Durukan Abdulhakimoğulları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Durukan Abdulhakimoğulları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2026 Çarşamba

Kendilerini Unutanlar: Bir Alzheimer Hastasının Hikayesi





Kendilerini Unutanlar: Bir Alzheimer Hastasının Hikayesi

Gelip geçen zaman değil
Göçüp giden bedenler
Göçüp giden eşimiz, dostlarımız…
Göçüp giden heyecanımız ve rüyalarımız….
Göçüp giden anılarımız ve artık ansıyamadıklarımız
Göçüp giden biziz!

Zaman bir kavram, biz bulduk. O, hiç değişmez. Bunu anlayabilmek için saate değil aynaya bakmak gerekir. Zaman henüz yerini başka bir şeyle dolduramadığımız en verimsiz organımız, en bereketsiz, en kısır tarafımızdır. Kanserden çok zamanla ölür insanlar! Ve bizler genelde parça parça ölürüz!

Kişinin yaşadığının belgesi anılarıdır. Anılarımız ve düşüncelerimiz ise zamanın mührüdür. Zamana bu mührü vurmak önemlidir. Başkalarının da bizi unutmaması önemlidir. Unutulmaktan endişe duyarız. En korkuncu ise kişinin kendisini unutmasıdır. Ne var ki bu gerçekleştiğinde ise kişi bunun farkında bile olmayacaktır.

Edebiyat, düşünce, duygu veya herhangi bir hakikati veya herhangi bir fikri anlatma mücadelesinin yanında unutmanın da mücadelesini verir. Yaşanılan aşk acısına ve anıların sebep olduğu mutsuzluklara karşı verilen bir tepkidir unutma çabası. Düşünen için mutsuzluk ve huzursuzluk onun yurdudur. Tek kurtuluş ise düşünmemektir. Düşünmeyi dahi unutabilmektir. Bu, kişinin kendinden kaçışı, zihniyle girdiği kıyasıya bir mücadeledir. Örneğin, Küçük Prens’te, Küçük Prens bir gezegene gider ve orada bir ayyaşı görür. Orada fazla zaman geçirmese de içi hüzünle kaplanır. Ayyaş adam sürekli içmektedir. Hem de utancını unutmak için içmekte… Eğer düşünmenin verdiği mutsuzluğun zirvesi varsa bu kesinlikle Cioran’dır. Uykusuz bir ömür geçirmiş, düşünceleri Alzheimer olana kadar yakasını bırakmamıştır. Bu konuyla ilgili olarak:  “ Bir uykusuzun, her gün çarmıha gerilmesinin yanında, İsa’nın bir kerecik çarmıha gerilmesi nedir ki?” der.  Unutmak bir dua bile olabilir bu yüzden. Jacques Brell bir şarkısında: “Size, ne sevmeniz gerekiyorsa sevmenizi ve ne unutmak gerekiyorsa unutmanızı diliyorum.” der. Bu açıdan bakınca unutmak veya düşünmemek, sağlıklı biri için huzuru bulmanın bir yolu olabilir.

Bir hastalık olarak Alzheimer’de ise, unutmamak, bu hastalığa karşı verilen mücadelenin adıdır. Bu hastalığın teşhisi(en başta), bir ömür içini doldurmaya çalıştığımız zamanın mührünün kırılması, anıların ve bilginin istemsiz olarak kaybedilmesi yani zamansız yaşamak demektir. Ülkesiz, idealsiz kalmak, yaşamı insanların arasında tek başına geçirmek, sosyal yaşamdan sürgün edilmek, hiçbir şeye hiçbir yere ait hissetmemektir.





Bir Alzheimer Hastasının Hikayesi

Varda bana bebek geldi.
El bebek gül bebek büyüttüm.
Kendimden önce ona baktım ve
benim ellerimde toprağa gidecek.
Arkasından bir zaman sonra ben de yalan olacağım.”
Alaettin Topuzoğlu, Adapazarı’nda, gençlik yıllarında fayton kullanarak geçimini sağlayan, daha sonraları nalbantlık yapan bir hayvan severdir. 1933 doğumlu Alaettin Bey, nalbantlık işini teknolojinin hızı karşısında sürdürememiş ve hayvanlar için kepek satarak ailesini geçindirmiş, yarış atı alma hayaliyle sürekli para biriktirmiştir.
“Hayal et, Hayallerin Gerçek olana dek hayal et” Aerosmith-Dream On
Alaettin Bey’in yaşamının dönüm noktası ise hayalini gerçekleştirmesiyle, Varda ve Sabire adında iki yarış atı almasıyla değişir. Varda ile Sabire henüz aldığında taydır ve Varda’nın ayağı sakattır. Çevresindeki insanlar Varda’nın koşmasının imkansız olduğunu ve onu kesmesini önerirler. Alaettin Bey ise Varda’yı ticari bir kazanç olarak görmeyip onu evladı gibi benimser. Bu iki atı sanki çocuklarıymış gibi sever ve ilgilenir. Her sabah erkenden kalkıp atlarının yemlerini bir saatlik uğraşla hazırlar, atlarını tımarlar, masaj yapar ve bu ilgisini hiç eksiltmeden her gün tekrarlardı. Tüm yaşamı boyunca atlarla iç içe olan biri için bu kadar çabanın sebebi sadece sevgidir.
Maddi zorluklardan ötürü hepimiz bazen zor bir seçim yapmak zorunda kalabiliriz. Bir seçim yapmak demek aslında başka bir şeyden vaz geçmek demektir. Alaettin Bey de bu iki ata bakacak maddi desteği zamanla sağlayamaz hale geldiği için bir seçim yapmak zorunda kalır. Evladı gibi sevdiği atlardan birini satmaya karar verir ve Sabire’yi satar. Sabire’nin satışından temin ettiği parayı Varda’nın iyileşmesi için harcar ve Varda’yı yarışlara hazırlar.

Doksanlı yıllarda Adapazarı’nda açık at yarışları yapılıyordu. Alaettin Bey, “bu at işe yaramaz, bunu kes” dedikleri atı ilgi ve sevgisiyle iyileştirmiş, açık yarışlara katılacak hale getirmişti. Varda da bu ilgi ve sevginin karşılığını katıldığı yirmi dört yarışın yirmi üçünü kazanarak fazlasıyla verir. Bu noktada dikkat edilmesi gerekilen nokta bu yarışlar günümüz Veli Efendi yarışları gibi yüklü paralar kazandıran yarışlar değildir. Alaettin Bey’in amacı da Varda üzerinden para kazanmak değildir. Yirmi üç yarış kazanan Varda’yı zengin at çiftliklerine satmaması bunun ispatıdır. Varda’yı satın almayı çok isteyen biri, atı neden satmadığını sorduğunda Alaeddin Bey’in cevabı şu olur: “Varda bana bebek geldi.
El bebek gül bebek büyüttüm. Kendimden önce ona baktım ve benim ellerimde toprağa gidecek.
Arkasından bir zaman sonra ben de yalan olacağım.”

Yaşlanmanın tek tesellisi, çevremizdeki her canlının da yaşlanması ve her nesnenin de eskimesidir. Bu konuda kimse yalnızlıktan şikayet edemez! Alaeddin Bey yaşlandı, Varda ise yaşlandı ve öldü. Alaeddin Bey de dediği gibi onu elleriyle gömdü. Varda’yla ilgilenmek için girdiği ahırın önünde boş ahıra bakıp iç çekerek bu duruma alışmaya çalıştı. Unutulmamalıdır ki ölüm, sevenleri ayırabilir fakat aralarındaki bağı koparmaya gücü yetmez.


Alzheimer

Alaeddin Bey zamanla yürümekte sıkıntı çekmeye başlar. Zaten kilolu olan Alaeddin Bey daha az hareket etmesi sebebiyle kilo almaya devam eder. Aynı zamanlarda konuşmalarında aksaklıklar, sürekli aynı soruları sormalar ve agresiflikler baş gösterir. Eve çağrılan doktorun teşhisi bellidir…

Zamanla hırçınlığı ve unutkanlığı arttı. Eskiye dair konuştuğunda ise anıları hep Varda’yla ilgiliydi. Gece uyanıp “beni vuracaklar” diye çığlıklar atan, halüsinasyonlar gören Alaeddin Bey gariptir Varda’yı öylesine içselleştirmiş ki anılarının çoğu Varda’yla ilgilidir.
Hastalıkta geldiği noktada artık maalesef Alaeddin Bey her şey için beklemek zorundadır. Yemek yemek için bekliyor, tuvalete gitmek için bekliyor, duş almak için bekliyor, yatmak için, giyinmek için bekliyor, tek başına hiçbirini yapamıyor ve sürekli birilerinin yardımını bekliyor.

Fotoğraflar, Alaeddin Bey’in torunu Emre Gülfidan tarafından, dedesinin Alzheimer ile olan mücadelesini anlatmak için çekilmiştir. Anlattığım hikaye de Emre’nin dedesinin vaktiyle kendisine anlattıklarının bir özetidir. Emre, dedesine onun fotoğraflarını çekmek için izin istediğinde Alaeddin Bey izin verir fakat bir istediği vardır;
Vardayla birlikte bir fotoğrafını çekmesini ister torunundan…


Yazı: Durukan Abdulhakimoğulları
Fotoğraflar: Emre Gülfidan

















11 Eylül 2021 Cumartesi

Matbaa'nın icadı, Dünya nüfusu, GSMH ve Teknolojideki ilerleme arasındaki ilişki

Grafikleri bütün olarak değerlendirdiğimizde harika bir tablo ortaya çıkıyor adeta. Fakat her güzel gelişme bir takım olumsuzlukları da barındırma ihtimali bulunuyor. Tıpkı Marvel ve DC dünyasında bir süper kahraman ortaya çıktığında illa ki ona meydan okuyan süper kötülerin türemesi gibi. Burada da benzer bir durum var aslında. Tamam matbaa ile aydınlanma çağının temeli atıldı diyebiliriz çünkü artık bilgiye ulaşma el yazması eserlere kıyasla çok daha kolay ve ucuz. Bunu teknolojik gelişmeler, gsmh artışı ve doğal olarak nüfus artışı izledi. Öte yandan ise iki dünya savaşı, karbon salınımı ve küresel ısınma, göç dalgaları... Aynı anda oluyor bunlar...





22 Ağustos 2021 Pazar

Açlık Oyunu Bozar mı? Bisiklet Hırsızları - Cennetin Çocukları 2

Açlık Oyunu Bozar mı? Bisiklet Hırsızları - Cennetin Çocukları 2

Suç olgusu sosyolojik, psikolojik, hukuki ve kriminolojik boyuttan farklı tanımlarla değerlendirilen bir olgudur. Genel olarak suç, yasak olan kural ya da yasaları çiğneyen, buna bağlı olarak otoritenin müdahalesini gerektiren fiillerdir. Suç birtakım nedenlerden ötürü meydana gelir ve bu nedenlerin farklılığı nedeniyle suçlar farklı türlere ayrılmıştır. Aynı zamanda suçun oluşması bir takım bireysel ve toplumsal faktörlerden kaynaklanmaktadır. Suçun nedenleri arasında işsizlik, aile içi sorunlar, psikolojik sorunlar, kentleşme gibi olgular yer almaktayken genel olarak suçun türleri cinayet, ırza geçme, hırsızlık, kapkaç gibi türlere ayrılmaktadır. Suçun faktörleri ise bireysel ve toplumsal faktörler olarak ikiye ayrılmaktadır. Bireysel faktörlerde yaş, cinsiyet, medeni durum ve eğitim seviyesi yer alırken toplumsal faktörler arasında kentleşme, göç, işsizlik ve ekonomik krizler, aile yapısı, medya yer almaktadır.

Genel olarak suçun nedenleri arasında yer alan unsurlar tek başlarına etkili oldukları yani “Ya şu nedenden ya da bu nedenden dolayı suç işlenmiştir” demek mevcut suçun neden işlendiğinin izahı için her zaman yeterli olmayabilir. Suçu işleyen kişi ekonomik sorunlar nedeniyle işsiz kalıp psikolojisi bozulmuş olabilir ve aile içi huzursuzlukların arkasında neden bu olabilir. Nitekim bu tür “hem-hem de…” şeklinde suç olgusunun altında yatan farklı faktörlerin birlikte yer alması mümkündür.

Suçun neden işlendiğine yönelik ortaya atılan iki ekonomik model bulunmaktadır. Bunlardan ilki, suçu işleyen kişi bir maliyet hesabı yapar. Yani işleyeceği suç karşısında elde edeceği menfaat ile yakalanması durumunda alacağı ceza neticesinde uğrayacağı zararı hesaplar. Eğer maliyet hesabı neticesinde söz konusu suçu işlemeye değerse birey bu suçu işler. İkinci modelde ise ekonomistler, suç eylemini gelir getirici bir eylem olarak görmekte ve suçluların suçu bir meslek olarak değerlendirdiğini iddia eder. Kişisel görüşüm bu iki ekonomik model farklı eğitim seviyesinde olan bireyler için geçerlidir. Örneğin, daha üst düzey eğitim almış beyaz yaka denilen kesimden biri mala yönelik suçlarda daha ziyade rüşvet, para aklama gibi suçlar işlerken eğitim düzeyi düşük olan insanlar TV, bilgisayar gibi satabileceği eşyaları çalar. Dolayısıyla maliyet hesabı modeli eğitim düzeyi yüksek bireylerin işleyebileceği suçlar için, suçun bir mesleğe dönüşmesi ise düşük eğitim düzeyli suçlular için geçerlidir.

Suçun bireysel faktörleri arasında önemli bir diğer unsur ise medeni haldir. Genel olarak en fazla suç işleyenlerin boşanmış ve boşanma aşamasında bireyler tarafından işlendiği, en az suçun ise evli bireyler tarafından işlendiği görülmektedir. Bekarlar ise bu iki kesimin arasındadır. Evlilerin suç oranlarının düşük olmasında evliliğin getirdiği sorumluluk duygusunun etkili olduğu ifade edilmektedir.

Suçla ilgili toplumsal olgular arasında yer alan işsizlik ve ekonomik sorunlarda ise genel olarak işsiz bireylerin suç işleme oranının daha yüksek olduğu ve aynı zamanda ülkeler ekonomik krizde olduğu dönemlerde suç oranlarının yükseldiği görülmektedir.

Bisiklet Hırsızları adlı film İkinci Dünya Savaşı sonrası İtalya’sında geçmektedir. Filmden anlaşıldığı üzere ülkede ekonomik sorunlar ciddi bir şekilde hissedilmektedir ve işsizlik oranı hayli yüksektir.

Başrol oyuncusu Antonio işsiz bir aile babasıdır fakat sorumluluk sahibi, ailesiyle ilgilendiği ve iyi bir ailesi olduğu anlaşılan biridir. Tek sorun yoksulluk ve işsizliktir. Antonio afiş yapıştırma işi bulur fakat bu iş için bir bisikletinin olması gerekmektedir. Eşinin desteği ile bir bisiklet satın almayı başarır fakat kısa süre içinde bisikletini çaldırır.

Çalınan bisikletinden dolayı polise gider. Fakat polisler bu durumla pek ilgilenmezler. Bu nokta suç sosyolojisi bağlamında önemlidir. Suç olgusunun önlenmesinde güvenlik birimlerine önemli bir sorumluluk düşmektedir. Genel olarak güvenlik birimlerinin sayısal olarak fazlalaşması bile suçu önleyici bir nitelik taşımaktadır. Ayrıca bireylerin güvenlik birimlerine karşı güven duygusu da suç oranlarının düşük olmasına neden olmaktadır. Fakat filmde güvenlik birimlerinin güvenilir olmadıkları ve dolayısıyla suçluları adeta cesaretlendirdikleri söylenebilir.

Polisten umduğunu bulamayan Antonio bisikletini kendi imkanlarıyla bulmaya çabalar. Bisikletini çaldığı kişiyle ilişkili birini bulur fakat o kişi hırsızı korumaya çalışır ve yerini söylememeye direnir. Sonraki süreçte hırsızın izini bulur ve peşine düşüp yakalar. Fakat mahalleli hırsızı savunarak Anronio’nun üzerine gelir. Artık bisikletini geri alma umudunu kaybettikten sonra ise kendisi de bir bisiklet çalmaya yeltenir. Fakat tam çalacağı esnada yakalanır. Çalacağı bisikletin sahibi Antonio’nun oğlunu görünce şikayetçi olmaktan vaz geçer.

Antonio sorumluluk sahibi bir aile babası olarak hırsızlık yapmaya karar vermesinde suçu bir meslek olarak görmek gibi bir neden söz konusu değildir. Maliyet yaklaşımı bakımından ise Antonio’nun yaptığı rasyonel bir eylem değildir. Çünkü bisikletin kendisine getireceği ekonomik yarardan çok daha fazla ceza çekmesi söz konusudur. Dolayısıyla Antonio hırsızlığı ne maliyet hesabı yaparak karar vermiştir ne de hırsızlığı meslek olarak edinmiştir. Antonio sadece çaresiz kalmış biridir. Öte yandan hırsızı saklayan mahalle halkı muhtemelen hırsızlığı bir meslek olarak edinmiş olma ihtimalleri söz konusu olabilir. 

 Önceki film analizimde “açlık oyunu bozar” mı başlığı kullanmıştım. “Yoksulluk insanların suç işlemeleri için bir neden olabilir mi?” sorusunu yanıtlamaya çalışmıştım. Doğu-Batı kültürel farklılıkları ekseninde bu soruya yanıt aramıştım. Cennetin çocukları adlı filmde suç işlenmezken Bisiklet hırsızları adlı filmde suç unsuru işlenmeden önlenmişti. Suç olgusu ile yoksulluk arasında korelasyon olmakla birlikte yoksul insanların kültürleri nedeniyle gene de suç işleyemeyebileceklerini söylemiştim. Fakat bu değerlendirmemde bir başka noktanın daha üstünü çizmek istiyorum ve önceki yazımın aksini iddia ediyorum. Cennetin Çocukları adlı filmde cemaatçi bir toplum görmekteyiz. Yoksul olsalar bile toplumsal dayanışma söz konusudur. Oysa Bisiklet Hırsızları adlı filmde cemiyetçi bir yapı söz konusudur. Dolayısıyla bireycilik ön plandadır ve toplumsal dayanışma zayıftır. Bu nedenle Doğu kültürü – Batı kültürü ayrımı bu bağlamda yoksulluk suç ilişkisi açısından doğru bir analiz niteliği taşımamaktadır.

 Durukan Abdulhakimoğulları

Doğru Doğru Olduğu İçin Mi Doğrudur, Yoksa Çoğunluk Kabul Ettiği İçin Mi? 12 Kızgın Adam


Doğru Doğru Olduğu İçin Mi Doğrudur, Yoksa Çoğunluk Kabul Ettiği İçin Mi?

12 Kızgın Adam

Kitleler, zekâyı değil, vasat şeyleri bir araya toplarlar.

Çoğu defa tekrar olunduğu gibi elalem

Voltaire’den dah



a fazla zekâ sahibi değildir.

 

Bir kitleye mensup olması yüzünden insan,

Medeniyet merdiveninden birçok basamak aşağı iner.

G.L. Bon – Kitleler Psikolojisi

 

Daha önce hiç görmediğimiz birinin ilk bakışta güvenilir biri olup olmadığına, suç işlemiş olma ihtimaline nasıl karar verebiliriz? İnsanların ses tonları ile ikna kabiliyetleri arasında ilişki var mıdır? Vücut dilimizi kullanarak yaptığımız konuşmalar daha anlaşılır mıdır? Fiziksel temas güven hissini arttırır mı? Belirli bir grup içinde yer alan insanların eylemleri bilinçli eylemler midir? Hafızamız yüzünden yalan söylememiz, iftira atmamız mümkün müdür? Bunlar ve benzeri birçok konuya ilişkin birçok deneye Mlodinov “Subliminal Bilinçdışınız Davranışlarınızı Nasıl Yönetir” adlı kitabında bahsetmiştir.

Yapılan deneyler neticesinde insanların seslerinin kalınlığının ikna kabiliyetleri ile ilişkili olduğu bulgusuna ulaşılmıştır. Nitekim fiziksel temaslar (örneğin omzuna dokunmak, el sıkışmak gibi) insanlarda karşı tarafa karşı güven duygusunu arttırdığı yönünde bulgular bulunmaktadır. Fakat 12 Kızgın Adam kapsamında en önemli çalışmalardan biri suç konusuna ilişkindir. Defalarca tekrarlanan bir deneyde bir suça şahitlik eden kişilerden suçu işleyenin teşhis edilmesi istenildiğinde suça şahit kişiler çoğu defa yanlış kişiyi işaret etmişlerdir. Bu tür deneylerde şüphelilerin çoğu cezaevinde yatan mahkumlardan oluşmaktadır. Böylece o suçu işlemiş olma ihtimali olmayan insanlar şahitler tarafından işaret edilmiştir. Nitekim insanların hafızası baskı altındayken manipüle edilebildiği, yanlışa yönlendirilebildiği ve hatta yanlış yeni hatıralar üretilebildiği kanıtlanmıştır.

12 Kızgın Adam adlı filmde bir odada genç bir çocuğun suçlu olup olmamasına karar verilecektir. Kural olarak 12 jüri üyesi oybirliği ile suçlu veya masum olduğuna karar vermeleri gerekmektedir. İlk yapılan oylamada 11 kişi suçlu bulurken sadece bir kişi suçsuz olduğu yönünde şüpheleri vardır. Çocuğun suçlu olduğuna kanaat getiren üyelerin neden suçlu bulduklarını izah ederken pek sorgulamaya ihtiyaç duymaksızın böyle bir karara vardıkları anlaşılmaktadır “O suçlu, eğer o suçlu olmasaydı onu yargılamazdılar.” Böylesi bir durum Muzaffer Sherif (Şerif)’in otokinetik algı deneyini akla getirmektedir. Bu deneyde gözlemcilere belirli bir ışık kaynağının başta bulunduğu noktadan ne kadar uzaklaştığı sorulmuştur. Katılımcıların tahminleri bireysel gözlemlerde farklılık gösterirken grup halinde olduklarında üyelerin grubun genel kararına uydukları gözlenmiştir. Farklı şekilde tekrarlanan deneylerde de insanların grup içi normlara ve fikirlere katılım sağladıkları, kendi görüşlerinin hatalı olduğu yönünde şüpheye düştükleri görülmüştür.

Filmde dikkat çeken bir diğer husus ise çocuğun yabancı olmasına yapılan vurgudur. Muhtemelen bir göçmen olan çocuk zanlının sözlerine inanmayan jüri üyeleri, cinayeti gördüğünü iddia eden komşu kadının sözlerine inanmıştır. Bu durum, çocuğun suçsuz olduğuna inanan jüri üyesinin şu sözleriyle eleştirilmektedir: “Çocuğun hikayesine inanmıyorsan, kadının hikayesine neden inanıyorsun?” Mlodinov’a göre “İnsanların temel arzusu, kendilerine ilişkin olarak kendilerini iyi hissetmektir ve bu nedenle, bilinçdışı bir şekilde, kendilerininkine benzeyen özellikler lehinde önyargılıdırlar; isterse bu soyadı gibi görünürde anlamsız bir özellik olsun.” Nitekim jüri üyelerinin bir yabancıya karşı ön yargılı olmaları ve söz konusu yargılarının zor bir şekilde değişmesi Mlodinov’un görüşünü haklı çıkarır niteliktedir.

Film boyunca çocuk zanlının suçlu olduğunu düşünen bireylerin “otorite” olan mahkeme heyetinin görüşlerine göre hareket ettiği, fakat suçsuz olarak oyunu değiştirenlerin daha eleştirel düşünmeye başladıkları, tüm bu yaşananlara karşı daha şüpheci bir gözle baktıkları görülmektedir. Le Bon’un Kitleler Psikoloji adlı kitabında da değindiği nokta budur. Tek başına bir kişi, belirli bir gruptan, Le Bon’un ifadesiyle “Elalem Voltaire’den daha fazla zeki değildir.”

  

E. Durukan Abdulhakimoğulları

 

Bitik Adam – La Haine

Bitik Adam – La Haine

 

‘Kuramda anlıyoruz insanları fakat uygulamada onlara katlanamıyoruz, diye düşündüm, onlarla çoğunlukla isteksiz birlikte oluyor ve onlara kendi bakış açımızla davranıyoruz. Oysa insanlara kendi açımızdan değil her açıdan bakmalı ve ona göre davranmalıyız, diye düşündüm, onlara öyle davranmalıyız ki, onlara önyargılı davranmadığımızı söyleyebilelim, fakat bunu beceremiyoruz, çünkü gerçekten de herkese karşı önyargılıyız...’

 

Thomas Bernhard – Bitik Adam

 

Türkçe’ye Protesto adıyla çevrilmiş olan La Haine’ı izkerken Hakan Günday’ın “Kinyas ve Kayra”, “Zargana”, “Az” Thomas Bernhard’ın “Bitik Adam” adlı kitabını okur gibi hissettim. Toplumun değer ve normlarına uymayan, sosyalleşemeyen ve aynı zamanda toplum tarafından da dışlanmış, aile ve arkadaş ilişkileri sorunlu karakterleri görmekteyiz. Filmdeki karakterler ve sözünü ettiğim romanlarda yer alan karakterler adeta Oğuz Atay’ın Tutunamayanları gibi toplumsal yaşama tutunmayı başaramamış kişilerdir. Dolayısıyla olabildiğince öfkelidirler.

 

“Benim adım Kinyas. Gün ağrıyor. Başım ağrıyor. İsmimi kendime ben verdim. Bitmeyen bir öfke ve bitmeyen bir mutsuzluğun ifadesi. Bütün insanlara kızgınım. Yaşadıkları için. Hayattan midem bulanıyor... Ateşle oynarım. Yeterince benzin ve karşımda oturan adamın ceketinin iç cebindeki çakmakla dünyayı yakabilirim. Benim adım Neron. Geceleri, çaldığım arabalarla gezerim. Tokyo'da doğdum. İki zenciye üç gram kokain karşılığında bileklerimi kestirttim. Sabah uyandığımda okyanus beni yıkadı. Benim adım Steve McQueen. Bütün bildiklerimi kusarak hayatta kalıyorum.” (Hakan Günday – Kinyas ve Kayra)

 

Etnik azınlıklar, dini azınlıklar ve alt kültürler egemen kültürün tahakkümü altında kalma ihtimali bulunmaktadır. Etnikmerkezcilik ve zenofobi gibi ötekiye karşı ayrımcılığı körükleyen yaklaşımlar azınlıklarla egemen kültür arasındaki mesafenin daha da artmasına neden olabilmektedir. Bu nedenle La Haine adlı filmi kültürlerarası uyum modelleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyim.

Berry tarafından geliştirilen kültürlerarası uyum modeline göre egemen kültür ile öteki kültürden bireyler arasında bütünleşmenin gerçekleşebilmesi her iki guruptan insanın eylemleri etkili olmaktadır. Buna göre kültürel, etnik, dini guruplar arasında yakınlaşmanın olması Entegrasyon/Çokkültürcülük veya Asimilasyon/Eritme potası ile mümkündür. Eğer iki gurup arasında ilişkiler olumda yönde ilerlemiyorsa azınlıkta olan gurup “ayrılma” ve egemen kültüre mensup insanlar ise “ayrım” eyleminde bulunur. En kötü senaryonun yaşanması durumunda ise azınlık gurup marjinalleşirken egemen kültürün oluşturduğu gurup ise bu kesimden insanları dışlamayı tercih etmektedir. Yani her durumda yalnızca bir kesimden uyum sağlamaları beklenmesi doğru değildir. Uyum çift yönlü bir süreçtir, dolayısıyla her iki gurubun da aynı yönde adım atması beklenmektedir.

Navas’ın kültürlerarası uyum modelinde ise Berry’nin modelinden farklı olarak söz konusu entegrasyon /  çokkültürcülük, asimilasyon / eritme potası, ayrılma / ayrım ve marjinalleşme / dışlama unsurları her iki gurup için de sosyo-kültürel yaşamın farklı alanlarında farklılık gösterebileceği vurgulanmıştır. Buna göre insanlar ekonomik açıdan topluma entegre olurken dini açıdan ayılmayı, siyasi açıdan marjinalleşmeyi tercih etmeleri mümkündür. Bu bağlamda Navas; dini inançlar, düşünme yolları, sosyal ilişkiler, aile ilişkileri, ekonomi, iş, siyaset alanlarında farklı kültürel uyum stratejilerinin tercih edilebileceğini belirtmektedir.

La Haine adlı filmde yer alan 3 arkadaşı incelediğimizde görgü kurallarına uymayan, oldukça kaba ve istedikleri şeylere norm ve yasalara aykırı yöntemlerle sahip olmaya çalışan etnik ve dini azınlık gurubunda değerlendirebileceğimiz, düşük eğitimli kişiler olduğunu görmekteyiz. Örneğin, bir sanat galerisinde kızlarla tanışırken ne denli uyumsuz olduklarının, görgü kurallarından, insan içinde nasıl davranılmaları gerektiğinden habersiz oldukları görülmektedir. Bu durum içinde yaşadıkları toplumda adeta mor koyun gibi sürekli dikkat çekmelerine ve dışlanmalarına neden olmaktadır (dışlanmalarının sebebi sadece egemen kültür değildir, kendileri de dışlanmalarından doğrudan sorumlu oldukları söylenebilir). Konu bakımından önemli gördüğüm bir başka sade ise Vinz, arkadaşı Abdel ölürse bir polisi öldüreceğini söylemektedir. Buna karşılık arkadaşı Hubert, Vinz’e “eğer okula gitseydi, nefreti nefretle yenemeyeceğini öğrenirdin” der. Vinz eğitimsiz biridir ve sistem nedeniyle adeta fare deliklerinde yaşıyor gibi hisseder. Bu bakımdan Vinz ve arkadaşları uyum modelleri bağlamında marjinalleşme eğiliminde oldukları ve dolayısıyla egemen kültür tarafından dışlanmalarına sebep olduğu söylenebilir.

Birinci makalede sisteme ve polislere karşı nefret besleyen Vinz ve arkadaşları ile polislerin aynı semtte yetişen insanlar olduklarından bahsedilmektedir. Polisler de bir zamanlar yetiştikleri semt nedeniyle sisteme karşı nefret besleyen insanlarken polis üniformaları altında neden yaşadıkları semtin insanlarına saldırdıkları sorulmakta ve Althusser’in Devletin İdeolojik Aygıtları bağlamında bu soru yanıtlanmaktadır.

Althusserci görüşe ek olarak, polisler egemen kültüre en azından siyasi ve ekonomik açıdan uyum sağlamış olmaları nedeniyle eskiden taşıdıkları öfkeden arındıkları söylenebilir. Ayrıca polis olduklarına göre eğitim düzeyleri daha yüksektir. Bu durum içinde yaşadıkları topluma uyum sağlamalarını kolaylaştıran bir unsurdur. Eğer Vinz ve arkadaşları daha iyi bir eğitim almış olsalardı veya ekonomik açıdan topluma uyum sağlamayı başarsaydı çok daha farklı şekilde davranabilirdiler. Fakat sadece ekonomik hayata uyumun toplumsal uyumu sağlayabileceğini iddia etmiyorum. Sınıf çatışması, göçmenlik, etnik ve dini kültürel azınlık olma durumu bireylerin egemen kültür tarafından ayrımcılığa uğramalarına neden olabilmektedir. Örneğin, Arap Baharını başlatan olayları tetikleyen bir kadın zabıtanın erkeğe tokat atmasıdır. Otoriteye karşı tüm olumsuzluklarına ve hoşnutsuzluklarına rağmen itaat eden bireyler, kimliklerine saldırıldığı anda o güne kadar hiç görülmemiş tepkiler göstermeleri mümkündür. Hoffer bu nedenle toplumsal hareketlerin tek bir nedenle gerçekleşmediğini, mevcut eylemlerin farklı tetikleyici unsurlardan oluştuğunu belirtmiştir.

Kitle hareketli nadiren tek yönlüdür. Genellikle kitle hareketle farklı unsurları ihtiva eder. Örneğin Hz. Musa ile İbranilerin isyan edip Mısır’dan çıkması hem dini hem milliyetçi bir harekettir. Fransız Devrimi yeni bir din olmuştur; “bu dinin temel noktası, Hürriyet ve Kutsal Eşitlik şeklinde Devrimin prensipleri halini almıştır. Hatta kendine özel ve Katolik merasiminden alınma bir ibadet şekli de vardır. Aynı zamanda Fransız Devrimi milliyetçi bir harekettir.

Arap kültüründe bir kadının bir erkeğe tokat atması kabul edilebilir bir şey değildir. Toplum bir tokat vesilesiyle siyasi sisteme karşı harekete geçmiş, ardından zincirleme bir şekilde Arap ülkelerinin mevcut siyasi sistemlerine karşı ayaklanmalarına vesile olmuştur. Burada yalnızca alt kültür ve kültürel farklılıklardan söz etmek mümkün değildir.

Bu filmden çıkardığım sonuç, toplumsal olaylarda ortaya çıkan nefreti farklı değişkenleri bir arada düşünüp değerlendirmenin, mevcut sorunları analiz ederken çok daha doğru çıkarımlar yapmamızı sağlayacak olmasıdır.

Engin Durukan Abdulhakimoğulları


15 Kasım 2020 Pazar

Açlık Oyunu Bozar mı? Bisiklet Hırsızları – Cennetin Çocukları

 

Takas usulünden para kullanılmaya geçildiğinden bu yana sosyo-ekonomik yapının işleyişinde para adeta vazgeçilmez bir organ niteliğindedir. Para, bir yönüyle sosyal sözleşmeyle ortaya çıkmış bir değer niteliğindedir. Bir maden veya kağıt parçasına kazılan semboller ve yüklenen anlamlarla belirli bir kültürün, belirli bir ulusun, egemenliğin ve ekonomik sistemin temsilcisi haline gelir. Fakat bu sistemde, Marks’ın ifadesiyle “parasız işçiler, boş mide…” yaşam mücadelesinin diğer adı para kazanma mücadelesine dönüşmüştür. Çünkü ona sahip olmak demek, hayatı yaşayabileceğin anlamı şeklinde yorumlanmıştır. Aksi durumda, yani para olmaksızın yapılan aynı eylemler ise ahlak dışı olarak yorumlanabilir. Sorokin’in ifadesiyle “Anlam öğesi olmadan, ırza geçme, evlilik dışı-içi, ensest, zina arasında herhangi bir farklılık yoktur, çünkü kültürel anlamı ortadan kaldırdığımızda temelde hepsi sadece fiziksel cinsel ilişki haline dönüşmektedir”. Paranın ahlaki konumlandırılışı da Sorokin’in cinsellik üzerinden verdiği örnekte olduğu gibi belirli bir anlam öğesi üzerine kuruludur. Paranın anlamı neticesinde yoksul fakir, toplumsal sınıflar, ekonomik kurumlar ve insanlar arası ilişkiler kültürden kültüre farklılık gösterebilmektedir. Burada parayı maddi güç, sahip olma gücü olarak da değerlendirebiliriz. Bu güce sahip olanlar varlıklı insanlar, bu güce sahip olmayanlar ise yoksullardır.

Marksist teoriye göre yoksulluk toplumsal bir sorundur. Toplumsal bir olgu olarak yoksulluğun nedeni ise kapitalist sistemdir. Çünkü sermaye sahipleri mevcut birikimlerini arttırabilmek için alt sınıfı düşük ücretle çalışmaya zorlar. Alt sınıftan insanların dikey yükselişi bu bakımdan arzu edilecek bir şey değildir. Eğer kapitalist sistemde sermaye adil bir şekilde dağıtılmış olsaydı yoksulluk olgusu da hiç olmayacaktı. Böylece çözüm, mevcut sermayenin adil bir şekilde dağıtılmasından geçmektedir. Marksist teorinin aksine Neo-Marksistler için yoksulluğun nedeni az gelişmiş ülkelerin gelişmiş ülkelere olan bağımlılığından kaynaklanmaktadır. Bu yaklaşım bize merkez-çevre kuramını anımsatmaktadır. Siyasette, göç sosyolojisinde ve toplumsal yapıda olguları izah etmek için kullanılan merkez-çevre yaklaşımına göre belirli gelişmiş merkezler vardır ve bu merkeze hizmet eden/ona bağlı-bağımlı az gelişmiş merkezler bulunmaktadır. Örneğin Wallerstein’ın geliştirdiği kuramda siyasi birlikten ziyade ekonomik birlik önemlidir ve ekonomi merkezleri ile az gelişmiş ülkeler arasında hiyerarşik ilişki bulunmaktadır. Yukarıda zikredilen kuramların aksine Yapısal İşlevselciler için yoksulluk bireysel eksiklikten kaynaklanmaktadır. Bu teoriye göre bireyler çalışmayı sevmedikleri için yoksuldurlar. Aynı zamanda bu bireyler mesleki beceri ve yetenek açısından da yetersizdirler. Fakat çalışmaları halinde içinde bulundukları yoksulluk halinden kurtulmaları mümkündür. Böylece yapısal işlevselciler açısından yoksulluk yapısal bir sorun değildir, aksine bireylere indirgenen bir ahlaki sapmadan kaynaklanmaktadır.

Açık Oyunu Bozar mı? Bisiklet Hırsızları – Cennetin Çocukları Film Kıyaslaması

Yoksulluğun nedeni ister toplumsal ister bireysel sorunlardan kaynaklansın, yoksulluk ile suç arasında korelasyon var mıdır? İnsanların yoksul olmaları onların suç işlemelerine neden olur mu? Her iki filmden aradığım bu sorunun yanı oldu. Biri Batı kültürünü, öteki Doğu kültürünü temsil eden ortak paydada yoksulluğu işleyen filmler üzerinden yoksulluğun toplumsal bir sorun olduğu yönündeki Marksist kuramın görüşlerini daha doğru buluyorum. Her iki filmin baba karakteri mevcut yoksulluk hallerinden kurtulabilmek için iş aramaktadırlar. Bu durum yapısal işlevselcilerin yoksulluğun nedeni üzerine yaptıkları açıklamayı yanlışlar niteliktedir.

Bisiklet Hırsızları filmi, İkinci Dünya Savaşının pençesinden yeni kurtulmuş İtalya’nın gündelik yaşamından bir kesiti yansıtmaktadır. Oldukça yoksullaşmış işi olmayan kitlelerin olduğu, temel ihtiyaçların karşılanmasında zorluk çekilen bir dönemdir. Cennetin Çocukları adlı filmde ise İran’da yoksul bir mahallede yaşayan bir ailenin iki kardeşinin yoksulluk nedeniyle aynı ayakkabıyı giymesini konu alıyor.

Bisiklet Hırsızları adlı filmde işsiz bir baba düşük ücretli de olsa bir iş sahibi olabilmek için kendisi gibi birçok insanla birlikte iş aramaktadır. Ailesini geçindirebilmek için mücadele veren adam sonunda afiş yapıştırma işi bulur fakat bu işi alabilmesinin şartı bir bisiklete sahip olmasıdır. Her ne kadar bir bisikleti olmasa da bisikletinin var olduğu şeklinde bir yalan söyler. Eşinin fedakarlığı neticesinde pek iyi durumda olmayan bir bisiklet alırlar fakat ilk iş gününde bisikletini çaldırır. Polise başvurduğunda ise güvenlik görevlisinin ilgisizliğiyle yüzleşir. Tüm mücadelesine rağmen bisikletini bulamaması neticesinde evini geçindirebilmek uğruna hırsızlık yapmayı göze alır.

Cennetin Çocukları adlı filmde ise evini geçindirmekte zorluk yaşayan bir baba, hasta bir anne ve bunların biri erkek (Ali) diğeri kız (Zehra) iki çocuğunun yoksul bir mahalledeki yaşamını izlemekteyiz. Ali, kız kardeşinin ayakkabısını tamire götürür fakat ayakkabılar görme engelli bir çöp toplayıcısı tarafından alınması neticesinde Zehra’ya eli boş gider. İki kardeş okula giderken aynı ayakkabıları giymek zorunda kalırlar. Zehra kendi ayakkabılarını bir başka kız öğrencinin giydiğini fark eder. O kızdan ayakkabılarını geri almak için gittiklerinde ise kızın da yoksul biri olduğunu gördükleri için durumu kabullenip geri dönerler. Baba karakteri yoksul olmalarına rağmen caminin şekerlerinden kendisi için kullanmaz. Benzer şekilde kendileri gibi yoksul olan başka ailelerle yemeklerini paylaşırlar.

Her iki filmde de mutlu bir aile düzeni olduğu, aile içinde huzuru mutluluğu bozan şeyin yoksulluk olduğu görülmektedir. Buna rağmen aile bireyleri arasında dayanışma yüksektir. Bisiklet Hırsızları adlı filmde Bruno ile babası arasında güçlü ilişkiye dikkat çekilmektedir. Birlikte çalınan bisikletin peşine düşerler. Fakat bisikleti bulmak mümkün olmaması nedeniyle baba Antonio bir bisiklet çalmaya karar verir. Normal şartlarda hırsızlık yapması mümkün olmayan biri, yoksulluk ve işinden olma korkusuyla bu suçu işlemeye karar verir.

Cennetin Çocuklarında da benzer şekilde Ali ve babası zengin mahallelerde birçok evi dolaşarak bahçe işleri karşılığında para kazanmak için uğraşırlar. Nitekim kardeşiyle aynı ayakkabıları giymesi nedeniyle sürekli koşmak zorunda olan Ali bir koşu yarışmasından birincilik kazanır. Filmin sonunda babanın hem Ali hem de Zehra için ayakkabı ile eve doğru gittiği görülmektedir.

Yoksulluk olgusu her toplumda görülmesi mümkün olan evrensel bir sorundur. Suç sosyolojisi araştırmalarında da yoksulluk ile suç arasında pozitif korelasyonun olduğu yönünde çalışmalar bulunmaktadır. Fakat bu çalışmalarda dikkat çeken unsur, suç olgusunun yalnızca yoksullukla ilişkilendirilemeyeceği, aynı zamanda kültürel bağlam içinde değerlendirilmesi gerektiği yönündedir.  Bisiklet hırsızları filminin söz konusu soruya yanıtı, insanların yoksul olmaları neticesinde bulundukları zorlu konuşlardan kurtulmak için her ne kadar ahlaki değerlerine uymasa bile hırsızlık yapabilecekleridir. Cennetin Çocukları adlı filmde ise bu sorunun yanıtı tam aksine her ne kadar zor koşullar altında yaşasalar da fark edilmeyecek küçük hırsızlıklar bile yapılmaması gerektiği yönündedir. Bu noktada tartışılması gerekilen bir diğer unsur ise sosyoloji kuramlarının her toplumu kapsayacak nitelikte olup olmadığıdır.


Durukan Abdulhakimoğulları