18 Mart 2026 Çarşamba
Kendilerini Unutanlar: Bir Alzheimer Hastasının Hikayesi
Görme Kültürü Dizisi I: Görüntüler Evreni Kitap İncelemesi
Yazar : Çerkes Karadağ
Yayın Evi : Öteki, İstanbul 2016, 160
İnsan yaşamında hayati önem taşıyan bilgi, bilen ve bilinen arasındaki bilişsel bir sürecin ürünüdür (Çüçen, 2005, 35). Başka bir ifadeyle öznenin nesneye sorduğu sorular neticesinde elde edilmektedir (Çüçen, 2003, 3). Nesneye sorulan soruya göre öznenin aldığı konum bilginin türlerini oluşturmaktadır. Sözünü ettiğimiz konum, öznenin nesneye yönelttiği sorunun cevabını hangi yöntemle elde ettiğiyle ilgilidir. Bu durum bilginin farklı türlerinin oluşmasına neden olmuştur. Genel olarak bilgi türleri arasında bilimsel bilgi, felsefi bilgi, dinsel bilgi, teknik bilgi ve sanatsal bilgi sayılabilir (Çüçen, 2005, 18-24). Sanatsal bilgi; fotoğraflar, sinema filmleri, müzikler, romanlar, şiirler ve diğer sanat türlerinden eserler aracılığıyla izleyiciye veya dinleyiciye aktarılmaktadır. Aktarılan bilginin derinliği ve değeri Berger’in (1995) ifadesini kullanarak söylersek ancak belirli bir görme biçimiyle anlaşılabilir. Görme biçimi, belirli bir eserin aktardığı bilginin anlaşılması, değerinin ve öneminin algılanması için gerekli olan kültürel sermayeyle ilgilidir.
İzleyici
veya dinleyici söz konusu anlamları yakalaması neticesinde fotoğraf, şiir,
roman, öykü, müzik ve daha fazlası arasında ilişki kurabilir ve eserin verdiği bilgiyi
daha geniş anlamlarla, farklı boyutlarıyla değerlendirebilir. Örneğin, bir
romanın verdiği mesaj bir fotoğrafın hikâyesine dönüşebilir. Bir fotoğrafın
verdiği mesaj bir sinema filminin konusu olabilir. Bir fotoğrafın taşıdığı
mesaj bir şiirin konusu olabilir. Çok daha fazlası sanatçı ile izleyici veya
dinleyici arasında sanat eserinin alanında kurulan ilişkiyle mümkündür.
Fotoğrafın
farklı alanlarda kullanılıyor olması nedeniyle fotoğraf hakkında yazılan çokça
kitap bulunmaktadır. Bu kitaplar genel olarak fotoğraf çekme teknikleri,
fotoğraf sanatı, sosyolojik ve siyasi yaşamdaki işlevi gibi farklılıklar
göstermektedir. Bunlardan bazıları Algan’ın (1990) kaleme aldığı “Fotoğraf
Okuma”, Yaykın’ın (2010) “Sanat, Teknoloji, Bilim ve Fotoğraf”, Yurdalan’ın
(2007) “Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj”, Kılıç’ın (2012) “Fotoğraf ve
Sinemanın Toplumsal Tarihi”, Kandıroğlu’nun (2013) “Haber Fotoğrafçılığı”,
Dora’nın (2004) “Büyüyen Fotoğraf Küçülen Sosyoloji”, Sontag’ın (2008)
“Fotoğraf Üzerine”, Berger’in (2015) “Fotoğrafı Anlamak” ve gene Berger’in
(1995) meşhur eseri “Görme Biçimleri” sayılabilir.
Yukarıda adı
zikredilen yazarların yanı sıra fotoğraf alanında oldukça üretken isimlerden
biri de Çerkes Karadağ’dır. Genel olarak çalışmalarından bazıları “Fotoğraf
Nedir?” (2016), “Fotoğrafın Yüzyılı” (2016), “Görüntüler Evreni” (2016),
“Görüntü Büyücüsü” (2016) ve “Fotoğrafın Derin Anlamı” (2016) şeklindedir. Bu
bakımdan Karadağ’ın Türkiye’de fotoğrafla ilgili değerli eserleri olan üretken isimlerden
biridir.
Karadağ’ın
“Görüntüler Evreni” adlı kitabı “Görme Kültürü Dizisi”nin birinci kitabıdır.
“Görüntüler Evreni” ve “Gerçeklik: Görüntü Yanılmacası” adında iki bölümden
oluşan kitap hem fotoğraf makinesi-fotoğrafçı-görüntü arasındaki ilişkiyi
incelemesi bakımından fotoğraf sanatına ilgi duyanlar için hem de fotoğrafın
aracılık ettiği görüntüler evrenini akademik açıdan incelemek isteyenler için görme
kültürünün boyutları hakkında kılavuzluk yapmaktadır. Dizinin ikinci kitabı
olan “Görüntü Büyücüsü” fotoğrafçı ve fotoğraf arasındaki ilişkiyi, fotoğraf
açısından fotoğrafçının konumunu değerlendirmektedir. Serinin son kitabı
“Fotoğrafın Derin Anlamı” ise fotoğrafın ihtiva ettiği konuları, bir fotoğrafın
nasıl okunması gerektiğini göstermektedir. Serinin üç kitabı görme kültürünün
farklı boyutlarını bir bütünlük içinde ele almaktadır.
Fotoğraf,
Baker’in (2011,17) ifadesiyle optik ve kimyanın bir araya gelmesi sonucu oluşan
özel bir bileşimdir. Eğer buna kinetiği de dahil edersek videoyu elde ederiz.
Fakat görsel sanatlar arasında fotoğrafı diğerlerinden ayıran, onu güçlü kılan
yönü yansıttığı anla ilgilidir. Genel olarak bir sinema filmi yaklaşık bir
buçuk saat süren görüntüyle mesajını verirken, fotoğraf, saniyeden daha kısa
bir sürelik bir anı yansıtarak mesajını iletir. Fotoğrafı güçlü kılan da budur.
Nitekim fotoğraf makinesi, icadından henüz kısa bir süre sonra hem Batı’da hem
de Osmanlı’da oldukça ilgi çekmiş, fotoğraf çekilme işleminin maliyetinin
azalmasıyla da giderek yaygınlaşmıştır. Başlarda fotoğraf çekilmek demek, bir
fotoğrafçı aracılığıyla an’ın dondurulması anlamına geliyordu. Günümüzde ise
ayrıca bir çaba ve fotoğrafı çekecek bir aracı olmaksızın an’ın dondurulması
neticesinde oldukça kolay ve pratiktir. Fotoğrafın bu teknik boyutunun yanı
sıra siyasal ve kültürel yaşamda birçok etkisi bulunmaktadır. Özellikle
fotoğrafın Sontag’ın (2008) da belirttiği gibi bir belge niteliği taşıyan ikna
aracı olarak kullanılması onun ideolojinin alanında da kendine yer edinmesine
neden olmuştur. Öte yandan fotoğraf toplumsal yaşamı kaydederek bir veri
niteliğine dönüşmektedir. Örneğin fotoğraflar aracılığıyla yaklaşık 150 yıl
önce yaşayan insanların giyim tarzlarını, belirli bir sokağın veya caddenin o
dönemki görünümünü öğrenmek mümkündür. Bu nedenle Berger (2015) fotoğraf
makinesinin icadı ile Comte’un “Pozitivist Felsefe Üzerine Dersler” adlı
eserinin aynı döneme denk gelmesi, sosyoloji ile fotoğrafın birlikte büyümesine
bağlamaktadır. Karadağ’ın Görüntüler Evreni adlı eseri de bu bağlamda fotoğraf
makinesi-fotoğrafçı-görüntü arasındaki hermenötik ilişkiyi mekanik işleyişin
ötesinde kültürel alan dahilinde ele almaktadır.
“Görüntüler
Evreni” adlı birinci bölümde fotoğrafçı ile çektiği görüntü arasındaki ilişki
üzerine durulmaktadır. Yazara göre “Hoşumuza giden hiçbir görünümden kaçamayız;
çünkü hoşlanmak, görme yetilerimizin bir güzellik tarafından tutsak alınması
demektir (19).” Bu bakımdan
fotoğrafçının görüntülediği ile kendi yaşam deneyimi arasında bilinçaltı bir
ilişki bulunmaktadır. Fakat fotoğrafçı yaşam deneyimiyle ilişkili olan
görüntüleri olduğu gibi yansıtmaz, onları yeni baştan gerçek kılar. Görüntüler
ortamı da fotoğrafçının yaşam deneyimin alanı olarak fotoğrafçı aracılığıyla
gerçek kılınır. Dünya hakkında fikir sahibi olmamızı sağlayan fotoğrafçılar
için görüntüler ortamını oluşturan alan yani dünya bir atölyedir (35).
Fotoğrafın atölyesi olan alanda görüntü kültürüne görüntünün çerçevesi,
nesneler, ışık, optik, deklanşör, kamera, teknik, fotoğrafın konusu ve
izleyiciler ayrı ayrı değerler katmaktadır.
“Gerçeklik:
Görüntü Yanılması” adlı ikinci bölümde görüntünün gerçekliğini bir yanılsama
haline getiren unsurların kritiği yapılmaktadır. Bu bölüm Lewis Hine’ın bir
fotoğraf makinesinin yalan söyleme imkânının olmadığını dolayısıyla fotoğrafın
yalan söyleme özelliğinin olmadığını fakat fotoğrafçının yalan söyleyebileceği
yönündeki uyarısını akla getirir (Dora, 2004,98). Örneğin “doğa, her şeyi ile
bir bütünlüğü sergiler fotoğrafçı ise daha çok bu bütünden ayrıştırdığı
ayrıntılarla ilgilenir (109).” Bu durum ise fotoğrafı sanata dönüştüren
husustur. “Fotoğrafın dili, aynı zamanda kendine referans aldığı doğanın
dilidir. Görüntüler, doğanın gerçeğinden soyutlandıkları takdirde sanatsal ve
estetik niteliklere kavuşma olanağı elde etmiş sayılırlar (111).”
Fotoğrafın icadı
gerçeği olduğu gibi yansıtma iddiasıyla resim sanatında radikal değişimlerin
yaşanmasına neden olmuştu. Fakat her ne kadar “fotoğraf, gerçeğin hizmetinde
bir sanat” olsa da “gerçeğin değişmez olduğu fikrini değiştirmiştir”.
Fotoğrafın temel iddiası gerçekliği temel almakla birlikte gerçeği hem
barındırırken hem de barındırmamaktadır. Bu durumu Karadağ şöyle ifade etmiştir
“Fotoğrafçı, gerçekle ne kadar sıkı fıkı ilişkiler içinde bulunursa bulunsun,
sonuçta yaptığı şey gerçeğin yerine kendi idealini, akıp giden yaşamın yerine
onun suretini koymaktır (120).” Başa dönmek gerekirse, fotoğrafçı kendi yaşam
deneyimleri ile doğanın gerçekliğinden bir parçayı fotoğraflar. Artık doğadan
alınan gerçeklik dilimi hem onun kendi gerçekliği hem de bir temsili
niteliğindedir. Fotoğraftaki görüntüye bakan izleyici de aynı şekilde kendi
yaşam deneyimleri çerçevesinde görüntüyü algılar, mantık ve eleştiri
ölçüleriyle yorumlar. Karadağ bu durumu şu sözüyle ifade etmektedir “Gerçek var
olandır; gerçeklik ise içinde var olduğumuz (126).” Yorumladığımız görüntüler
bir an’dır. Zamanın sürekliliği içinden an’lardan oluşan bir kesittir. “Her an;
aynı zamanda bir görüş açısını, dünya görüşünü, kararlılığı, yapılan görsel
seçimi ve sanatsal yansıtma biçimini içerir (128)”. Bu bağlamda fotoğrafçı
zamanın içinden bir an’ı yakalamak için fotoğraf çeken kişidir. Zamanın içinden
bir anın belirlenmesi ise bir düşünce inşa etme eylemidir. Böyle bir eylem fotoğrafı
çeken için de izleyici için de geçerlidir. Fotoğrafı çeken, o an’ı belirlemek
için; izleyici ise o an’ın zaman boyutunu genişletmek ve zaman sürekliliği
içindeki konumunu yorumlamak için bu eylemde bulunur. Zamanın içinden kesip
çıkarılan an, artık silinmez bir belleğe dönüşür. Bu nedenle Karadağ’a göre
“Fotoğraf kişisel, toplumsal ve yaşamsal bellek kayıtlarını tutarak insanlığa yeni
bir vizyon kazandırmıştır (145).” Bu bölümde fotoğrafçı ve görüntüler
bağlamında önemli olan diğer hususlardan rastlantılar, deneyimler, devinim ve
etik konuları üzerine de denemeler bulunmaktadır.
Özetle, Çerkes
Karadağ, Görüntü Kültürü Dizisi’nin ilk kitabı olan Görüntüler Evreni ile
fotoğraf makinesi, fotoğrafçı ve görüntü arasındaki mekanik ilişkinin bilişsel
düzeydeki önemini ve bu önemden doğan kültürü okuyuculara aktarmıştır. İlk
baskısı 2004 ve yeniden basımı 2016 yılında gerçekleşen Görüntü Kültürü Dizisi
aradan geçen yıllar içinde giderek daha da fazla görüntüler içinde yaşamamıza
paralel olarak fotoğrafın oluşturduğu kültürü yansıtmaya devam etmektedir.
Kaynakça
ALGAN, E. (1990).
Fotoğraf Okuma, Ankara: Bilgi
BERGER, J. (2015). Bir
Fotoğrafı Anlamak, Çev. Beril Eyüboğlu, Yurdanur Salman. Metis
BERGER, J. (1995). Görme
Biçimleri, (6. Baskı), Çev. Yurdanur Salman, İstanbul: Metis
ÇÜÇEN, A.K. (2005). Bilgi
Felsefesi. Asa Kitabevi
ÇÜÇEN, A.K. (2003). Bilgi
kuramına giriş. Bilimname, 2(2), 3-12.
DORA, S. (2004). Büyüyen
Fotoğraf Küçülen Sosyoloji. Babil
KANDIROĞLU, Ö. (2013). Haber
Fotoğrafçılığı. Say.
KARADAĞ, Ç. (2016).
Görüntüler Evreni, (2. Baskı). Öteki.
KARADAĞ, Ç. (2016). Görüntü
Büyücüsü, (2. Baskı). Öteki.
KARADAĞ, Ç. (2016).
Fotoğrafın Derin Anlamı. Öteki.
KARADAĞ, Ç. (2016).
Fotoğrafın Yüzyılı. Öteki.
KARADAĞ, Ç. (2016). Fotoğraf
Nedir?. Öteki.
KILIÇ, L. (2012). Fotoğraf ve
Sinemanın Toplumsal Tarihi, 2.baskı. Dost.
SONTAG, S. (2008). Fotoğraf
Üzerine, Çev. Osman Akınhay. Agora.
YAYKIN, M. (2010). Sanat,
Teknoloji, Bilim ve Fotoğraf. Kalkedon.
YURDALAN, Ö. (2007). Belgesel
Fotoğraf ve Fotoröportaj. Agora.
1 Nisan 2024 Pazartesi
Uzun bir aranın ardından
(Resim: Simon Handle)
Kurumuş bir deve dikenine benziyor ruhunuz, rüzgârların sürüklediği bir deve dikeni... Yapraklarınız dağılmış, çiçekleriniz dökülmüş, meyveniz yok. Bir ağaç iskeleti ruhunuz.Bulmaktan korkarak arıyorsunuz. Neyi?
Akmayan bir çeşmeye benziyor ruhunuz. Hoyrat eller musluğunu bile sökmüşler.
Kitabesi? Kitabesi silinmiş. Kanatları yok ruhunuzun. Galiba kanatsız doğmuş.
Yeis kadar Şifasız, kutuplar gibi., hayır kutuplara benzer tarafınız yok. Sadece hastasınız. Birçok insanlar gibi, insanlık gibi hastasınız.
Hayat atılış demek, ileriye, yeniye, maceraya. Çamura saplanmış bir araba. Metruk, camları kırık ve rengi solmuş. Zindanınızın kapıları açık, ama siz hasır bir iskemle kadar o zindanın eşyasından olmuşsunuz. Ve sırtınızda taşıyorsunuz zindanınızı.
Yalnız sesiniz, yalnız kelime. Uzaklardan gelen ve kime ait olduğu bilinmeyen bir ses. Ve bozuk bir plaktan dökülen kelimeler. Hep aynı.
Ve gömülmesi unutulmuş bir cenaze kadar sıkıcısınız bazan.
Susuzluğu arttıran ve ağızda buruk., hayır sadece acı sadece kekremsi bir tat bırakan deniz suyu gibi bir şey.
Cemil Meriç
11 Eylül 2021 Cumartesi
Matbaa'nın icadı, Dünya nüfusu, GSMH ve Teknolojideki ilerleme arasındaki ilişki
Grafikleri bütün olarak değerlendirdiğimizde harika bir tablo ortaya çıkıyor adeta. Fakat her güzel gelişme bir takım olumsuzlukları da barındırma ihtimali bulunuyor. Tıpkı Marvel ve DC dünyasında bir süper kahraman ortaya çıktığında illa ki ona meydan okuyan süper kötülerin türemesi gibi. Burada da benzer bir durum var aslında. Tamam matbaa ile aydınlanma çağının temeli atıldı diyebiliriz çünkü artık bilgiye ulaşma el yazması eserlere kıyasla çok daha kolay ve ucuz. Bunu teknolojik gelişmeler, gsmh artışı ve doğal olarak nüfus artışı izledi. Öte yandan ise iki dünya savaşı, karbon salınımı ve küresel ısınma, göç dalgaları... Aynı anda oluyor bunlar...
22 Ağustos 2021 Pazar
Açlık Oyunu Bozar mı? Bisiklet Hırsızları - Cennetin Çocukları 2
Suç
olgusu sosyolojik, psikolojik, hukuki ve kriminolojik boyuttan farklı
tanımlarla değerlendirilen bir olgudur. Genel olarak suç, yasak olan kural ya
da yasaları çiğneyen, buna bağlı olarak otoritenin müdahalesini gerektiren
fiillerdir. Suç birtakım nedenlerden ötürü meydana gelir ve bu nedenlerin
farklılığı nedeniyle suçlar farklı türlere ayrılmıştır. Aynı zamanda suçun
oluşması bir takım bireysel ve toplumsal faktörlerden kaynaklanmaktadır. Suçun
nedenleri arasında işsizlik, aile içi sorunlar, psikolojik sorunlar, kentleşme
gibi olgular yer almaktayken genel olarak suçun türleri cinayet, ırza geçme, hırsızlık,
kapkaç gibi türlere ayrılmaktadır. Suçun faktörleri ise bireysel ve toplumsal
faktörler olarak ikiye ayrılmaktadır. Bireysel faktörlerde yaş, cinsiyet,
medeni durum ve eğitim seviyesi yer alırken toplumsal faktörler arasında
kentleşme, göç, işsizlik ve ekonomik krizler, aile yapısı, medya yer
almaktadır.
Genel
olarak suçun nedenleri arasında yer alan unsurlar tek başlarına etkili
oldukları yani “Ya şu nedenden ya da bu nedenden dolayı suç işlenmiştir” demek
mevcut suçun neden işlendiğinin izahı için her zaman yeterli olmayabilir. Suçu
işleyen kişi ekonomik sorunlar nedeniyle işsiz kalıp psikolojisi bozulmuş olabilir
ve aile içi huzursuzlukların arkasında neden bu olabilir. Nitekim bu tür “hem-hem
de…” şeklinde suç olgusunun altında yatan farklı faktörlerin birlikte yer
alması mümkündür.
Suçun
neden işlendiğine yönelik ortaya atılan iki ekonomik model bulunmaktadır.
Bunlardan ilki, suçu işleyen kişi bir maliyet hesabı yapar. Yani işleyeceği suç
karşısında elde edeceği menfaat ile yakalanması durumunda alacağı ceza
neticesinde uğrayacağı zararı hesaplar. Eğer maliyet hesabı neticesinde söz
konusu suçu işlemeye değerse birey bu suçu işler. İkinci modelde ise
ekonomistler, suç eylemini gelir getirici bir eylem olarak görmekte ve
suçluların suçu bir meslek olarak değerlendirdiğini iddia eder. Kişisel görüşüm
bu iki ekonomik model farklı eğitim seviyesinde olan bireyler için geçerlidir.
Örneğin, daha üst düzey eğitim almış beyaz yaka denilen kesimden biri mala
yönelik suçlarda daha ziyade rüşvet, para aklama gibi suçlar işlerken eğitim
düzeyi düşük olan insanlar TV, bilgisayar gibi satabileceği eşyaları çalar.
Dolayısıyla maliyet hesabı modeli eğitim düzeyi yüksek bireylerin
işleyebileceği suçlar için, suçun bir mesleğe dönüşmesi ise düşük eğitim
düzeyli suçlular için geçerlidir.
Suçun
bireysel faktörleri arasında önemli bir diğer unsur ise medeni haldir. Genel
olarak en fazla suç işleyenlerin boşanmış ve boşanma aşamasında bireyler
tarafından işlendiği, en az suçun ise evli bireyler tarafından işlendiği
görülmektedir. Bekarlar ise bu iki kesimin arasındadır. Evlilerin suç
oranlarının düşük olmasında evliliğin getirdiği sorumluluk duygusunun etkili
olduğu ifade edilmektedir.
Suçla
ilgili toplumsal olgular arasında yer alan işsizlik ve ekonomik sorunlarda ise
genel olarak işsiz bireylerin suç işleme oranının daha yüksek olduğu ve aynı
zamanda ülkeler ekonomik krizde olduğu dönemlerde suç oranlarının yükseldiği
görülmektedir.
Bisiklet
Hırsızları adlı film İkinci Dünya Savaşı sonrası İtalya’sında geçmektedir.
Filmden anlaşıldığı üzere ülkede ekonomik sorunlar ciddi bir şekilde
hissedilmektedir ve işsizlik oranı hayli yüksektir.
Başrol
oyuncusu Antonio işsiz bir aile babasıdır fakat sorumluluk sahibi, ailesiyle
ilgilendiği ve iyi bir ailesi olduğu anlaşılan biridir. Tek sorun yoksulluk ve
işsizliktir. Antonio afiş yapıştırma işi bulur fakat bu iş için bir
bisikletinin olması gerekmektedir. Eşinin desteği ile bir bisiklet satın almayı
başarır fakat kısa süre içinde bisikletini çaldırır.
Çalınan
bisikletinden dolayı polise gider. Fakat polisler bu durumla pek ilgilenmezler.
Bu nokta suç sosyolojisi bağlamında önemlidir. Suç olgusunun önlenmesinde
güvenlik birimlerine önemli bir sorumluluk düşmektedir. Genel olarak güvenlik
birimlerinin sayısal olarak fazlalaşması bile suçu önleyici bir nitelik
taşımaktadır. Ayrıca bireylerin güvenlik birimlerine karşı güven duygusu da suç
oranlarının düşük olmasına neden olmaktadır. Fakat filmde güvenlik birimlerinin
güvenilir olmadıkları ve dolayısıyla suçluları adeta cesaretlendirdikleri
söylenebilir.
Polisten
umduğunu bulamayan Antonio bisikletini kendi imkanlarıyla bulmaya çabalar.
Bisikletini çaldığı kişiyle ilişkili birini bulur fakat o kişi hırsızı korumaya
çalışır ve yerini söylememeye direnir. Sonraki süreçte hırsızın izini bulur ve
peşine düşüp yakalar. Fakat mahalleli hırsızı savunarak Anronio’nun üzerine
gelir. Artık bisikletini geri alma umudunu kaybettikten sonra ise kendisi de
bir bisiklet çalmaya yeltenir. Fakat tam çalacağı esnada yakalanır. Çalacağı
bisikletin sahibi Antonio’nun oğlunu görünce şikayetçi olmaktan vaz geçer.
Antonio
sorumluluk sahibi bir aile babası olarak hırsızlık yapmaya karar vermesinde
suçu bir meslek olarak görmek gibi bir neden söz konusu değildir. Maliyet
yaklaşımı bakımından ise Antonio’nun yaptığı rasyonel bir eylem değildir. Çünkü
bisikletin kendisine getireceği ekonomik yarardan çok daha fazla ceza çekmesi
söz konusudur. Dolayısıyla Antonio hırsızlığı ne maliyet hesabı yaparak karar
vermiştir ne de hırsızlığı meslek olarak edinmiştir. Antonio sadece çaresiz
kalmış biridir. Öte yandan hırsızı saklayan mahalle halkı muhtemelen hırsızlığı
bir meslek olarak edinmiş olma ihtimalleri söz konusu olabilir.
Önceki film analizimde “açlık oyunu bozar” mı
başlığı kullanmıştım. “Yoksulluk insanların suç işlemeleri için bir neden
olabilir mi?” sorusunu yanıtlamaya çalışmıştım. Doğu-Batı kültürel
farklılıkları ekseninde bu soruya yanıt aramıştım. Cennetin çocukları adlı
filmde suç işlenmezken Bisiklet hırsızları adlı filmde suç unsuru işlenmeden
önlenmişti. Suç olgusu ile yoksulluk arasında korelasyon olmakla birlikte
yoksul insanların kültürleri nedeniyle gene de suç işleyemeyebileceklerini
söylemiştim. Fakat bu değerlendirmemde bir başka noktanın daha üstünü çizmek
istiyorum ve önceki yazımın aksini iddia ediyorum. Cennetin Çocukları adlı
filmde cemaatçi bir toplum görmekteyiz. Yoksul olsalar bile toplumsal dayanışma
söz konusudur. Oysa Bisiklet Hırsızları adlı filmde cemiyetçi bir yapı söz
konusudur. Dolayısıyla bireycilik ön plandadır ve toplumsal dayanışma zayıftır.
Bu nedenle Doğu kültürü – Batı kültürü ayrımı bu bağlamda yoksulluk suç
ilişkisi açısından doğru bir analiz niteliği taşımamaktadır.
Doğru Doğru Olduğu İçin Mi Doğrudur, Yoksa Çoğunluk Kabul Ettiği İçin Mi? 12 Kızgın Adam
Doğru
Doğru Olduğu İçin Mi Doğrudur, Yoksa Çoğunluk Kabul Ettiği İçin Mi?
Kitleler, zekâyı değil, vasat şeyleri bir araya
toplarlar.
Çoğu defa tekrar olunduğu gibi elalem
Voltaire’den dah
a fazla zekâ sahibi değildir.
Bir
kitleye mensup olması yüzünden insan,
Medeniyet
merdiveninden birçok basamak aşağı iner.
G.L. Bon –
Kitleler Psikolojisi
Daha önce hiç görmediğimiz birinin ilk bakışta
güvenilir biri olup olmadığına, suç işlemiş olma ihtimaline nasıl karar
verebiliriz? İnsanların ses tonları ile ikna kabiliyetleri arasında ilişki var
mıdır? Vücut dilimizi kullanarak yaptığımız konuşmalar daha anlaşılır mıdır?
Fiziksel temas güven hissini arttırır mı? Belirli bir grup içinde yer alan insanların
eylemleri bilinçli eylemler midir? Hafızamız yüzünden yalan söylememiz, iftira
atmamız mümkün müdür? Bunlar ve benzeri birçok konuya ilişkin birçok deneye
Mlodinov “Subliminal Bilinçdışınız Davranışlarınızı Nasıl Yönetir” adlı
kitabında bahsetmiştir. 
Yapılan deneyler neticesinde insanların seslerinin
kalınlığının ikna kabiliyetleri ile ilişkili olduğu bulgusuna ulaşılmıştır.
Nitekim fiziksel temaslar (örneğin omzuna dokunmak, el sıkışmak gibi)
insanlarda karşı tarafa karşı güven duygusunu arttırdığı yönünde bulgular
bulunmaktadır. Fakat 12 Kızgın Adam kapsamında en önemli çalışmalardan biri suç
konusuna ilişkindir. Defalarca tekrarlanan bir deneyde bir suça şahitlik eden
kişilerden suçu işleyenin teşhis edilmesi istenildiğinde suça şahit kişiler çoğu
defa yanlış kişiyi işaret etmişlerdir. Bu tür deneylerde şüphelilerin çoğu
cezaevinde yatan mahkumlardan oluşmaktadır. Böylece o suçu işlemiş olma
ihtimali olmayan insanlar şahitler tarafından işaret edilmiştir. Nitekim
insanların hafızası baskı altındayken manipüle edilebildiği, yanlışa
yönlendirilebildiği ve hatta yanlış yeni hatıralar üretilebildiği
kanıtlanmıştır.
12 Kızgın Adam adlı filmde bir odada genç bir çocuğun
suçlu olup olmamasına karar verilecektir. Kural olarak 12 jüri üyesi oybirliği
ile suçlu veya masum olduğuna karar vermeleri gerekmektedir. İlk yapılan
oylamada 11 kişi suçlu bulurken sadece bir kişi suçsuz olduğu yönünde şüpheleri
vardır. Çocuğun suçlu olduğuna kanaat getiren üyelerin neden suçlu bulduklarını
izah ederken pek sorgulamaya ihtiyaç duymaksızın böyle bir karara vardıkları
anlaşılmaktadır “O suçlu, eğer o suçlu olmasaydı onu yargılamazdılar.” Böylesi
bir durum Muzaffer Sherif (Şerif)’in otokinetik algı deneyini akla
getirmektedir. Bu deneyde gözlemcilere belirli bir ışık kaynağının başta
bulunduğu noktadan ne kadar uzaklaştığı sorulmuştur. Katılımcıların tahminleri
bireysel gözlemlerde farklılık gösterirken grup halinde olduklarında üyelerin
grubun genel kararına uydukları gözlenmiştir. Farklı şekilde tekrarlanan
deneylerde de insanların grup içi normlara ve fikirlere katılım sağladıkları,
kendi görüşlerinin hatalı olduğu yönünde şüpheye düştükleri görülmüştür.
Filmde dikkat çeken bir diğer husus ise çocuğun
yabancı olmasına yapılan vurgudur. Muhtemelen bir göçmen olan çocuk zanlının
sözlerine inanmayan jüri üyeleri, cinayeti gördüğünü iddia eden komşu kadının
sözlerine inanmıştır. Bu durum, çocuğun suçsuz olduğuna inanan jüri üyesinin şu
sözleriyle eleştirilmektedir: “Çocuğun hikayesine inanmıyorsan, kadının
hikayesine neden inanıyorsun?” Mlodinov’a göre “İnsanların temel arzusu,
kendilerine ilişkin olarak kendilerini iyi hissetmektir ve bu nedenle,
bilinçdışı bir şekilde, kendilerininkine benzeyen özellikler lehinde
önyargılıdırlar; isterse bu soyadı gibi görünürde anlamsız bir özellik olsun.”
Nitekim jüri üyelerinin bir yabancıya karşı ön yargılı olmaları ve söz konusu
yargılarının zor bir şekilde değişmesi Mlodinov’un görüşünü haklı çıkarır
niteliktedir.
Film boyunca çocuk zanlının suçlu olduğunu düşünen
bireylerin “otorite” olan mahkeme heyetinin görüşlerine göre hareket ettiği,
fakat suçsuz olarak oyunu değiştirenlerin daha eleştirel düşünmeye
başladıkları, tüm bu yaşananlara karşı daha şüpheci bir gözle baktıkları
görülmektedir. Le Bon’un Kitleler Psikoloji adlı kitabında da değindiği nokta
budur. Tek başına bir kişi, belirli bir gruptan, Le Bon’un ifadesiyle “Elalem
Voltaire’den daha fazla zeki değildir.”
E. Durukan Abdulhakimoğulları




