Artık her şeyin normale döndüğü, eskisinden çok daha güçlü bir şekilde belasız, huzurlu günler görürüz umarım. Fologoto ise bu geceye özel olsun. Samimi ve vatanını seven güzel insanlara ithafen...
13 Ağustos 2016 Cumartesi
Sakarya'da yaşamaktan gurur duymama sebep olan gece
Uzun zaman oldu bir şey paylaşmayalı. Bunun tek sebebi ülkemizin kara günler yaşamış olmasıydı. Öyle bir gece yaşadık ki 15 Temmuz'da, bir ömür hafızalarımızdan silinmesi mümkün değil. Çok şükür bu musibeti belki de en ucuz şekilde atlattık. Eğer milletçe vatana sahip çıkmasaydık şuan belki de saprofitler, tenyalar tarafından yönetiliyor olacaktır. daha doğrusu yönetilmiyor, öldürülüyor olacaktık. Şahsen hala biraz içim rahat değil. Sokaktan geceleri ses geldiğinde sıçrayarak uyanıyorum, gene bir şey oldu sanıyorum. Elektrikler gitti bugün, telefonla sizin oralarda da gitti mi diye arkadaşları aradım. Eminim ki başka bir çok insan da benimle aynı durumda. O geceden sonra burada çok şey paylaşmak istedim fakat nereden başlamalı bir türlü bilemiyordum. Sadece o günden bir anı olarak Sakarya Valiliğinde çekildiğim bir fotoğrafı koyacağım. Valiliği kurtardıktan sonra şenliğe, panayır alanına dönmüştü valiliğin önü.
Normalde bürokratlar bana itici gelir fakat bu vali çok başka :)
Artık her şeyin normale döndüğü, eskisinden çok daha güçlü bir şekilde belasız, huzurlu günler görürüz umarım. Fologoto ise bu geceye özel olsun. Samimi ve vatanını seven güzel insanlara ithafen...
Artık her şeyin normale döndüğü, eskisinden çok daha güçlü bir şekilde belasız, huzurlu günler görürüz umarım. Fologoto ise bu geceye özel olsun. Samimi ve vatanını seven güzel insanlara ithafen...
11 Temmuz 2016 Pazartesi
Lanet Kitabı
Kütüphanede
bulduğum ilginç bir kitap. Farklı yörelerde edilen beddualardan, tarihi
beddualardan hikaye ve masallarda geçen beddua ve lanetlere, dini metinlerde
geçen lanet lafzı, siyasi lanetlerden türkülerde şiirlerde geçen beddualara
kadar 500 sayfalık bir lanet ve beddua antolojisi.
En komiğime giden şiir şu:
"Meydana
geldi na'ş-ı rakib-i nemime-saz
Kıldım
huzûr-ı kalb ile ömrümde bir namaz"
(Sabit)
Rakibin
ölüsü musalla taşına geldi de
Ömrümde
gönül huzuru ile bir namaz kıldım
Lanetin
tanımını şöyle yapmışlar:
Lanetler; kültürlerin galeyanıdır. Bir reddiyedir. Teskin edilemeyen öfke ve nefretin ifadesidir. Af etmediklerimize söylenen son sözdür
Lanetler; kültürlerin galeyanıdır. Bir reddiyedir. Teskin edilemeyen öfke ve nefretin ifadesidir. Af etmediklerimize söylenen son sözdür
27 Haziran 2016 Pazartesi
Kısa Film Superbenus
Dış görünüşe fazla önem vermenin zihni zayıf düşürdüğünü, sağlıklı karar verme yetisini zayıflattığını düşünüyorum. Bu kısa filmde de kadının değişiminin, güzellik veya çekicilik amacının altında yatan onca zahmetin ve bedene çektirilen işkencenin yanı sıra yapılan tüm bu zahmetin manasızlığı vurgulanıyor. Bu noktaya kadar her şey aslında bildiğimiz şeylerin bir kısa film olarak sunulması. Benim asıl merak ettiğim ise nasıl oluyor da insanlar bu tür eziyetlere sırf daha güzel görünmek uğruna (daha sonra çok daha berbat görüneceklerini bile bile) katlanıyorlar? Cevabın sadece sağlıklı düşünemiyor oldukları olduğunu sanmıyorum. Altında yatan bir yoksunluk hissi ve popüler kültürün, popüler görünümün bir parçası olamamak, arzulanmamak olması ise zamanın getireceği olumsuz dönüşüm karşısında göze alınmasını paradoks haline getiriyor. Güzelleşmek uğruna çirkinleşmek, günümüz dünyasının cinsiyet ayrımı olmaksızın yediği en büyük kazıklardan!
Bir Sapığın İdeoloji Rehberi
Bizler ideolojinin kurguladığı, bizden istenenin
yapıldığı bir toplum içinde yaşıyoruz. Pek çok değerlerimizi yitirdik dememiz
de çok da yanlış olmaz. Toplumu yönlendirenler tarafından görevlerimizi yapmak
için kendimizi feda etmememiz ve hayattan zevk almamız vurgulanıyor; “Gerçek
potansiyelinizi fark edin”, “kendiniz olun”, “tatmin olacağınız bir yaşam
sürün”.
İdeoloji kafa karıştıran bir şeydir, gerçek bakış
açımızı bulandırır.
İdeoloji bize basit bir şekilde empoze edilmez.
İdeoloji denen şey sosyal dünyayla sürekli ve doğal olarak geliştirdiğimiz bir
ilişkidir. Anlamı, dünyayı bu şekilde keşfederiz. Bizler bir anlamda
ideolojimizden zevk alırız.
İdeolojinin dışına çıkmak bizi üzer, bu acı veren
bir deneyimdir. Bunu yapmak için kendinizi zorlamanız gerekir.
Psikanalizin en temel ilkelerinden biri zevkle
basit hazlar arasındaki farkı keşfetmektir, ikisi aynı şey demek değildir.
Zevk, alınan hazzın bozulmuş şeklidir. İnsan acı çekerken bile zevk duyabilir.
İşte bu uç unsur görev ve zevk arasındaki basit ilişkiyi temelden ayrıştırır.
Bu aynı zamanda ideolojinin kendini bulduğu yerdir. Özellikle de dini
ideolojinin varlığını ortaya koyduğu noktadır.

Gerçek olan nedir? Kolanın diğer olumlu
özelliklerinden biri değildir elbet.
Yaşadığımız, post modern olarak tanımladığımız
toplumlarda zevk almaya mecbur tutuluruz. Zevk almak sapkınca bir göreve
dönüşür adeta. Arzu etmek, belli bir nesneye karşı duyulan arzu değildir
kesinlikle. Bu aynı zamanda arzulamaya karşı duyulan bir arzu olagelmiştir.
Arzulamaya karşı duyulan arzu… belki de en çok arzuladığımız şeye
kavuştuğumuzda artık onun bir şey ifade etmemesinin nedeni de budur, o
isteğimiz artık tatmin olduğundan ötürü arzulamayız. En büyük melankolik
deneyimlerden biri, bir şeye olan arzumuzun tamamen kaybolmasıdır. Duygu olarak
sadece doğal ihtiyaçlarımızı karşıladığımız döneme de geri dönemeyiz artık.
Diyelim ki bize sunulan üründen vazgeçtik ve sadece ihtiyaç duyduğumuz ürüne
yöneldik. Susadığımız zaman su içeriz mesela. Bu duruma geri dönemiyorsunuz.
Aşırılık sonsuza dek sürüyor.
Kola durdukça ısınıyor, artık gerçek kola gibi
değil. İşte sorun da bu. Üstün bir durumdan en alt seviye bir durumu geçişi
bilirsiniz. Kolayı soğuk olarak sunduğunuzda belli bir cazibesi vardır. Ama
ısınınca bir anda berbat bir şeye dönüşüyor. Ürünlerin en temel diyalektiği
budur. Burada ürünlerin gerçek ve nesnel özelliklerinden söz etmiyoruz. Sözünü
ettiğimiz şey ürünlerin yanıltıcı, aldatıcı özellikleri.
Meşhur, “neşeye övgü” adlı eserin özelliği nedir?
Genellikle insanlığa övgü olarak değerlendirilir. Kardeşlik ve tüm insanların
özgürlüğü olarak değerlendirilir. Burada göze çarpan unsur, bu iyi bilinen
melodinin evrensel boyutta adapte edilebilir olması. Birbiriyle tamamen tezat
olan politik hareketler için kullanılabilir. Nazi Almanya’sında bu eser,
çoğunlukla büyük toplumsal olayların kutlanmasında kullanılmıştır. Sovyetler
birliğinde Beethoven ilah haline gelmiş ve Neşeye Övgü neredeyse bir Komünist
şarkısı haline gelmiştir. Çin’de büyük kültür devrimi günlerinde neredeyse tüm
Batı müziklerinin yasaklandığı günlerde Dokuzuncu Senfoni kabul görmüştür.
Gelişmiş burjuva müziği eseri olarak yorumlanmasına izin verilmiştir. Güney
Rodezya’da bestenin sözleri değiştirilerek milli marş olarak kullanılmıştır.
Almanya Doğu ve Batı olarak ayrıldıktan sonra katıldıkları olimpiyatlarda bir
Alman madalya kazandığında hem Doğu hem de Batı Almanya’nın marşı olarak Neşeye
Övgü çalınıyordu. Bugün, Avrupa Birliğinin resmi olmayan marşı Neşeye Övgü’dür.
Fantezi dediğimiz şey bireylerin özel meseleleri
değildir aslında. Fanteziler ideolojilerimizin ana merkezini oluşturan
unsurlardır. Psikanaliz açısından fantezi temelde bir yalandır. Yalan
olmasının nedeni yalnızca bir fantezi olması, gerçek olmaması değildir. Tutarlı
olamamanın oluşturduğu boşluğu bu fanteziler doldurduğu için yalan. Görüş
açımızı yitirdiğimizde, ne yapacağımızı tam olarak bilemediğimizde fanteziler
bize kolay çözümler sunuyor. 43.22
Alman Hard Rock grubu Rammsstein, sıklıkla Alman Nazizmiyle flörtte olduğu, Nazi simgelerini kullanmakla suçlanır. Ama konserlerini dikkatlice gözlemlerseniz ne yaptıklarını gayet net görebilirsiniz. Örneğin en çok bilinen şarkılarından biri Raise Raise. Rammstein grubu Nazi ideolojisini oluşturan unsurları minimal düzeyde kullanmaktadır. Bunlar da şehvet duygularını harekete geçirmek için kullanılmaktadır. Belli bir haz yaratılmak isteniyorsa bu küçük yüz hareketleriyle yaratılabilir. Bunların belirgin bir ideolojik anlamı yoktur. Ramsstein’ın yaptığı anlında bu unsurları Nazi söyleminden kurtarmak, özgürleştirmektir. Bu şekilde ideolojik olandan çıkartarak zevk almamızı sağlamaya çalışmaktadır. Nazizimle mücadele etmenin yolu bu unsurlardan zevk almaktır.

Kapitalizm oldukça tuhaf dinsel bir yapıya sahiptir
ve kapitalizmin değişmez tek bir talebi vardır. Sermaye akışı mutlaka
sağlanmalı, çoğalarak daha çok yayılmalı, kendi kendini çoğaltmalı ve bu amaç
için her şey feda edilmeli. Hayatlarımızdan tutun, doğaya, çevreye kadar.
Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı
Hz. Ömer Döneminde Ekonomik Yapı
Allame İbn Hazm, fertlerin temel ihtiyaçlarının
sağlanmasından devleti sorunlu tutar. Ona göre:
-
İslam, servetin
ve servet üretici unsurların birikimine karşıdır.
-
İslam, üretim
unsurları üzerinde mutlak mülkiyeti kabul etmez; ancak, fertlerin bunları
şahsen ve ortaklaşa kullanmaya hakları vardır.
-
İslam; zekat,
sadakat (vergiler) ve miras gibi kurumlar oluşturarak dengeli bir toplumsal
sistem kurmuştur. S. 16
Günümüzden bin dört yüz yıl önce, bugünün modern,
ekonomi prensipleriyle boy ölçüşebilen ve ekonomik eşitliğin son basamağına
kadar ulaşabilmiş böylesi bir ekonomik sistemle karşılaşmak gerçekten ilginç.
Bu başarı, sistemin temelde, kapitalin ve öteki üretim faktörlerinin hiçbir
ferde ait olmaması prensibine dayalı oluşundan kaynaklanmaktadır. S. 18
Başka kaynaklar süreklilik taşımadığından devlet
hazinesinin ana gelir kaynağını zekat oluşturmuştur. S 18
Üretim araçları şahsi mülkiyete ait olamaz. S. 20
Geçersiz
anlaşmalar:
- -Tefecilik ve
faiz, hangi biçimiyle olursa olsun, tamamen reddedilmiştir.
- -Spekülasyona yol
açabilecek kredi alışverişi ile ilgili muameleler.
- -Her türlü bahis
sözleşmesi ve şans oyunları.
- -Niteliği tamamen
tarif edilmeyen bir malın alıcısına risk yükleyen bir satış sözleşmesi.
- -Alım-satımı
yapılabilen şeyler arasında bulunmayan malların sözleşmesi.
- -Meşru yoldan
satılması tamamen yasak olan malların satış sözleşmeleri.
- -Bulunmuş eşya
gibi sahipliği satıcının üzerinde bulunmayan malların satışı.
- -Satılmasında sınırlamalar
getirilmiş olan malların satışı. S. 51-52
Sayfa numaralarını not almadığım kısım:
Toprak
Sistemleri
- -İkta: Haraç
- -Hima: Öşr
- - Devlet
Toprakları: 1. Sevafi: Tamamen devlet kontrolünde, 2. Fey: Peygambere,
sonrasında haliyefe ait arazi, 3. Deyeh: Devlete ait özel mülkiyet, 4. Vakıf
- - Özel toprak
Tarımda Sınıflar
- - Ekici olmayan
sahip
- -Sahip olmayan
ekici
- -Ekici sahip
İslam Hukukuna
göre ticaret sözleşmesi
- - Mukaide:
Mübadele
- -Sarf: Değişme
- -Selam: Bedel
peşin alınıp mal daha sonra teslim ediliyor.
- -Bey Mutlak: Para
muameleler
Dört kişiyle
yapılan sözleşme geçersiz:
- - Rüştüne
erişmemiş kişi
- - Akıl Hastası
- -Kör
- -Köle
Vergi Sistemi
-Kişiler zekat(Müslüman), Cizye (Gayrimüslim)
-Toprak için Öşr (Müslüman), Haraç (Gayrimüslim)
Müslümanların ülkesi: Dar’ül İslam
Düşman ülkesi: Dar’ül Harb
Müttefikler ülkesi: Dar’ül Meahid
Zekatın Temel
Esasları
- -Birikmiş servet
- -Madenler ve
defineler %20
- -Ticari Sermaye %
2.5
- -Hayvan Sürüleri
Zekatın Şartları
- -Akıl sahibi ve
reşit olmak
- -İslam devletinde
bulunmak
- -Hür olmak
İrfan Mahmud Rana, Bir Yayıncılık, İstanbul, 1985
21 Haziran 2016 Salı
20 Haziran 2016 Pazartesi
Fotoğraf Üzerine - Susan Sontag
Susan Sontag – Fotoğraf Üzerine
Fotoğraf toplamak dünyayı
biriktirmektir. Filmler ve televizyon programları duvarları ve ekranları
aydınlatır, onlara yansıyan ışıkları titreştirir ve sonra da kaybolup giderler;
oysa, durağan fotoğraflarda rastladığımız görüntü, oldukça hafif, ucuza
üretilen ve kolayca taşınıp biriktirilerek saklanabilen bir nesnedir. S. 2
Bir şeyin fotoğrafını çekmek,
fotoğraflanmış olan o şeyi ele geçirmektir. Başka bir deyişle, bir şeyin
fotoğrafını çekmek, dünyayla, insanda bilgilenme – dolayısıyla, güçlenme-
duygusu uyandıran bir şekilde ilişkiye girmektir. S. 3

Fotoğraf, daha ilk çıkışından itibaren,
elden geldiğince çok sayıda konunun yakalanmasını kapsamaktaydı. Oysa resmin
hiçbir zaman böylesine kapsayıcı bir hedefi olmamıştı. S. 8-9
Son dönemlerde fotoğraf, neredeyse seks
ve dans kadar yaygın biçimde rastlanan bir eğlenceye dönüşmüş durumdadır (demek
ki, her kitlesel sanat formu gibi icra edilmemektedir). Fotoğraf, esasında bir
toplumsal ritüel, endişelere karşı bir savunma siperi ve bir güç sergileme
aracıdır. S. 8-9
Bir ailenin fotoğraf albümü, genellikle
geniş aileyle ilgilidir ve çoğunlukla da o geniş aileden geriye kalan tek
şeydir. S. 10
Çoğu turistin içindeki his,
karşılaştıkları kayda değer durumlar ile kendileri arasına hemen kamerayı
koyuvermektir. S 11
Diane Arbus, “Ben fotoğrafı her zaman,
yapılması haylazlık isteyen bir şey olarak düşündüm –fotoğrafı bana en çok
sevdiren şeylerden birisi buydu ve ilk defa çektiğim de bunu çok sapkınca
bulmuştum” diye yazmıştı. S. 15

İnsanların fotoğraflarını çekmek,
onları, sembolik yolla sahip olunabilecek nesnelere dönüştürür. S. 17
Şuan içinde yaşadığımız zaman dilimi,
nostaljik bir devirdir; fotoğraflar da etkin bir rol oynayarak nostaljiyi
beslerler. Fotoğraf, ağıtlı bir sanattır, bir bakıma alacakaranlık sanatı. S.
18
Hiç akla gelmeyen bir sefalet
bölgesinden haber veren bir fotoğrafın, münasip bir duygu ve tutum bağlamına
oturtarak sunulmadığı müddetçe komu oyunda ufacık bir iz bırakması dahi mümkün
olamaz. S 21

Bir olay fotoğrafı çekilmeye değer bir şey
anlamına gelmeye başlamışsa eğer, o olayın neyden oluştuğunu belirleyen şey
hala en geniş anlamıyla ideolojidir. S. 23
Fotoğraflar yeni bir şeyi gösterip
yansıttıkları sürece, bakanı şoka uğratırlar. S. 24
-

-
Edward Steichen
Family of Man (İnsanlık ailesi)
Arbus, “Sokakta birini gördüğünüzde,
onda asıl dikkatinizi çeken şey genellikle kusuru olur” s. 41
Sürrealist blöfün azimli bir timsali
olan Arbus, “Şimdiye kadar fotoğrafını çektiğim hiçbir konu ya da malzemeyi,
üzerinde kafa torunca bana bir mana ifade etsin diye seçmedim” diye yazmıştı.
S. 58
-

Sürrealizm, burjuvaziye özgü bir
memnuniyetsizlik yoludur; sürrealizm militanlarının bu akımın evrensel olduğunu
düşünmelerinin sebebi, bunun burjuvazinin tipik tepkilerini yansıtan
işaretlerden biri olmasıdır. Bir siyaset kurma özlemi içindeki bir estetik
olarak sürrealizm, mazlumdan yana saf tutar be resmi olmayan bir gerçekliğin
doğrulularını savunur. Öte yandan, sürrealist estetiğin öne çıkardığı
skandalların da genellikle, burjuva toplumsal düzenin örttüğü sıradan gizlerden
(yani, seks ve yoksulluktan) oluştuğu anlaşılmıştır. S. 66
-
Yoksulluk, zenginlikten daha sür reel
değildir; iğrenç paçavralar içindeki bir beden, bir balo için özel olarak
giyinip süslenmiş bir prensesten ya da el değmemiş bir çıplak kadından daha sür
reel değildir. Sür reel olan, fotoğrafın dayattığı –ve kapattığı- mesafedir:
toplumsal düzen içindeki mesafe ile zaman içindeki mesafe. S. 71
-
Toplum, sır barındırmaz. S. 73

Fotoğrafın büyüleyiciliği bize ölümü
hatırlattığından, bu aynı zamanda aşırı duygusallığa çıkarılmış bir
davetiyedir. S 87
-
Fotoğraflar –ve alıntılar-, gerçekliği
parçalı olarak yansıttıkları için, geniş hacimli edebi anlatılardan daha sahici
görünürler. S. 91
Kitap formatındaki fotoğraf albümleri
her gün çoğalıyor, kayıp geçmişi (dolayısıyla, amatör fotoğrafçılığın
başarısını) ölçüp bugünün ateşine bakmak amacıyla birbiri üstüne yığılıyor.
Fotoğraflar sayesinde çabuk tarih, çabuk sosyoloji, çabuk katılım imkanına
kavuşuyoruz. S. 92

Bir filmden aktarma yapmak, bir kitaptan
alıntı yapmakla aynı şey değildir. Bir kitabı okuma süresi okura göre değiştiği
halde, bir filmi izleme süresi ancak montajın kurgulanışına bağlı olarak hızlı
yada yavaş algılanabilir. Bu yüzden, tek bir anın dilediğince uzamasını
sağlayan bir durağan fotoğrafın filmin formuyla çelişmesi gibi, bir hayatın ya
da toplumun içindeki anları donduran bir fotoğraf dizisi de onların formuyla,
bir süreci, zaman içinde akışı temsil eden formuyla çelişir. S. 100
-
Fox Talbot (The
Pencil of Natura Doğanın Kalemi 1844-1846) 106

İlahlaştırılmış gündelik hayat ve ancak
fotoğraf makinesinin açığa çıkaracağı güzellik –maddi gerçekliğin gözün hiç
görmediği, ya da görse bile, sanki ona uçaktan bakıyormuş gibi ayırt
edemeyeceği köşeleri: Fotoğrafçının fetih serüveninin ana hedefleri bunlardır.
S. 109
Ressam kurar iken, fotoğrafçı ortaya
çıkartıyordu. Şöyle ki, bir fotoğrafın konusuyla özdeşliği her zaman için bizim
onu algılayışımızı belirlerdi; fakat bu, resimde mutlaka aynı şekilde işlemek
zorunda değildir. Weston’ın 1931’de çektiği “Cabbage Leaf”(Lahana yaprağı)
fotoğrafının konusu, buruşmuş bir kumaşın düşüşünü andırır; o yüzden, ne
olduğunu belli etmek için bir ballığa ihtiyaç duyar. Demek istediğim, görüntü,
amacına iki yolla ulaşır. Biçim göze hoş gelir, kaldı ki bu (sürpriz!) bir
lahana yaprağının biçimidir. Eğer buruşuk kumaş olsaydı aynı ölçüde göze güzel
görünmezdi. Biz ‘güzelliği’ daha önce güzel sanatlardan öğrendik. Dolayısıyla,
üslubun formel özellikleri(resmin temel sorunu budur), fotoğraf söz konusu
olduğunda en iyi ihtimalle tali önlemlerdir, oysa fotoğrafta neyin fotoğrafının
çekilmiş olduğu her zaman için asal önemdedir. Fotoğrafın her türlü
kullanımının temelini oluşturan ‘her fotoğrafın dünyanın bir parçası olduğu’
varsayımı, bir fotoğrafa (eğer görüntüde görsel bir belirsizlik varsa, diyelim,
çok yakından veya çok uzaktan görülüyorsa) dünyanın hangi kısmını gösterdiğini
anlayana değin nasıl tepki gösterileceğini bilmediğimiz anlamına gelir. S. 112
17 Haziran 2016 Cuma
Toplumun karanlığı güneşin doğuşuyla, gecenin karanlığı ise güneşin batışıyla başlıyor
Doğa olaylarında
gözlemci olduğumuz için sadece gözlem düzeyinde etken, olay yönünden edilgeniz.
Görmek, bu noktada bir yerden sonra edilgenliğin monotonluğuna dönüşmektedir
güneşin doğuşunu anlam düzeyinde yaşamak, sonrasında koca bir gündelik yaşamın
başlangıcını ifade ediyor. Karınca sürüleri gibi insanların üşüştüğü, kenar
sokak ve mahallelerden insanların akın ettiğini biliyorsun. Aynı durum ters
yönde güneşin batışı için de geçerlidir. Fakat akabinde büyük bir sessizliğin
olacağını da biliyorsun. Sessizlik burada kişinin benliğine yaklaşmasına veya
keyif almasına dikkati topluyor. Fotoğrafını çeksem güneşin batışının fotoğrafını
çekerdim bu yüzden. Toplumun karanlığı güneşin doğuşuyla, gecenin karanlığı ise
güneşin batışıyla başlıyor.
Durukan
Fotoğraf: Valeria Prieto
7 Haziran 2016 Salı
Küreselleşme ve Kültür
Küreselleşme ve Kültür
Modern kültürün merkezinde küreselleşme,
küreselleşmenin merkezinde de kültürel pratikler yatar. S. 11
Karmaşık bağlantılılık: Küreselleşmenin
modern yaşamı karakterize eden, hızla gelişen ve giderek yoğunlaşan karşılıklı
bağlar ve bağımlılıklar ağına işaret eder. S. 12
Küreselleşme, yalın toplumsal gerçekleri
oldukça aşan spekülasyonlar, varsayımlar, güçlü toplumsal imgeler ve metaforlar
üretme kapasitesiyle olağanüstü doğurgan bir kavramdır. S. 13
Küreselleşmiş bir dünyada İspanya’daki
insanlar Meksika’dakilerden hala 8800 kilometre uzakta olmaya devam ederler.
Tıpkı XVI. Yüzyıldaki İspanyol fatihlerin de Meksikalılar’dan geniş, ıssız ve
tehlikelerle dolu bir deniz parçasıyla ayrılmış olması gibi. Bağlantılılık
kavramıyla anlatmak istediğim, artık bu uzaklığı farklı şekillerde
yaşadığımızdır. Artık bu uzaklık bizim için ya iletişim teknolojisi veya kitle
iletişim araçları yoluyla temsilen, ya da transatlantik uçak yolculuğuyla, yani
kısa bir zaman harcanması yoluyla fiziksel olarak kolayca aşılabilir
gelmektedir. Yani Meksiko City artık Madrid’den 8800 kilometre uzakta değil, on
bir saat uçuş uzaklığındadır. S. 15
Küreselleşmeyi kavramak, küçülme kararı
sonucu bir insanın nasıl işsizlikle karşı karşıya kaldığını, bugün süper
marketlerde bulabildiğimiz yiyeceklerin yemek endüstrisinin küresel ekonomisi
ile kozmopolit damak tadı arasındaki karmaşık etkileşim nedeniyle yirmi yıl
öncesinin yiyeceklerinden ne kadar farklı olduğunu ya da küreselleşen medyanın
gündelik hayatımıza girmesiyle bir kültüre dair (evde olma) duygumuzun nasıl
fark edilmeden dönüştüğünü anlamak demektir. S. 22
Karmaşık bağlantılılığın olduğu bir
dünyada milyonlarca insanın sayısız gündelik eylemleriyle, uzakta yaşayan ve
tanımadıkları ötekilerin kaderini, hatta gezegenin muhtemel kaderini birbirine
bağlamaktadır. S. 43
Hemen hemen tüm dünya aynıdır, birörnek
bir biçimde döşenmiştir, yemekler “uluslararası mutfaktan”dır, duty-free
mağazalarında bildiğimiz uluslararası markaların ürünleri satıştadır. Küresel
markalardan ve kitle kültürü ikonlarından verilen örnekler artık gerçekten
birer klişe olmuşlardır. –Coke, McDonald, Calvin Klein, Microsoft, Levis,
Dallas, IBM, Michael Jackson, Nike, CNN, Schartzenegger. Hatta bunların
bazıları batı kültürel hegemonyasında eş anlamlı olarak kullanılmaya
başlamıştır: “McDünya”, “Coca-kolonizasyon”, “McDonaldlaştırma”,
“McDisneyleştirme”. S. 118
Kültürel/coğrafi bölgeler arası
hareketler, daima yorum, tercüme, mutasyon, uyarlama ve “yerelleşme” içerir;
çünkü alıcı kültür diyalektik bir usulle, “kültürel ithaller” üzerinde kendi
kültürel kaynakları üzerinden bağlantı kurar. S. 119
Coca-Cola
dahil hiçbir ithal nesnenin, melezleşmeye karşı bağışıklığı yoktur. Aslında,
Coca-Cola, sık sık üreticinin tahayyül ettiğinden daha farklı özgün kültürler
içinde anlamlarla ve kullanımlarla ilişkilendirilmektedir. Bunlara örnek
verecek olursak, Coca-Cola kırışıklıkları giderebilir(Rusya), ölü bir insanı
yaşama döndürebilir(Haiti), bakırı gümüşe çevirebilir(Barbados)… Coca-Cola
bundan başka içeceklerle, örneğin Karayipler’de Cuba Libre yapmak için romla,
Bolivya’da ise Ponche Negro yapmak için aguadiente ile karıştırmak suretiyle
yerelleştirilmektedir. Son olarak Coca-Cola birçok yerde “yerli bir ürün”
olarak algılanmaktadır; yani bu içeceğin Amerika Birleşik Devletleri’nde değil
de kendi ülkelerinde ortaya çıktığına inanan birçok insan bulabilirsiniz.” D.
Howes s. 120
Kanada’da bugün West Edmonton Alışveriş
Merkezine Niagara Şelaleleri’nden çok daha fazla paket tur düzenlenmektedir. S.
122
(Ritzer ve Liska 1997)
“Batılılaşma” derken ne kastedilmektedir?
Avrupa fillerinin (özellikle İngilizce’nin) ve daha önce ele aldığımız, “Batı”
kapitalizmine ait tüketim kültürünün yaygınlaşmasını da içeren bir dizi şey.
Fakat bunlar dışında giyinme tarzları, yeme alışkanlıkları, mimari tarzlar ve
müzik türleri, endüstriyel üretimi temel alan şehir yaşamı, kitle iletişim
araçlarının tahakkümü altındaki kültürel deneyim kalıpları, felsefi görüşler ve
(kişisel özgürlük, toplumsal cinsiyet ve cinsellik, insan hakları, politik
süreçler, din, bilimsel ve teknolojik rasyonalite ve benzer konulara ilişkin)
bir dizi kültürel değer ve tutumlar da yayılmaktadır. S. 126
Tarihsel ve kimlikle alakalı olarak
tanımlanamayan bir mekan “yer olmayan” mekandır. İnsanların klinikte doğup hastanede
öldükleri, transit noktalarının ve geçici evlerin lüks ya da insani olmayan
şartlar altında hızla çoğaldığı (oteller zincirleri ve gecekondular, tatil
kulüpleri ve mülteci kampları, varoşlar…) , yine ikamet edilen mekanlar olan
ulaşım araçlarının oluşturduğu yoğun bir ağın gelişmekte olduğu;
süpermarketlerin, bozuk para ile çalışan makinelerin müdavimleri, kredi kartı
kullanıcılarının soyut, dolayımsız bir değiş tokuşla sözcükler olmadan, vücut
hareketleriyle iletişim kurduğu; dolayısıyla yalnız bir bireyselliğe, elden
kayan, geçici ve efemeral olana teslim olmuş bir dünya, antropoloğa (ve
diğerlerine) yeni bir nesne sunar. S. 152 (yer olmayanlar, çev. Turhan ılgaz,
kesit yay.)
Yer – olmayanlar, gördüğümüz üzere,
günümüz modernliğinin iç karartıcı mahalleridir: (başkalarının varlığında bile)
yalnızlığın, sessizliğin, isimsizliğin, yabancılaşmanın ve geçiciliğin hüküm
sürdüğü yerlerdir. S 153
Bir İngiliz vardı, Amerikan kökenli
çok uluslu bir şirketin Londra bürosunda çalışıyordu. Bir akşam Japon malı arabasına
binerek eve döndü. Alman mutfak malzemesi ithal eden bir firmada çalışan karısı
ondan önce gelmişti. Karısının küçük İtalyan arabası genellikle trafikte daha
çabuk hareket edebiliyordu. Yeni Zelanda kuzusu, Kaliforniya havucu, Meksika
balı, Fransız peyniri ve İspanyol şarabından oluşan akşam yemeklerini yedikten
sonra Finlandiya’da yapılmış olan televizyonlarını seyretmeye koyuldular.
Program Falkland Adalarını ele geçirmek için başlatılan savaşla ilgiliydi. Bu
programı izlerken kendilerini yurtsever hissettiler ve İngiliz olmaktan gurur duydular.
S. 157 (Raymond Williams, Resources of
hope. Londra:verso, 1989, s. 169)
David Harvey, küresel bir yiyecek
kültürünün yükselişini “zaman-mekan sıkışması” olarak ele alır: “Tüm dünyanın
mutfağı” süpermarket raflarında ya da
orta büyüklükte herhangi bir Batı kentinde bulunabilecek çeşitli etnik
restoranlarda olmak üzere “tek bir yerde bir araya gelmiştir.” S. 168
Melezlik kültürler arasında artan
trafiğin sonucunda dünyanın farklı yerlerindeki kültürlerin birbirine
karışmasıdır. Bu temel ampirik düzeyde melezlik, çoğalmakta olan bu
“karmakarışıklık, biraz ondan biraz bundan” çeşitliliği üzerinden kültürel
fenomenler aracılığıyla düşünmenin ve betimlemenin bir yoludur. Bu açıdan,
“Amsterdam’da Faslı kızların Tayland boksu yapması, Londra’daki Asya rap
müziği, İrlanda bageli(simide benzer doğu Avrupa Yahudi kökenli bir yiyecek),
Çin Tacosu(bir tür Meksika yemeği)… gibi fenomenleri kabullenme girişimidir. S
195
Bugün “temasta olmamak” anormal
olmaktır… bir insanın… telefonunun olmadığı bir yerde yaşaması çoğunlukla
arkadaşlarına, iş arkadaşlarına ve akrabalarına yapılmış örtük bir hakaret
olarak düşünülür. Kişinin telefonunu fişten çekmesi insan sevmezliğinin bir
işareti olarak alınır. Bazı işlerde, çalışanların yanlarında “çağrı cihazları”
bulundurmaları beklenir ki nerede, ne yapıyor olursa olsunlar ulaşılmaları
mümkün olsun. S. 219
Mahalle gezegen olunca, kötü komşulardan
kaçmak için uzağa taşınmak gibi bir seçenek yoktur. (Küresel yönetim komisyonu
1995)
John Tomlinson, Küreselleşme ve Kültür, Çev.
Arzu Eker, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2004,
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)