18 Mart 2026 Çarşamba

Kendilerini Unutanlar: Bir Alzheimer Hastasının Hikayesi





Kendilerini Unutanlar: Bir Alzheimer Hastasının Hikayesi

Gelip geçen zaman değil
Göçüp giden bedenler
Göçüp giden eşimiz, dostlarımız…
Göçüp giden heyecanımız ve rüyalarımız….
Göçüp giden anılarımız ve artık ansıyamadıklarımız
Göçüp giden biziz!

Zaman bir kavram, biz bulduk. O, hiç değişmez. Bunu anlayabilmek için saate değil aynaya bakmak gerekir. Zaman henüz yerini başka bir şeyle dolduramadığımız en verimsiz organımız, en bereketsiz, en kısır tarafımızdır. Kanserden çok zamanla ölür insanlar! Ve bizler genelde parça parça ölürüz!

Kişinin yaşadığının belgesi anılarıdır. Anılarımız ve düşüncelerimiz ise zamanın mührüdür. Zamana bu mührü vurmak önemlidir. Başkalarının da bizi unutmaması önemlidir. Unutulmaktan endişe duyarız. En korkuncu ise kişinin kendisini unutmasıdır. Ne var ki bu gerçekleştiğinde ise kişi bunun farkında bile olmayacaktır.

Edebiyat, düşünce, duygu veya herhangi bir hakikati veya herhangi bir fikri anlatma mücadelesinin yanında unutmanın da mücadelesini verir. Yaşanılan aşk acısına ve anıların sebep olduğu mutsuzluklara karşı verilen bir tepkidir unutma çabası. Düşünen için mutsuzluk ve huzursuzluk onun yurdudur. Tek kurtuluş ise düşünmemektir. Düşünmeyi dahi unutabilmektir. Bu, kişinin kendinden kaçışı, zihniyle girdiği kıyasıya bir mücadeledir. Örneğin, Küçük Prens’te, Küçük Prens bir gezegene gider ve orada bir ayyaşı görür. Orada fazla zaman geçirmese de içi hüzünle kaplanır. Ayyaş adam sürekli içmektedir. Hem de utancını unutmak için içmekte… Eğer düşünmenin verdiği mutsuzluğun zirvesi varsa bu kesinlikle Cioran’dır. Uykusuz bir ömür geçirmiş, düşünceleri Alzheimer olana kadar yakasını bırakmamıştır. Bu konuyla ilgili olarak:  “ Bir uykusuzun, her gün çarmıha gerilmesinin yanında, İsa’nın bir kerecik çarmıha gerilmesi nedir ki?” der.  Unutmak bir dua bile olabilir bu yüzden. Jacques Brell bir şarkısında: “Size, ne sevmeniz gerekiyorsa sevmenizi ve ne unutmak gerekiyorsa unutmanızı diliyorum.” der. Bu açıdan bakınca unutmak veya düşünmemek, sağlıklı biri için huzuru bulmanın bir yolu olabilir.

Bir hastalık olarak Alzheimer’de ise, unutmamak, bu hastalığa karşı verilen mücadelenin adıdır. Bu hastalığın teşhisi(en başta), bir ömür içini doldurmaya çalıştığımız zamanın mührünün kırılması, anıların ve bilginin istemsiz olarak kaybedilmesi yani zamansız yaşamak demektir. Ülkesiz, idealsiz kalmak, yaşamı insanların arasında tek başına geçirmek, sosyal yaşamdan sürgün edilmek, hiçbir şeye hiçbir yere ait hissetmemektir.





Bir Alzheimer Hastasının Hikayesi

Varda bana bebek geldi.
El bebek gül bebek büyüttüm.
Kendimden önce ona baktım ve
benim ellerimde toprağa gidecek.
Arkasından bir zaman sonra ben de yalan olacağım.”
Alaettin Topuzoğlu, Adapazarı’nda, gençlik yıllarında fayton kullanarak geçimini sağlayan, daha sonraları nalbantlık yapan bir hayvan severdir. 1933 doğumlu Alaettin Bey, nalbantlık işini teknolojinin hızı karşısında sürdürememiş ve hayvanlar için kepek satarak ailesini geçindirmiş, yarış atı alma hayaliyle sürekli para biriktirmiştir.
“Hayal et, Hayallerin Gerçek olana dek hayal et” Aerosmith-Dream On
Alaettin Bey’in yaşamının dönüm noktası ise hayalini gerçekleştirmesiyle, Varda ve Sabire adında iki yarış atı almasıyla değişir. Varda ile Sabire henüz aldığında taydır ve Varda’nın ayağı sakattır. Çevresindeki insanlar Varda’nın koşmasının imkansız olduğunu ve onu kesmesini önerirler. Alaettin Bey ise Varda’yı ticari bir kazanç olarak görmeyip onu evladı gibi benimser. Bu iki atı sanki çocuklarıymış gibi sever ve ilgilenir. Her sabah erkenden kalkıp atlarının yemlerini bir saatlik uğraşla hazırlar, atlarını tımarlar, masaj yapar ve bu ilgisini hiç eksiltmeden her gün tekrarlardı. Tüm yaşamı boyunca atlarla iç içe olan biri için bu kadar çabanın sebebi sadece sevgidir.
Maddi zorluklardan ötürü hepimiz bazen zor bir seçim yapmak zorunda kalabiliriz. Bir seçim yapmak demek aslında başka bir şeyden vaz geçmek demektir. Alaettin Bey de bu iki ata bakacak maddi desteği zamanla sağlayamaz hale geldiği için bir seçim yapmak zorunda kalır. Evladı gibi sevdiği atlardan birini satmaya karar verir ve Sabire’yi satar. Sabire’nin satışından temin ettiği parayı Varda’nın iyileşmesi için harcar ve Varda’yı yarışlara hazırlar.

Doksanlı yıllarda Adapazarı’nda açık at yarışları yapılıyordu. Alaettin Bey, “bu at işe yaramaz, bunu kes” dedikleri atı ilgi ve sevgisiyle iyileştirmiş, açık yarışlara katılacak hale getirmişti. Varda da bu ilgi ve sevginin karşılığını katıldığı yirmi dört yarışın yirmi üçünü kazanarak fazlasıyla verir. Bu noktada dikkat edilmesi gerekilen nokta bu yarışlar günümüz Veli Efendi yarışları gibi yüklü paralar kazandıran yarışlar değildir. Alaettin Bey’in amacı da Varda üzerinden para kazanmak değildir. Yirmi üç yarış kazanan Varda’yı zengin at çiftliklerine satmaması bunun ispatıdır. Varda’yı satın almayı çok isteyen biri, atı neden satmadığını sorduğunda Alaeddin Bey’in cevabı şu olur: “Varda bana bebek geldi.
El bebek gül bebek büyüttüm. Kendimden önce ona baktım ve benim ellerimde toprağa gidecek.
Arkasından bir zaman sonra ben de yalan olacağım.”

Yaşlanmanın tek tesellisi, çevremizdeki her canlının da yaşlanması ve her nesnenin de eskimesidir. Bu konuda kimse yalnızlıktan şikayet edemez! Alaeddin Bey yaşlandı, Varda ise yaşlandı ve öldü. Alaeddin Bey de dediği gibi onu elleriyle gömdü. Varda’yla ilgilenmek için girdiği ahırın önünde boş ahıra bakıp iç çekerek bu duruma alışmaya çalıştı. Unutulmamalıdır ki ölüm, sevenleri ayırabilir fakat aralarındaki bağı koparmaya gücü yetmez.


Alzheimer

Alaeddin Bey zamanla yürümekte sıkıntı çekmeye başlar. Zaten kilolu olan Alaeddin Bey daha az hareket etmesi sebebiyle kilo almaya devam eder. Aynı zamanlarda konuşmalarında aksaklıklar, sürekli aynı soruları sormalar ve agresiflikler baş gösterir. Eve çağrılan doktorun teşhisi bellidir…

Zamanla hırçınlığı ve unutkanlığı arttı. Eskiye dair konuştuğunda ise anıları hep Varda’yla ilgiliydi. Gece uyanıp “beni vuracaklar” diye çığlıklar atan, halüsinasyonlar gören Alaeddin Bey gariptir Varda’yı öylesine içselleştirmiş ki anılarının çoğu Varda’yla ilgilidir.
Hastalıkta geldiği noktada artık maalesef Alaeddin Bey her şey için beklemek zorundadır. Yemek yemek için bekliyor, tuvalete gitmek için bekliyor, duş almak için bekliyor, yatmak için, giyinmek için bekliyor, tek başına hiçbirini yapamıyor ve sürekli birilerinin yardımını bekliyor.

Fotoğraflar, Alaeddin Bey’in torunu Emre Gülfidan tarafından, dedesinin Alzheimer ile olan mücadelesini anlatmak için çekilmiştir. Anlattığım hikaye de Emre’nin dedesinin vaktiyle kendisine anlattıklarının bir özetidir. Emre, dedesine onun fotoğraflarını çekmek için izin istediğinde Alaeddin Bey izin verir fakat bir istediği vardır;
Vardayla birlikte bir fotoğrafını çekmesini ister torunundan…


Yazı: Durukan Abdulhakimoğulları
Fotoğraflar: Emre Gülfidan

















Görme Kültürü Dizisi I: Görüntüler Evreni Kitap İncelemesi


 

Yazar              : Çerkes Karadağ

Yayın Evi        : Öteki, İstanbul 2016, 160

 



İnsan yaşamında hayati önem taşıyan bilgi, bilen ve bilinen arasındaki bilişsel bir sürecin ürünüdür (Çüçen, 2005, 35). Başka bir ifadeyle öznenin nesneye sorduğu sorular neticesinde elde edilmektedir (Çüçen, 2003, 3). Nesneye sorulan soruya göre öznenin aldığı konum bilginin türlerini oluşturmaktadır. Sözünü ettiğimiz konum, öznenin nesneye yönelttiği sorunun cevabını hangi yöntemle elde ettiğiyle ilgilidir. Bu durum bilginin farklı türlerinin oluşmasına neden olmuştur. Genel olarak bilgi türleri arasında bilimsel bilgi, felsefi bilgi, dinsel bilgi, teknik bilgi ve sanatsal bilgi sayılabilir (Çüçen, 2005, 18-24). Sanatsal bilgi; fotoğraflar, sinema filmleri, müzikler, romanlar, şiirler ve diğer sanat türlerinden eserler aracılığıyla izleyiciye veya dinleyiciye aktarılmaktadır. Aktarılan bilginin derinliği ve değeri Berger’in (1995) ifadesini kullanarak söylersek ancak belirli bir görme biçimiyle anlaşılabilir. Görme biçimi, belirli bir eserin aktardığı bilginin anlaşılması, değerinin ve öneminin algılanması için gerekli olan kültürel sermayeyle ilgilidir.

İzleyici veya dinleyici söz konusu anlamları yakalaması neticesinde fotoğraf, şiir, roman, öykü, müzik ve daha fazlası arasında ilişki kurabilir ve eserin verdiği bilgiyi daha geniş anlamlarla, farklı boyutlarıyla değerlendirebilir. Örneğin, bir romanın verdiği mesaj bir fotoğrafın hikâyesine dönüşebilir. Bir fotoğrafın verdiği mesaj bir sinema filminin konusu olabilir. Bir fotoğrafın taşıdığı mesaj bir şiirin konusu olabilir. Çok daha fazlası sanatçı ile izleyici veya dinleyici arasında sanat eserinin alanında kurulan ilişkiyle mümkündür.

Fotoğrafın farklı alanlarda kullanılıyor olması nedeniyle fotoğraf hakkında yazılan çokça kitap bulunmaktadır. Bu kitaplar genel olarak fotoğraf çekme teknikleri, fotoğraf sanatı, sosyolojik ve siyasi yaşamdaki işlevi gibi farklılıklar göstermektedir. Bunlardan bazıları Algan’ın (1990) kaleme aldığı “Fotoğraf Okuma”, Yaykın’ın (2010) “Sanat, Teknoloji, Bilim ve Fotoğraf”, Yurdalan’ın (2007) “Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj”, Kılıç’ın (2012) “Fotoğraf ve Sinemanın Toplumsal Tarihi”, Kandıroğlu’nun (2013) “Haber Fotoğrafçılığı”, Dora’nın (2004) “Büyüyen Fotoğraf Küçülen Sosyoloji”, Sontag’ın (2008) “Fotoğraf Üzerine”, Berger’in (2015) “Fotoğrafı Anlamak” ve gene Berger’in (1995) meşhur eseri “Görme Biçimleri” sayılabilir.

Yukarıda adı zikredilen yazarların yanı sıra fotoğraf alanında oldukça üretken isimlerden biri de Çerkes Karadağ’dır. Genel olarak çalışmalarından bazıları “Fotoğraf Nedir?” (2016), “Fotoğrafın Yüzyılı” (2016), “Görüntüler Evreni” (2016), “Görüntü Büyücüsü” (2016) ve “Fotoğrafın Derin Anlamı” (2016) şeklindedir. Bu bakımdan Karadağ’ın Türkiye’de fotoğrafla ilgili değerli eserleri olan üretken isimlerden biridir.  




Karadağ’ın “Görüntüler Evreni” adlı kitabı “Görme Kültürü Dizisi”nin birinci kitabıdır. “Görüntüler Evreni” ve “Gerçeklik: Görüntü Yanılmacası” adında iki bölümden oluşan kitap hem fotoğraf makinesi-fotoğrafçı-görüntü arasındaki ilişkiyi incelemesi bakımından fotoğraf sanatına ilgi duyanlar için hem de fotoğrafın aracılık ettiği görüntüler evrenini akademik açıdan incelemek isteyenler için görme kültürünün boyutları hakkında kılavuzluk yapmaktadır. Dizinin ikinci kitabı olan “Görüntü Büyücüsü” fotoğrafçı ve fotoğraf arasındaki ilişkiyi, fotoğraf açısından fotoğrafçının konumunu değerlendirmektedir. Serinin son kitabı “Fotoğrafın Derin Anlamı” ise fotoğrafın ihtiva ettiği konuları, bir fotoğrafın nasıl okunması gerektiğini göstermektedir. Serinin üç kitabı görme kültürünün farklı boyutlarını bir bütünlük içinde ele almaktadır.

Fotoğraf, Baker’in (2011,17) ifadesiyle optik ve kimyanın bir araya gelmesi sonucu oluşan özel bir bileşimdir. Eğer buna kinetiği de dahil edersek videoyu elde ederiz. Fakat görsel sanatlar arasında fotoğrafı diğerlerinden ayıran, onu güçlü kılan yönü yansıttığı anla ilgilidir. Genel olarak bir sinema filmi yaklaşık bir buçuk saat süren görüntüyle mesajını verirken, fotoğraf, saniyeden daha kısa bir sürelik bir anı yansıtarak mesajını iletir. Fotoğrafı güçlü kılan da budur. Nitekim fotoğraf makinesi, icadından henüz kısa bir süre sonra hem Batı’da hem de Osmanlı’da oldukça ilgi çekmiş, fotoğraf çekilme işleminin maliyetinin azalmasıyla da giderek yaygınlaşmıştır. Başlarda fotoğraf çekilmek demek, bir fotoğrafçı aracılığıyla an’ın dondurulması anlamına geliyordu. Günümüzde ise ayrıca bir çaba ve fotoğrafı çekecek bir aracı olmaksızın an’ın dondurulması neticesinde oldukça kolay ve pratiktir. Fotoğrafın bu teknik boyutunun yanı sıra siyasal ve kültürel yaşamda birçok etkisi bulunmaktadır. Özellikle fotoğrafın Sontag’ın (2008) da belirttiği gibi bir belge niteliği taşıyan ikna aracı olarak kullanılması onun ideolojinin alanında da kendine yer edinmesine neden olmuştur. Öte yandan fotoğraf toplumsal yaşamı kaydederek bir veri niteliğine dönüşmektedir. Örneğin fotoğraflar aracılığıyla yaklaşık 150 yıl önce yaşayan insanların giyim tarzlarını, belirli bir sokağın veya caddenin o dönemki görünümünü öğrenmek mümkündür. Bu nedenle Berger (2015) fotoğraf makinesinin icadı ile Comte’un “Pozitivist Felsefe Üzerine Dersler” adlı eserinin aynı döneme denk gelmesi, sosyoloji ile fotoğrafın birlikte büyümesine bağlamaktadır. Karadağ’ın Görüntüler Evreni adlı eseri de bu bağlamda fotoğraf makinesi-fotoğrafçı-görüntü arasındaki hermenötik ilişkiyi mekanik işleyişin ötesinde kültürel alan dahilinde ele almaktadır.

“Görüntüler Evreni” adlı birinci bölümde fotoğrafçı ile çektiği görüntü arasındaki ilişki üzerine durulmaktadır. Yazara göre “Hoşumuza giden hiçbir görünümden kaçamayız; çünkü hoşlanmak, görme yetilerimizin bir güzellik tarafından tutsak alınması demektir (19).”  Bu bakımdan fotoğrafçının görüntülediği ile kendi yaşam deneyimi arasında bilinçaltı bir ilişki bulunmaktadır. Fakat fotoğrafçı yaşam deneyimiyle ilişkili olan görüntüleri olduğu gibi yansıtmaz, onları yeni baştan gerçek kılar. Görüntüler ortamı da fotoğrafçının yaşam deneyimin alanı olarak fotoğrafçı aracılığıyla gerçek kılınır. Dünya hakkında fikir sahibi olmamızı sağlayan fotoğrafçılar için görüntüler ortamını oluşturan alan yani dünya bir atölyedir (35). Fotoğrafın atölyesi olan alanda görüntü kültürüne görüntünün çerçevesi, nesneler, ışık, optik, deklanşör, kamera, teknik, fotoğrafın konusu ve izleyiciler ayrı ayrı değerler katmaktadır.

“Gerçeklik: Görüntü Yanılması” adlı ikinci bölümde görüntünün gerçekliğini bir yanılsama haline getiren unsurların kritiği yapılmaktadır. Bu bölüm Lewis Hine’ın bir fotoğraf makinesinin yalan söyleme imkânının olmadığını dolayısıyla fotoğrafın yalan söyleme özelliğinin olmadığını fakat fotoğrafçının yalan söyleyebileceği yönündeki uyarısını akla getirir (Dora, 2004,98). Örneğin “doğa, her şeyi ile bir bütünlüğü sergiler fotoğrafçı ise daha çok bu bütünden ayrıştırdığı ayrıntılarla ilgilenir (109).” Bu durum ise fotoğrafı sanata dönüştüren husustur. “Fotoğrafın dili, aynı zamanda kendine referans aldığı doğanın dilidir. Görüntüler, doğanın gerçeğinden soyutlandıkları takdirde sanatsal ve estetik niteliklere kavuşma olanağı elde etmiş sayılırlar (111).” 

Fotoğrafın icadı gerçeği olduğu gibi yansıtma iddiasıyla resim sanatında radikal değişimlerin yaşanmasına neden olmuştu. Fakat her ne kadar “fotoğraf, gerçeğin hizmetinde bir sanat” olsa da “gerçeğin değişmez olduğu fikrini değiştirmiştir”. Fotoğrafın temel iddiası gerçekliği temel almakla birlikte gerçeği hem barındırırken hem de barındırmamaktadır. Bu durumu Karadağ şöyle ifade etmiştir “Fotoğrafçı, gerçekle ne kadar sıkı fıkı ilişkiler içinde bulunursa bulunsun, sonuçta yaptığı şey gerçeğin yerine kendi idealini, akıp giden yaşamın yerine onun suretini koymaktır (120).” Başa dönmek gerekirse, fotoğrafçı kendi yaşam deneyimleri ile doğanın gerçekliğinden bir parçayı fotoğraflar. Artık doğadan alınan gerçeklik dilimi hem onun kendi gerçekliği hem de bir temsili niteliğindedir. Fotoğraftaki görüntüye bakan izleyici de aynı şekilde kendi yaşam deneyimleri çerçevesinde görüntüyü algılar, mantık ve eleştiri ölçüleriyle yorumlar. Karadağ bu durumu şu sözüyle ifade etmektedir “Gerçek var olandır; gerçeklik ise içinde var olduğumuz (126).” Yorumladığımız görüntüler bir an’dır. Zamanın sürekliliği içinden an’lardan oluşan bir kesittir. “Her an; aynı zamanda bir görüş açısını, dünya görüşünü, kararlılığı, yapılan görsel seçimi ve sanatsal yansıtma biçimini içerir (128)”. Bu bağlamda fotoğrafçı zamanın içinden bir an’ı yakalamak için fotoğraf çeken kişidir. Zamanın içinden bir anın belirlenmesi ise bir düşünce inşa etme eylemidir. Böyle bir eylem fotoğrafı çeken için de izleyici için de geçerlidir. Fotoğrafı çeken, o an’ı belirlemek için; izleyici ise o an’ın zaman boyutunu genişletmek ve zaman sürekliliği içindeki konumunu yorumlamak için bu eylemde bulunur. Zamanın içinden kesip çıkarılan an, artık silinmez bir belleğe dönüşür. Bu nedenle Karadağ’a göre “Fotoğraf kişisel, toplumsal ve yaşamsal bellek kayıtlarını tutarak insanlığa yeni bir vizyon kazandırmıştır (145).” Bu bölümde fotoğrafçı ve görüntüler bağlamında önemli olan diğer hususlardan rastlantılar, deneyimler, devinim ve etik konuları üzerine de denemeler bulunmaktadır.

Özetle, Çerkes Karadağ, Görüntü Kültürü Dizisi’nin ilk kitabı olan Görüntüler Evreni ile fotoğraf makinesi, fotoğrafçı ve görüntü arasındaki mekanik ilişkinin bilişsel düzeydeki önemini ve bu önemden doğan kültürü okuyuculara aktarmıştır. İlk baskısı 2004 ve yeniden basımı 2016 yılında gerçekleşen Görüntü Kültürü Dizisi aradan geçen yıllar içinde giderek daha da fazla görüntüler içinde yaşamamıza paralel olarak fotoğrafın oluşturduğu kültürü yansıtmaya devam etmektedir. 



Kaynakça

ALGAN, E. (1990). Fotoğraf Okuma, Ankara: Bilgi

BERGER, J. (2015). Bir Fotoğrafı Anlamak, Çev. Beril Eyüboğlu, Yurdanur Salman. Metis

BERGER, J. (1995). Görme Biçimleri, (6. Baskı), Çev. Yurdanur Salman, İstanbul: Metis

ÇÜÇEN, A.K. (2005). Bilgi Felsefesi. Asa Kitabevi

ÇÜÇEN, A.K. (2003). Bilgi kuramına giriş. Bilimname, 2(2), 3-12.

DORA, S. (2004). Büyüyen Fotoğraf Küçülen Sosyoloji. Babil

KANDIROĞLU, Ö. (2013). Haber Fotoğrafçılığı. Say.

KARADAĞ, Ç. (2016). Görüntüler Evreni, (2. Baskı). Öteki.

KARADAĞ, Ç. (2016). Görüntü Büyücüsü, (2. Baskı). Öteki.

KARADAĞ, Ç. (2016). Fotoğrafın Derin Anlamı. Öteki.

KARADAĞ, Ç. (2016). Fotoğrafın Yüzyılı. Öteki.

KARADAĞ, Ç. (2016). Fotoğraf Nedir?. Öteki.

KILIÇ, L. (2012). Fotoğraf ve Sinemanın Toplumsal Tarihi, 2.baskı. Dost.

SONTAG, S. (2008). Fotoğraf Üzerine, Çev. Osman Akınhay. Agora.

YAYKIN, M. (2010). Sanat, Teknoloji, Bilim ve Fotoğraf. Kalkedon.

YURDALAN, Ö. (2007). Belgesel Fotoğraf ve Fotoröportaj. Agora.

 

1 Nisan 2024 Pazartesi

Uzun bir aranın ardından


(Resim: Simon Handle)

Kurumuş bir deve dikenine benziyor ruhunuz, rüzgârların sürüklediği bir deve dikeni... Yapraklarınız dağılmış, çiçekleriniz dökülmüş, meyveniz yok. Bir ağaç iskeleti ruhunuz. 

Bulmaktan korkarak arıyorsunuz. Neyi? 

Akmayan bir çeşmeye benziyor ruhunuz. Hoyrat eller musluğunu bile sökmüşler. 

Kitabesi? Kitabesi silinmiş. Kanatları yok ruhunuzun. Galiba kanatsız doğmuş. 

Yeis kadar Şifasız, kutuplar gibi., hayır kutuplara benzer tarafınız yok. Sadece hastasınız. Birçok insanlar gibi, insanlık gibi hastasınız. 

Hayat atılış demek, ileriye, yeniye, maceraya. Çamura saplanmış bir araba. Metruk, camları kırık ve rengi solmuş. Zindanınızın kapıları açık, ama siz hasır bir iskemle kadar o zindanın eşyasından olmuşsunuz. Ve sırtınızda taşıyorsunuz zindanınızı. 

Yalnız sesiniz, yalnız kelime. Uzaklardan gelen ve kime ait olduğu bilinmeyen bir ses. Ve bozuk bir plaktan dökülen kelimeler. Hep aynı. 

Ve gömülmesi unutulmuş bir cenaze kadar sıkıcısınız bazan. 

Susuzluğu arttıran ve ağızda buruk., hayır sadece acı sadece kekremsi bir tat bırakan deniz suyu gibi bir şey.

Cemil Meriç

11 Eylül 2021 Cumartesi

Matbaa'nın icadı, Dünya nüfusu, GSMH ve Teknolojideki ilerleme arasındaki ilişki

Grafikleri bütün olarak değerlendirdiğimizde harika bir tablo ortaya çıkıyor adeta. Fakat her güzel gelişme bir takım olumsuzlukları da barındırma ihtimali bulunuyor. Tıpkı Marvel ve DC dünyasında bir süper kahraman ortaya çıktığında illa ki ona meydan okuyan süper kötülerin türemesi gibi. Burada da benzer bir durum var aslında. Tamam matbaa ile aydınlanma çağının temeli atıldı diyebiliriz çünkü artık bilgiye ulaşma el yazması eserlere kıyasla çok daha kolay ve ucuz. Bunu teknolojik gelişmeler, gsmh artışı ve doğal olarak nüfus artışı izledi. Öte yandan ise iki dünya savaşı, karbon salınımı ve küresel ısınma, göç dalgaları... Aynı anda oluyor bunlar...





22 Ağustos 2021 Pazar

Açlık Oyunu Bozar mı? Bisiklet Hırsızları - Cennetin Çocukları 2

Açlık Oyunu Bozar mı? Bisiklet Hırsızları - Cennetin Çocukları 2

Suç olgusu sosyolojik, psikolojik, hukuki ve kriminolojik boyuttan farklı tanımlarla değerlendirilen bir olgudur. Genel olarak suç, yasak olan kural ya da yasaları çiğneyen, buna bağlı olarak otoritenin müdahalesini gerektiren fiillerdir. Suç birtakım nedenlerden ötürü meydana gelir ve bu nedenlerin farklılığı nedeniyle suçlar farklı türlere ayrılmıştır. Aynı zamanda suçun oluşması bir takım bireysel ve toplumsal faktörlerden kaynaklanmaktadır. Suçun nedenleri arasında işsizlik, aile içi sorunlar, psikolojik sorunlar, kentleşme gibi olgular yer almaktayken genel olarak suçun türleri cinayet, ırza geçme, hırsızlık, kapkaç gibi türlere ayrılmaktadır. Suçun faktörleri ise bireysel ve toplumsal faktörler olarak ikiye ayrılmaktadır. Bireysel faktörlerde yaş, cinsiyet, medeni durum ve eğitim seviyesi yer alırken toplumsal faktörler arasında kentleşme, göç, işsizlik ve ekonomik krizler, aile yapısı, medya yer almaktadır.

Genel olarak suçun nedenleri arasında yer alan unsurlar tek başlarına etkili oldukları yani “Ya şu nedenden ya da bu nedenden dolayı suç işlenmiştir” demek mevcut suçun neden işlendiğinin izahı için her zaman yeterli olmayabilir. Suçu işleyen kişi ekonomik sorunlar nedeniyle işsiz kalıp psikolojisi bozulmuş olabilir ve aile içi huzursuzlukların arkasında neden bu olabilir. Nitekim bu tür “hem-hem de…” şeklinde suç olgusunun altında yatan farklı faktörlerin birlikte yer alması mümkündür.

Suçun neden işlendiğine yönelik ortaya atılan iki ekonomik model bulunmaktadır. Bunlardan ilki, suçu işleyen kişi bir maliyet hesabı yapar. Yani işleyeceği suç karşısında elde edeceği menfaat ile yakalanması durumunda alacağı ceza neticesinde uğrayacağı zararı hesaplar. Eğer maliyet hesabı neticesinde söz konusu suçu işlemeye değerse birey bu suçu işler. İkinci modelde ise ekonomistler, suç eylemini gelir getirici bir eylem olarak görmekte ve suçluların suçu bir meslek olarak değerlendirdiğini iddia eder. Kişisel görüşüm bu iki ekonomik model farklı eğitim seviyesinde olan bireyler için geçerlidir. Örneğin, daha üst düzey eğitim almış beyaz yaka denilen kesimden biri mala yönelik suçlarda daha ziyade rüşvet, para aklama gibi suçlar işlerken eğitim düzeyi düşük olan insanlar TV, bilgisayar gibi satabileceği eşyaları çalar. Dolayısıyla maliyet hesabı modeli eğitim düzeyi yüksek bireylerin işleyebileceği suçlar için, suçun bir mesleğe dönüşmesi ise düşük eğitim düzeyli suçlular için geçerlidir.

Suçun bireysel faktörleri arasında önemli bir diğer unsur ise medeni haldir. Genel olarak en fazla suç işleyenlerin boşanmış ve boşanma aşamasında bireyler tarafından işlendiği, en az suçun ise evli bireyler tarafından işlendiği görülmektedir. Bekarlar ise bu iki kesimin arasındadır. Evlilerin suç oranlarının düşük olmasında evliliğin getirdiği sorumluluk duygusunun etkili olduğu ifade edilmektedir.

Suçla ilgili toplumsal olgular arasında yer alan işsizlik ve ekonomik sorunlarda ise genel olarak işsiz bireylerin suç işleme oranının daha yüksek olduğu ve aynı zamanda ülkeler ekonomik krizde olduğu dönemlerde suç oranlarının yükseldiği görülmektedir.

Bisiklet Hırsızları adlı film İkinci Dünya Savaşı sonrası İtalya’sında geçmektedir. Filmden anlaşıldığı üzere ülkede ekonomik sorunlar ciddi bir şekilde hissedilmektedir ve işsizlik oranı hayli yüksektir.

Başrol oyuncusu Antonio işsiz bir aile babasıdır fakat sorumluluk sahibi, ailesiyle ilgilendiği ve iyi bir ailesi olduğu anlaşılan biridir. Tek sorun yoksulluk ve işsizliktir. Antonio afiş yapıştırma işi bulur fakat bu iş için bir bisikletinin olması gerekmektedir. Eşinin desteği ile bir bisiklet satın almayı başarır fakat kısa süre içinde bisikletini çaldırır.

Çalınan bisikletinden dolayı polise gider. Fakat polisler bu durumla pek ilgilenmezler. Bu nokta suç sosyolojisi bağlamında önemlidir. Suç olgusunun önlenmesinde güvenlik birimlerine önemli bir sorumluluk düşmektedir. Genel olarak güvenlik birimlerinin sayısal olarak fazlalaşması bile suçu önleyici bir nitelik taşımaktadır. Ayrıca bireylerin güvenlik birimlerine karşı güven duygusu da suç oranlarının düşük olmasına neden olmaktadır. Fakat filmde güvenlik birimlerinin güvenilir olmadıkları ve dolayısıyla suçluları adeta cesaretlendirdikleri söylenebilir.

Polisten umduğunu bulamayan Antonio bisikletini kendi imkanlarıyla bulmaya çabalar. Bisikletini çaldığı kişiyle ilişkili birini bulur fakat o kişi hırsızı korumaya çalışır ve yerini söylememeye direnir. Sonraki süreçte hırsızın izini bulur ve peşine düşüp yakalar. Fakat mahalleli hırsızı savunarak Anronio’nun üzerine gelir. Artık bisikletini geri alma umudunu kaybettikten sonra ise kendisi de bir bisiklet çalmaya yeltenir. Fakat tam çalacağı esnada yakalanır. Çalacağı bisikletin sahibi Antonio’nun oğlunu görünce şikayetçi olmaktan vaz geçer.

Antonio sorumluluk sahibi bir aile babası olarak hırsızlık yapmaya karar vermesinde suçu bir meslek olarak görmek gibi bir neden söz konusu değildir. Maliyet yaklaşımı bakımından ise Antonio’nun yaptığı rasyonel bir eylem değildir. Çünkü bisikletin kendisine getireceği ekonomik yarardan çok daha fazla ceza çekmesi söz konusudur. Dolayısıyla Antonio hırsızlığı ne maliyet hesabı yaparak karar vermiştir ne de hırsızlığı meslek olarak edinmiştir. Antonio sadece çaresiz kalmış biridir. Öte yandan hırsızı saklayan mahalle halkı muhtemelen hırsızlığı bir meslek olarak edinmiş olma ihtimalleri söz konusu olabilir. 

 Önceki film analizimde “açlık oyunu bozar” mı başlığı kullanmıştım. “Yoksulluk insanların suç işlemeleri için bir neden olabilir mi?” sorusunu yanıtlamaya çalışmıştım. Doğu-Batı kültürel farklılıkları ekseninde bu soruya yanıt aramıştım. Cennetin çocukları adlı filmde suç işlenmezken Bisiklet hırsızları adlı filmde suç unsuru işlenmeden önlenmişti. Suç olgusu ile yoksulluk arasında korelasyon olmakla birlikte yoksul insanların kültürleri nedeniyle gene de suç işleyemeyebileceklerini söylemiştim. Fakat bu değerlendirmemde bir başka noktanın daha üstünü çizmek istiyorum ve önceki yazımın aksini iddia ediyorum. Cennetin Çocukları adlı filmde cemaatçi bir toplum görmekteyiz. Yoksul olsalar bile toplumsal dayanışma söz konusudur. Oysa Bisiklet Hırsızları adlı filmde cemiyetçi bir yapı söz konusudur. Dolayısıyla bireycilik ön plandadır ve toplumsal dayanışma zayıftır. Bu nedenle Doğu kültürü – Batı kültürü ayrımı bu bağlamda yoksulluk suç ilişkisi açısından doğru bir analiz niteliği taşımamaktadır.

 Durukan Abdulhakimoğulları

Doğru Doğru Olduğu İçin Mi Doğrudur, Yoksa Çoğunluk Kabul Ettiği İçin Mi? 12 Kızgın Adam


Doğru Doğru Olduğu İçin Mi Doğrudur, Yoksa Çoğunluk Kabul Ettiği İçin Mi?

12 Kızgın Adam

Kitleler, zekâyı değil, vasat şeyleri bir araya toplarlar.

Çoğu defa tekrar olunduğu gibi elalem

Voltaire’den dah



a fazla zekâ sahibi değildir.

 

Bir kitleye mensup olması yüzünden insan,

Medeniyet merdiveninden birçok basamak aşağı iner.

G.L. Bon – Kitleler Psikolojisi

 

Daha önce hiç görmediğimiz birinin ilk bakışta güvenilir biri olup olmadığına, suç işlemiş olma ihtimaline nasıl karar verebiliriz? İnsanların ses tonları ile ikna kabiliyetleri arasında ilişki var mıdır? Vücut dilimizi kullanarak yaptığımız konuşmalar daha anlaşılır mıdır? Fiziksel temas güven hissini arttırır mı? Belirli bir grup içinde yer alan insanların eylemleri bilinçli eylemler midir? Hafızamız yüzünden yalan söylememiz, iftira atmamız mümkün müdür? Bunlar ve benzeri birçok konuya ilişkin birçok deneye Mlodinov “Subliminal Bilinçdışınız Davranışlarınızı Nasıl Yönetir” adlı kitabında bahsetmiştir.

Yapılan deneyler neticesinde insanların seslerinin kalınlığının ikna kabiliyetleri ile ilişkili olduğu bulgusuna ulaşılmıştır. Nitekim fiziksel temaslar (örneğin omzuna dokunmak, el sıkışmak gibi) insanlarda karşı tarafa karşı güven duygusunu arttırdığı yönünde bulgular bulunmaktadır. Fakat 12 Kızgın Adam kapsamında en önemli çalışmalardan biri suç konusuna ilişkindir. Defalarca tekrarlanan bir deneyde bir suça şahitlik eden kişilerden suçu işleyenin teşhis edilmesi istenildiğinde suça şahit kişiler çoğu defa yanlış kişiyi işaret etmişlerdir. Bu tür deneylerde şüphelilerin çoğu cezaevinde yatan mahkumlardan oluşmaktadır. Böylece o suçu işlemiş olma ihtimali olmayan insanlar şahitler tarafından işaret edilmiştir. Nitekim insanların hafızası baskı altındayken manipüle edilebildiği, yanlışa yönlendirilebildiği ve hatta yanlış yeni hatıralar üretilebildiği kanıtlanmıştır.

12 Kızgın Adam adlı filmde bir odada genç bir çocuğun suçlu olup olmamasına karar verilecektir. Kural olarak 12 jüri üyesi oybirliği ile suçlu veya masum olduğuna karar vermeleri gerekmektedir. İlk yapılan oylamada 11 kişi suçlu bulurken sadece bir kişi suçsuz olduğu yönünde şüpheleri vardır. Çocuğun suçlu olduğuna kanaat getiren üyelerin neden suçlu bulduklarını izah ederken pek sorgulamaya ihtiyaç duymaksızın böyle bir karara vardıkları anlaşılmaktadır “O suçlu, eğer o suçlu olmasaydı onu yargılamazdılar.” Böylesi bir durum Muzaffer Sherif (Şerif)’in otokinetik algı deneyini akla getirmektedir. Bu deneyde gözlemcilere belirli bir ışık kaynağının başta bulunduğu noktadan ne kadar uzaklaştığı sorulmuştur. Katılımcıların tahminleri bireysel gözlemlerde farklılık gösterirken grup halinde olduklarında üyelerin grubun genel kararına uydukları gözlenmiştir. Farklı şekilde tekrarlanan deneylerde de insanların grup içi normlara ve fikirlere katılım sağladıkları, kendi görüşlerinin hatalı olduğu yönünde şüpheye düştükleri görülmüştür.

Filmde dikkat çeken bir diğer husus ise çocuğun yabancı olmasına yapılan vurgudur. Muhtemelen bir göçmen olan çocuk zanlının sözlerine inanmayan jüri üyeleri, cinayeti gördüğünü iddia eden komşu kadının sözlerine inanmıştır. Bu durum, çocuğun suçsuz olduğuna inanan jüri üyesinin şu sözleriyle eleştirilmektedir: “Çocuğun hikayesine inanmıyorsan, kadının hikayesine neden inanıyorsun?” Mlodinov’a göre “İnsanların temel arzusu, kendilerine ilişkin olarak kendilerini iyi hissetmektir ve bu nedenle, bilinçdışı bir şekilde, kendilerininkine benzeyen özellikler lehinde önyargılıdırlar; isterse bu soyadı gibi görünürde anlamsız bir özellik olsun.” Nitekim jüri üyelerinin bir yabancıya karşı ön yargılı olmaları ve söz konusu yargılarının zor bir şekilde değişmesi Mlodinov’un görüşünü haklı çıkarır niteliktedir.

Film boyunca çocuk zanlının suçlu olduğunu düşünen bireylerin “otorite” olan mahkeme heyetinin görüşlerine göre hareket ettiği, fakat suçsuz olarak oyunu değiştirenlerin daha eleştirel düşünmeye başladıkları, tüm bu yaşananlara karşı daha şüpheci bir gözle baktıkları görülmektedir. Le Bon’un Kitleler Psikoloji adlı kitabında da değindiği nokta budur. Tek başına bir kişi, belirli bir gruptan, Le Bon’un ifadesiyle “Elalem Voltaire’den daha fazla zeki değildir.”

  

E. Durukan Abdulhakimoğulları