Efendi yarışları gibi yüklü paralar kazandıran yarışlar değildir. Alaettin Bey’in amacı da Varda üzerinden para kazanmak değildir. Yirmi üç yarış kazanan Varda’yı zengin at çiftliklerine satmaması bunun ispatıdır. Varda’yı satın almayı çok isteyen biri, atı neden satmadığını sorduğunda Alaeddin Bey’in cevabı şu olur: “Varda bana bebek geldi.
El bebek gül bebek büyüttüm. Kendimden önce ona baktım ve benim ellerimde toprağa gidecek.
Arkasından bir zaman sonra ben de yalan olacağım.”

Yaşlanmanın tek tesellisi, çevremizdeki her canlının da yaşlanması ve her nesnenin de eskimesidir. Bu konuda kimse yalnızlıktan şikayet edemez! Alaeddin Bey yaşlandı, Varda ise yaşlandı ve öldü. Alaeddin Bey de dediği gibi onu elleriyle gömdü. Varda’yla ilgilenmek için girdiği ahırın önünde boş ahıra bakıp iç çekerek bu duruma alışmaya çalıştı. Unutulmamalıdır ki ölüm, sevenleri ayırabilir fakat aralarındaki bağı koparmaya gücü yetmez.


Alzheimer

Alaeddin Bey zamanla yürümekte sıkıntı çekmeye başlar. Zaten kilolu olan Alaeddin Bey daha az hareket etmesi sebebiyle kilo almaya devam eder. Aynı zamanlarda konuşmalarında aksaklıklar, sürekli aynı soruları sormalar ve agresiflikler baş gösterir. Eve çağrılan doktorun teşhisi bellidir…

Zamanla hırçınlığı ve unutkanlığı arttı. Eskiye dair konuştuğunda ise anıları hep Varda’yla ilgiliydi. Gece uyanıp “beni vuracaklar” diye çığlıklar atan, halüsinasyonlar gören Alaeddin Bey gariptir Varda’yı öylesine içselleştirmiş ki anılarının çoğu Varda’yla ilgilidir.
Hastalıkta geldiği noktada artık maalesef Alaeddin Bey her şey için beklemek zorundadır. Yemek yemek için bekliyor, tuvalete gitmek için bekliyor, duş almak için bekliyor, yatmak için, giyinmek için bekliyor, tek başına hiçbirini yapamıyor ve sürekli birilerinin yardımını bekliyor.

Fotoğraflar, Alaeddin Bey’in torunu Emre Gülfidan tarafından, dedesinin Alzheimer ile olan mücadelesini anlatmak için çekilmiştir. Anlattığım hikaye de Emre’nin dedesinin vaktiyle kendisine anlattıklarının bir özetidir. Emre, dedesine onun fotoğraflarını çekmek için izin istediğinde Alaeddin Bey izin verir fakat bir istediği vardır;
Vardayla birlikte bir fotoğrafını çekmesini ister torunundan…


Yazı: Durukan Abdulhakimoğulları
Fotoğraflar: Emre Gülfidan

















Görme Kültürü Dizisi I: Görüntüler Evreni Kitap İncelemesi


 

Yazar              : Çerkes Karadağ

Yayın Evi        : Öteki, İstanbul 2016, 160

 



İnsan yaşamında hayati önem taşıyan bilgi, bilen ve bilinen arasındaki bilişsel bir sürecin ürünüdür (Çüçen, 2005, 35). Başka bir ifadeyle öznenin nesneye sorduğu sorular neticesinde elde edilmektedir (Çüçen, 2003, 3). Nesneye sorulan soruya göre öznenin aldığı konum bilginin türlerini oluşturmaktadır. Sözünü ettiğimiz konum, öznenin nesneye yönelttiği sorunun cevabını hangi yöntemle elde ettiğiyle ilgilidir. Bu durum bilginin farklı türlerinin oluşmasına neden olmuştur. Genel olarak bilgi türleri arasında bilimsel bilgi, felsefi bilgi, dinsel bilgi, teknik bilgi ve sanatsal bilgi sayılabilir (Çüçen, 2005, 18-24). Sanatsal bilgi; fotoğraflar, sinema filmleri, müzikler, romanlar, şiirler ve diğer sanat türlerinden eserler aracılığıyla izleyiciye veya dinleyiciye aktarılmaktadır. Aktarılan bilginin derinliği ve değeri Berger’in (1995) ifadesini kullanarak söylersek ancak belirli bir görme biçimiyle anlaşılabilir. Görme biçimi, belirli bir eserin aktardığı bilginin anlaşılması, değerinin ve öneminin algılanması için gerekli olan kültürel sermayeyle ilgilidir.

İzleyici veya dinleyici söz konusu anlamları yakalaması neticesinde fotoğraf, şiir, roman, öykü, müzik ve daha fazlası arasında ilişki kurabilir ve eserin verdiği bilgiyi daha geniş anlamlarla, farklı boyutlarıyla değerlendirebilir. Örneğin, bir romanın verdiği mesaj bir fotoğrafın hikâyesine dönüşebilir. Bir fotoğrafın verdiği mesaj bir sinema filminin konusu olabilir. Bir fotoğrafın taşıdığı mesaj bir şiirin konusu olabilir. Çok daha fazlası sanatçı ile izleyici veya dinleyici arasında sanat eserinin alanında kurulan ilişkiyle mümkündür.

Fotoğrafın farklı alanlarda kullanılıyor olması nedeniyle fotoğraf hakkında yazılan çokça kitap bulunmaktadır. Bu kitaplar genel olarak fotoğraf çekme teknikleri, fotoğraf sanatı, sosyolojik ve siyasi yaşamdaki işlevi gibi farklılıklar göstermektedir. Bunlardan bazıları Algan’ın (1990) kaleme aldığı “Fotoğraf Okuma”, Yaykın’ın (2010) “Sanat, Teknoloji, Bilim ve Fotoğraf”, Yurdalan’ın (2007) “Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj”, Kılıç’ın (2012) “Fotoğraf ve Sinemanın Toplumsal Tarihi”, Kandıroğlu’nun (2013) “Haber Fotoğrafçılığı”, Dora’nın (2004) “Büyüyen Fotoğraf Küçülen Sosyoloji”, Sontag’ın (2008) “Fotoğraf Üzerine”, Berger’in (2015) “Fotoğrafı Anlamak” ve gene Berger’in (1995) meşhur eseri “Görme Biçimleri” sayılabilir.

Yukarıda adı zikredilen yazarların yanı sıra fotoğraf alanında oldukça üretken isimlerden biri de Çerkes Karadağ’dır. Genel olarak çalışmalarından bazıları “Fotoğraf Nedir?” (2016), “Fotoğrafın Yüzyılı” (2016), “Görüntüler Evreni” (2016), “Görüntü Büyücüsü” (2016) ve “Fotoğrafın Derin Anlamı” (2016) şeklindedir. Bu bakımdan Karadağ’ın Türkiye’de fotoğrafla ilgili değerli eserleri olan üretken isimlerden biridir.  




Karadağ’ın “Görüntüler Evreni” adlı kitabı “Görme Kültürü Dizisi”nin birinci kitabıdır. “Görüntüler Evreni” ve “Gerçeklik: Görüntü Yanılmacası” adında iki bölümden oluşan kitap hem fotoğraf makinesi-fotoğrafçı-görüntü arasındaki ilişkiyi incelemesi bakımından fotoğraf sanatına ilgi duyanlar için hem de fotoğrafın aracılık ettiği görüntüler evrenini akademik açıdan incelemek isteyenler için görme kültürünün boyutları hakkında kılavuzluk yapmaktadır. Dizinin ikinci kitabı olan “Görüntü Büyücüsü” fotoğrafçı ve fotoğraf arasındaki ilişkiyi, fotoğraf açısından fotoğrafçının konumunu değerlendirmektedir. Serinin son kitabı “Fotoğrafın Derin Anlamı” ise fotoğrafın ihtiva ettiği konuları, bir fotoğrafın nasıl okunması gerektiğini göstermektedir. Serinin üç kitabı görme kültürünün farklı boyutlarını bir bütünlük içinde ele almaktadır.

Fotoğraf, Baker’in (2011,17) ifadesiyle optik ve kimyanın bir araya gelmesi sonucu oluşan özel bir bileşimdir. Eğer buna kinetiği de dahil edersek videoyu elde ederiz. Fakat görsel sanatlar arasında fotoğrafı diğerlerinden ayıran, onu güçlü kılan yönü yansıttığı anla ilgilidir. Genel olarak bir sinema filmi yaklaşık bir buçuk saat süren görüntüyle mesajını verirken, fotoğraf, saniyeden daha kısa bir sürelik bir anı yansıtarak mesajını iletir. Fotoğrafı güçlü kılan da budur. Nitekim fotoğraf makinesi, icadından henüz kısa bir süre sonra hem Batı’da hem de Osmanlı’da oldukça ilgi çekmiş, fotoğraf çekilme işleminin maliyetinin azalmasıyla da giderek yaygınlaşmıştır. Başlarda fotoğraf çekilmek demek, bir fotoğrafçı aracılığıyla an’ın dondurulması anlamına geliyordu. Günümüzde ise ayrıca bir çaba ve fotoğrafı çekecek bir aracı olmaksızın an’ın dondurulması neticesinde oldukça kolay ve pratiktir. Fotoğrafın bu teknik boyutunun yanı sıra siyasal ve kültürel yaşamda birçok etkisi bulunmaktadır. Özellikle fotoğrafın Sontag’ın (2008) da belirttiği gibi bir belge niteliği taşıyan ikna aracı olarak kullanılması onun ideolojinin alanında da kendine yer edinmesine neden olmuştur. Öte yandan fotoğraf toplumsal yaşamı kaydederek bir veri niteliğine dönüşmektedir. Örneğin fotoğraflar aracılığıyla yaklaşık 150 yıl önce yaşayan insanların giyim tarzlarını, belirli bir sokağın veya caddenin o dönemki görünümünü öğrenmek mümkündür. Bu nedenle Berger (2015) fotoğraf makinesinin icadı ile Comte’un “Pozitivist Felsefe Üzerine Dersler” adlı eserinin aynı döneme denk gelmesi, sosyoloji ile fotoğrafın birlikte büyümesine bağlamaktadır. Karadağ’ın Görüntüler Evreni adlı eseri de bu bağlamda fotoğraf makinesi-fotoğrafçı-görüntü arasındaki hermenötik ilişkiyi mekanik işleyişin ötesinde kültürel alan dahilinde ele almaktadır.

“Görüntüler Evreni” adlı birinci bölümde fotoğrafçı ile çektiği görüntü arasındaki ilişki üzerine durulmaktadır. Yazara göre “Hoşumuza giden hiçbir görünümden kaçamayız; çünkü hoşlanmak, görme yetilerimizin bir güzellik tarafından tutsak alınması demektir (19).”  Bu bakımdan fotoğrafçının görüntülediği ile kendi yaşam deneyimi arasında bilinçaltı bir ilişki bulunmaktadır. Fakat fotoğrafçı yaşam deneyimiyle ilişkili olan görüntüleri olduğu gibi yansıtmaz, onları yeni baştan gerçek kılar. Görüntüler ortamı da fotoğrafçının yaşam deneyimin alanı olarak fotoğrafçı aracılığıyla gerçek kılınır. Dünya hakkında fikir sahibi olmamızı sağlayan fotoğrafçılar için görüntüler ortamını oluşturan alan yani dünya bir atölyedir (35). Fotoğrafın atölyesi olan alanda görüntü kültürüne görüntünün çerçevesi, nesneler, ışık, optik, deklanşör, kamera, teknik, fotoğrafın konusu ve izleyiciler ayrı ayrı değerler katmaktadır.

“Gerçeklik: Görüntü Yanılması” adlı ikinci bölümde görüntünün gerçekliğini bir yanılsama haline getiren unsurların kritiği yapılmaktadır. Bu bölüm Lewis Hine’ın bir fotoğraf makinesinin yalan söyleme imkânının olmadığını dolayısıyla fotoğrafın yalan söyleme özelliğinin olmadığını fakat fotoğrafçının yalan söyleyebileceği yönündeki uyarısını akla getirir (Dora, 2004,98). Örneğin “doğa, her şeyi ile bir bütünlüğü sergiler fotoğrafçı ise daha çok bu bütünden ayrıştırdığı ayrıntılarla ilgilenir (109).” Bu durum ise fotoğrafı sanata dönüştüren husustur. “Fotoğrafın dili, aynı zamanda kendine referans aldığı doğanın dilidir. Görüntüler, doğanın gerçeğinden soyutlandıkları takdirde sanatsal ve estetik niteliklere kavuşma olanağı elde etmiş sayılırlar (111).” 

Fotoğrafın icadı gerçeği olduğu gibi yansıtma iddiasıyla resim sanatında radikal değişimlerin yaşanmasına neden olmuştu. Fakat her ne kadar “fotoğraf, gerçeğin hizmetinde bir sanat” olsa da “gerçeğin değişmez olduğu fikrini değiştirmiştir”. Fotoğrafın temel iddiası gerçekliği temel almakla birlikte gerçeği hem barındırırken hem de barındırmamaktadır. Bu durumu Karadağ şöyle ifade etmiştir “Fotoğrafçı, gerçekle ne kadar sıkı fıkı ilişkiler içinde bulunursa bulunsun, sonuçta yaptığı şey gerçeğin yerine kendi idealini, akıp giden yaşamın yerine onun suretini koymaktır (120).” Başa dönmek gerekirse, fotoğrafçı kendi yaşam deneyimleri ile doğanın gerçekliğinden bir parçayı fotoğraflar. Artık doğadan alınan gerçeklik dilimi hem onun kendi gerçekliği hem de bir temsili niteliğindedir. Fotoğraftaki görüntüye bakan izleyici de aynı şekilde kendi yaşam deneyimleri çerçevesinde görüntüyü algılar, mantık ve eleştiri ölçüleriyle yorumlar. Karadağ bu durumu şu sözüyle ifade etmektedir “Gerçek var olandır; gerçeklik ise içinde var olduğumuz (126).” Yorumladığımız görüntüler bir an’dır. Zamanın sürekliliği içinden an’lardan oluşan bir kesittir. “Her an; aynı zamanda bir görüş açısını, dünya görüşünü, kararlılığı, yapılan görsel seçimi ve sanatsal yansıtma biçimini içerir (128)”. Bu bağlamda fotoğrafçı zamanın içinden bir an’ı yakalamak için fotoğraf çeken kişidir. Zamanın içinden bir anın belirlenmesi ise bir düşünce inşa etme eylemidir. Böyle bir eylem fotoğrafı çeken için de izleyici için de geçerlidir. Fotoğrafı çeken, o an’ı belirlemek için; izleyici ise o an’ın zaman boyutunu genişletmek ve zaman sürekliliği içindeki konumunu yorumlamak için bu eylemde bulunur. Zamanın içinden kesip çıkarılan an, artık silinmez bir belleğe dönüşür. Bu nedenle Karadağ’a göre “Fotoğraf kişisel, toplumsal ve yaşamsal bellek kayıtlarını tutarak insanlığa yeni bir vizyon kazandırmıştır (145).” Bu bölümde fotoğrafçı ve görüntüler bağlamında önemli olan diğer hususlardan rastlantılar, deneyimler, devinim ve etik konuları üzerine de denemeler bulunmaktadır.

Özetle, Çerkes Karadağ, Görüntü Kültürü Dizisi’nin ilk kitabı olan Görüntüler Evreni ile fotoğraf makinesi, fotoğrafçı ve görüntü arasındaki mekanik ilişkinin bilişsel düzeydeki önemini ve bu önemden doğan kültürü okuyuculara aktarmıştır. İlk baskısı 2004 ve yeniden basımı 2016 yılında gerçekleşen Görüntü Kültürü Dizisi aradan geçen yıllar içinde giderek daha da fazla görüntüler içinde yaşamamıza paralel olarak fotoğrafın oluşturduğu kültürü yansıtmaya devam etmektedir. 



Kaynakça

ALGAN, E. (1990). Fotoğraf Okuma, Ankara: Bilgi

BERGER, J. (2015). Bir Fotoğrafı Anlamak, Çev. Beril Eyüboğlu, Yurdanur Salman. Metis

BERGER, J. (1995). Görme Biçimleri, (6. Baskı), Çev. Yurdanur Salman, İstanbul: Metis

ÇÜÇEN, A.K. (2005). Bilgi Felsefesi. Asa Kitabevi

ÇÜÇEN, A.K. (2003). Bilgi kuramına giriş. Bilimname, 2(2), 3-12.

DORA, S. (2004). Büyüyen Fotoğraf Küçülen Sosyoloji. Babil

KANDIROĞLU, Ö. (2013). Haber Fotoğrafçılığı. Say.

KARADAĞ, Ç. (2016). Görüntüler Evreni, (2. Baskı). Öteki.

KARADAĞ, Ç. (2016). Görüntü Büyücüsü, (2. Baskı). Öteki.

KARADAĞ, Ç. (2016). Fotoğrafın Derin Anlamı. Öteki.

KARADAĞ, Ç. (2016). Fotoğrafın Yüzyılı. Öteki.

KARADAĞ, Ç. (2016). Fotoğraf Nedir?. Öteki.

KILIÇ, L. (2012). Fotoğraf ve Sinemanın Toplumsal Tarihi, 2.baskı. Dost.

SONTAG, S. (2008). Fotoğraf Üzerine, Çev. Osman Akınhay. Agora.

YAYKIN, M. (2010). Sanat, Teknoloji, Bilim ve Fotoğraf. Kalkedon.

YURDALAN, Ö. (2007). Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj. Agora.