10 Aralık 2011 Cumartesi
Yerçekimli Karanfil - Edip Cansever
Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde
Oysaki seninle güzel olmak var
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda
Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.
Sen karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor
Derken karanfil elden ele.
Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk
Birleşiyoruz sessizce.
5 Aralık 2011 Pazartesi
Jacques Brel - Les Bourgeosis
Gözlerimizi gömerek biraya,
Şişko adrienne de montalant'da
Dostum jojo'yla
Ve dostum pierre'le
Yirmili yaşlarımızı içiyoruz birlikte.
Jojo kendini voltaire sanıyor
Pierre'se kazanova'yı oynuyor
Ve ben, ben ki daha başı havada
Ben, sanıyorum ki kendimim yalnızca.
Ve gece yarısı, 'üç sülün' otelinden
Noterler çıkıp geçerken
Onlara kıçımızı gösterip saygılar sunuyoruz
Ve hep bir ağızdan şarkı söylüyoruz:
Domuz gibidir burjuvalar
Yalandıkça aptallaşırlar
Domuz gibidir burjuvalar
Yaşlandıkça amcıklaşırlar
Yüreğimiz sımsıcak,
Gözlerimizi gömerek biraya,
Şişko adrienne de montalant'da
Dostum jojo'yla
Ve dostum pierre'le
Yirmili yaşlarımızı yakıyoruz birlikte.
Voltaire bir naip gibi dans ediyor
Kazanova ise cesaret edemiyor
Ve ben, ben ki hâlâ daha başı havada
İyice sarhoşum, neredeyse kendi çapımda.
Ve gece yarısı, 'üç sülün' otelinden
Noterler çıkıp geçerken
Onlara kıçımızı gösterip saygılar sunuyoruz
Ve hep bir ağızdan şarkı söylüyoruz:
Domuz gibidir burjuvalar
Yalandıkça aptallaşırlar
Domuz gibidir burjuvalar
Yaşlandıkça amcıklaşırlar
Yüreğimiz dinginleşmiş
Gözlerimiz yere inmiş
'üç sülün' otelinin barında
Üstat jojo'yla
Ve üstat pierre'le
Noterler arasında eğleniyoruz birlikte.
Jojo lafı voltaire'den açar
Pierre'se kazanova'yı anar
Ve ben, ben ki şimdi bile daha başı havada
Ben, yine kendimden söz ediyorum yalnızca.
Ve sayın başkomiser, gece yarısı olunca,
Bayan montalant'dan koşup çıkıyorlar
Her gece, bu genç serseri 'kıçı kırıklar
Ve şu şarkı eşliğinde bize mabatlarını açıyorlar:
Domuz gibidir burjuvalar
Yalandıkça aptallaşırlar
Domuz gibidir burjuvalar
Yaşlandıkça amcıklaşırlar
4 Aralık 2011 Pazar
Yalnızlığı -birdenbire değil - ağır ağır yedim.
3 Aralık 2011 Cumartesi
Barış Manço diyor ki...

-Dünyanın en iyi anlatım dilinin anadilim olduğuna inanıyorum.
Türkçe'nin çok muazzam bir esnekliği olduğunu düşünüyorum.
İki buçuk yaşındaki çocuğun anlayabileceği şekilde de anlatabiliyorum şarkılarımı.
Kırk yıl kafasını çalıştırsa da bu "adam ne demek istiyor?" diye zorlanılacak şekilde de anlatabiliyorum.
-Biz, kelimelerle, melodilerle, ezgilerle direkt gönüllere girme savaşı veriyorduk.
Zaten gönüllere girseniz çıkmıyorsunuz.
Şimdiki arkadaşlarımızın kavgaları gönle girmek değil,insanların eklem yerlerine hitap ederek gözlerine
girmek sadece.
Adı üzerinde zaten; göze girenler de hemen gözden çıkıyor.

-İstanbul doğumluyum; Galatasaray Lisesi'nde okudum;
Belçika Kraliyet Akademisi'ni bitirdim.
Otuz sene Fransızca konuştum.
Bu açıdan bakılınca batı kültürü ile yetişmiş bir adam olarak görünüyorum.
Anadolu topraklarını ilk olarak 19 yaşındayken gördüm.
55 yıllık yaşamımın büyük bir bölümünü yabancı ülkelerde konuşarak ve yaşayarak geçirdim.
Ona rağmen hâlâ kendi dilimden, kendi dînimden ve halkımdan kopmadım.
Diğer insanlar 15 günlük tura gidince hemen dönüyorlar ve gittikleri ülkenin dili ile konuşuyorlar.
Ben dilimi 35 yıldır bozamadım 15 günde bir insanın dili Türkçe'den kayabiliyorsa o insanın geninde bozukluk vardır.
Bakıma ihtiyacı vardır böyle insanın.
Geçen Ramazan ayında Kudüs'teki çekimlerimde Kudüs'te yaşayan,
Anadolu'dan 80 sene önce göçmüş bir Ermeni ailesi bizi iftara davet ettiler.
Biz bunu Ramazan ayında yayınladıktan sonra bir sürü vatandaşımız tekrar yayınlanmasını istediler.
Burada garip olan şu: Bu aile 80 sene önce Türkiye'den göçmüş; anne-baba ve çocuklar orada doğmuşlar.
Torunlar da orada doğmuş ve senden benden iyi Türkçe konuşuyorlar.
İnsanları etkileyen de sanırım bu durumdu.
Ama öte taraftan İstanbul'lu bir aile 15 günlüğüne Venedik'e gidiyor. Bir bakıyorsun dili dönmüş.

Türkiye'yi idare edenler ne kalitedeyse müzik de odur.
Türkiye'nin bakkalı ne kadar namusluysa müzik de odur.
Bu imparatorluğu biz yapan değişik unsurların birbirine saygısından kaynaklanan bir ortamdan geliyorum.
Her sabah siftah yaparken bizim esnaf birbirine hayrlar dilerdi.
Siftah yaptıktan sonra gelen müşteriyi komşusuna gönderirdi.
Şimdi böyle bir toplum var mı? O esnaf market oldu.
Zaten benim zamanımda hatırlamıyorum bir futbol maçında olay çıksın.
Bugün her futbol maçında olay çıkıyor. Tribünde çıkmasa sahada çıkıyor.
Böyle topluma böyle müzik olur. Mecliste şimdi kavga ediliyor.
Bizim zamanımızda en fazla sıra kapaklarına vurulurdu.
Şimdi meclisimizde tekme-tokattan geçilmiyor.
Bu böyle gitmeyecek tabiî. Her hareket kendi alternatifini ortaya çıkarır.
Her reaksiyon kontra reaksiyon getirir. Devamlı bir bozulmayı hiç bir toplum kaldıramaz.

Entelektüel olmak mecburiyetindeyiz.
Ama kafana yerleştirdiklerini anlatmazsan insanlara o zaman entelektüel değilsindir.
Koca koca adamlar var 70-80 yaşında hâlâ kitap yazmıyorlar. Koca bakanın anıları var.
Bu adam anılarını mezara götürüyor. Bu doğru değil. Keşke hepimizin, 60 milyon insanın kitabı olsa.
Herkes kendi hayat öyküsünü anlatsa; biz bunu okusak da faydalansak.
Mesela ben bütün edindiğim tecrübelerimi insanlara aktarmaya çalışıyorum.
Şu anda muhteşem bir olay var. Kamera, tv, video gibi onları kullanıyorum.
Benim derdim dünyayı gezmek değil. Öyle bir kaygım yok.
Kimse evinin sıcak rahatlığı varken öyle kutuplara, ekvatora gidip dolaşmaz.
İnsanlar arasında iletişim köprüsü kurmanın yaşamımdaki görevim olduğuna inanıyorum.

Çocuklara hizmet etmek de benim görevlerim arasında. Benim içimdeki çocuk hiç büyümüyor.
Kendimin büyümediğini hissettiğim için çocuklarla hep birlikteyim.

Lütfen de Farsça'dan geliyor. Türk'ün lügatinde bir şeyi isteyerek almak yok.
Öyle hani lütfen verir misin deyip arkasından da teşekkür etmemişiz.
Bu bizim bir yaramız; yaraları ortaya koyup teşhir etmez isen önleyemezsin.
Sevincimizi nasıl ifade edeceğimizi bilmiyoruz.
Maçtan takım galip çıkınca penceredeki masum vatandaşı vurabiliyoruz.
Neymiş takım gol atmış. Yerin dibine batsın böyle gol. Düğünlerimizde de böyle.
Ancak gençlerden ümitliyim. Hem politik-ideolojik görüşlerinden hem duygusal renklerinden.
Çünkü hepsi farklı. Bu gençlerin babaları tek tipti.

Bu da ancak yazı yoluyla olacak. O açıdan ben söyleşilere büyük önem veriyorum.
Televizyon söyleşilerine o kadar sıcak bakmıyorum. Bunlar, yazılı kaldığı için daha önemli.
Entellektüel Boyut Röportajı 13.04.1998
26 Kasım 2011 Cumartesi
Andrey Voznesenski - OZA

OZA
XIV
selam oza, evde, geceleyin
ya da uzakta bir yerde, neresi olursa olsun,
havlarken köpekler, yalarken kendi gözyaşlarını
senin soluğundur duyduğum ses
selam oza!
nasıl bilebilirdim, sinik ve gülünç
bir kişi gibi, ürkerek giren bir göle,
gerçekte korku olduğunu aşkın, söyle?
selam oza!
ne korkunç, bir başına düşünmek şimdi seni?
daha da korkunç, bir başına değilsen oysa :
şeytan öylesine doyumsuz bir güzellik vermiş ki sana
selam oza!
ey insanlar, lokomotifler, mikroplar
gerin kanatlarınızı elinizden geldiğince ona
harcatmam onun dokundurtmam kılına
selam oza!
yaşam bir bitki değilse aslında
neden dilimliyor, parçalıyor insanlar onu
selam oza!
ne acı bu denli geç rastlamak sana
ve böylesine erken ayrı kalmak sonunda
karşıtlar getiriliyor bir araya
bırak çekeyim kahrını ve acını kendime
çünkü acılı kutbuyum mıknatısın ben,
sense sevinçli. dilerim sonuna dek kalırsın öyle
dilerim hiç bilmezsin ne denli hüzünlüyüm
inan, kendimle üzmeyeceğim seni.
inan, ders olamayacak sana ölümüm
inan, yük olmayacağım sana yaşamımla
selam oza, dilerim ışıl ışıl kalırsın hep
bir sokak fenerinden sızan bir ışık gibi.
suçlayamam bırakıp gittiğin için beni.
şükür ki girdin yaşamıma
selam oza!
ANDREY VOZNESENSKI
‘Oza’, ANDREY VOZNESENSKI, Çeviri : MEHMET H. DOĞAN, TURGAY GÖNENÇ, İLERİ Yayınevi, 1992..
SİSİFOS’a ÖĞÜTLER

SİSİFOS’a ÖĞÜTLER
Ne etsen yaranamazsın
Ümit tüketmek seninkisi
Anladın artık
Yanaşma pazarlığa.
Vurmuşlar taşı sırtına bir kez, mahkûmsun,
Ne övgü ne yardım beklemek boşuna
Çetelen tutulmuş, koymuşlar kafalarına
Bir rahmetlik ömrümüz var şurasında şunun
Geleceği varsa göreceği de var ölümün. Sevinme !
Vakit genç !
Çıkar yol değil umudu kemirmek
Çıkmayan yolda işimiz ne ?
Ya it ya da iblisler sevişir
Kendi kaderiyle
Bırak kayaları kopsun yerinden
Dağlayacaksa yüreğini
Güneş dağlasın bırak !
Düştüğün sarhoşluğu övme
Gazabına gazap kat dünyanın, öfkeye öfke !
Geleceği kahkahalar
Dağları hınçla deviren
Sessizce yürüyen ümitsize doğru
Ümidi dişleriyle koparırcasına söken :
İnsanlar gerek.
HANS MAGNUS ENZENSBERGER
‘ANTİ-FAŞİST ŞİİR VE FAŞİZM, H. HEINE, B. BRECHT, H. M. ENZENSBERGER, W. ALFF..’ , M. YILMAZ ÖNER.. , BELGE Yayınları, Ekim 2007, 160 Sayfa..
23 Kasım 2011 Çarşamba
The Crow
Freud
22 Kasım 2011 Salı
Sanat İçinde Geleceği Barındıran Bir Silahtır

"İzin verirseniz, sizlere küçük bir hikayem var. sesimizi duyurmaya karar verdik. Bunu yaptık çünkü bıktırdılar bizi.
Evet! yorulduk! tükendik! ümidimizi yitirdik! çünkü günümüzde tiyatro ve sanat gerçekten kokuşmuş halde. doğru! leş kokan genel kurul odaları, devlet memurları, ticaret, reklamcılık, tekdüzelik, rahatına düşkünlük, boş zaman, can sıkıntısı, bürokrasi ve yalan- dolan! bir tek sanat yok! zavallı sanatım! sanat artık yok.
Artık sadece sanat ticareti, sanat borsası, ya da sanatı teşvik ticareti olacak. Bir başka banka hesabı daha, sayıları toplama sanatı. Ama biz buna alet olmayacağız çünkü bizler özgürüz, bizler sanatın kalpleri değiştirebileceğine inanıyoruz ve onlara güç verebileceğine.
Sanat, insanlara yaşadıklarını hissettirebilir. Sanat, erkek ve kadın ruhuna erişebilir. Sanat topluma şuur getirir. Bizleri daha iyi birer birey yapar. Sanat evrensel olabilir. Sınırsız, her türlü dinden ve ırktan bağımsız. Sanat, bir silah olabilir. Ama bir dekor asla! gerçek bir silah.
Silah sesi duyulmalı! hedef vurulmalı!"
SANAT İÇİNDE GELECEĞİ BARINDIRAN BİR SİLAHTIR
bu boktan dünyayı değiştirmeyi nasıl istiyorum bilemezsin!.. Sen istemiyormusun ?
18 Kasım 2011 Cuma
Requiem For My Friend
Uzaktaki, bir zaman için mutsuz bir arkadaş için tutulan ağıttır bu..Arada bir
aklınıza gelir durur, toparlandı mı biraz, daha iyice mi acaba diye?
Eliniz yetişmez sırtını sıvazlamaya, sesinizle güç vermeye çalışırsınız
ancak. Ağıtın, yağmurun altında beraber yürürken söylenip coşulan
çocukluk şarkılarına yerini bırakması sabırsızlıkla beklenir.
Time
Zaman
Sıradan bir günü oluşturan anları sayarak
Zamanı parçalarsın, kolaycacık harcarsın
Doğduğun topraklarda bir parça toprağın üstünde dolanarak
Sana yol gösterecek birini, bir şeyi bekleyerek.
Yoruldun eve kapanıp yağmuru seyretmekten ve güneşte mayışmaktan
Daha gençsin ve yaşam uzun, harcayacak vaktin var bugün
Ve bir gün bakmışsın ki on yılı bırakmışsın ardında
Kimse söylemez sana koşacağın yeri, başlama işaretini kaçırmışsın.
Ve koşarsın koşarsın güneşi yakalamak için ama güneş batmakta
Ve dolanmakta tekrar sana görünmek için
Güneş aynı güneş aslında ama sen yaşlısın artık
Bir nefeslik ömrün var ve bir gün daha yakınsın ölüme
Gittikçe kısalmakta yıllar, vakit bulamayacağız galiba
Tasarılar ya sıfır ya da yarım sayfa karalama
Umutsuzluğa sarılarak avarelik etmek İngilizlere özgüdür
Vakit geçti bitti şarkı, söyleyeceklerim bitmedi ama.
Hey Sen!
Hey sen! dışarıda soğukta bekleyen
Yalnız başına ve çökmüş, beni hissedebiliyor musun?
Hey sen! geçitte ayakta duran
Kaşınan ayakların ve solan gülüşünle, beni hissedebiliyor musun?
Hey sen! Işığı yakmalarına yardımcı olma onlara
Boyun eğme dövüşmeden.
Hey sen! orada duran tek başına
Çırılçıplak telefonun yanında, bana dokunabilir misin?
Hey sen! kulağını duvara dayamış duran
Kendini çağıracak birini bekleyen, bana dokunabilir misin?
Hey sen! taşı götürmeme yardim eder misin?
Aç kalbini yuvama donuyorum.
Ama her şey sadece bir düştü
Duvar çok yüksekti gördüğün gibi
Önemli değil onca çabalaması, kurtulamadı sonunda
ve solucanlar yedi beynini.
Hey sen! yoldaki
Her söylenene boyun egen, bana yardim edebilir misin?
Hey sen! duvarın yanındaki
Salonda şişeleri kırarken, bana yardim edebilir misin?
Hey sen! Hiçbir zaman umut olmadığını söyleme bana.
Birlikte ayaktayız, yıkılırız bölününce.
Dışarıda kimse var mi?
Little Drop Of Poison
Şehrimi küçük bir damla zehirle seviyorum
kimse bilmiyor, delirmek için sıraya girdiklerini
yapayalnızım, filtrenin altından arkadaşlarımı tüttürüyorum
ama yağmur yağdıktan sonra çok daha iyi hissediyorum
o, sonbaharda terk etti, duvardaki onun resmi
her zaman o bir damla zehre sahipti
sonbaharda terk etti, duvardaki onun resmi
her zaman o bir damla zehre sahipti
dünyayı şeytan mı yarattı, tanrı uyurken?
biri dedi ki; hiçbir zaman bir kemikten dilek dileyemezsin
bir başka yanlış elveda ve yüzlerce denizci…
bu derin mavi gökyüzü benim evim!
o, sonbaharda terk etti, duvardaki onun resmi
her zaman o bir damla zehre sahipti
sonbaharda terk etti, duvardaki onun resmi
her zaman o bir damla zehre sahipti
bir sıçan hep bilir ne zaman gelinciklerle beraber olduğunu
işte her gün azıcık kaybediyorsun
bir milyonun bir milyon olduğu zamanı hatırlarım
her zaman sana ödetmenin yollarını bilirler
her zaman sana ödetmenin yollarını bilirler
Tom Waits
17 Kasım 2011 Perşembe
Terk Etme Beni
16 Kasım 2011 Çarşamba
Sunay Akın - Seni Düşünmek
“Ezginin Günlüğü, komşunun çocuğundan ödünç istediğimiz Orta Atlas’ı anımsatır bana… Coğrafya ödevimize yardımcı olan o kitabın sayfalarındaki haritalarda, aradığımız, dağı, dereyi ya da denizi bulmamız için bize rehber olan komşu sevgisidir, dostluktur… Elimizde pusula olmasa da, avucumuzda henüz soğumamış olan insan sıcağıdır yol gösteren, dağları deviren, denizleri aşan…
Sanat eserleri şairi besler, büyütür… Bir resim, bir heykel ya da bir şarkı… Ezginin Günlüğü’nün dinlediğim her eseri yelkenlerime rüzgar oldu, gecenin karanlığında deniz feneri gibi yolumu aydınlattı… Şiirin kapı komşusu olan müziğin güler yüzlü komşusudur, Ezginin Günlüğü… Sokağımızı dolduran, genişleten şarkılar onun açık penceresinden taşmıştır… Beyaz perdeleri bir duvak gibi salınır rüzgarda… Eşiğinde de hep çamura, toza, toprağa bulaşmış, evi kirletmesin diye içeri alınmayan bir çocuk ayakkabısı vardır…
Ezginin Günlüğü’nün kapağı ne renktir, bilemem... Çünkü bu günlük hiç kapanmamıştır, sürekli açıktır sayfaları… Şunu söyleyebilirim yalnızca; Sayfalarından biri Asya, öteki Avrupa kıtasıdır… Tam ortasından da bir deniz akar, gider… Ezginin Günlüğü İstanbul, İstanbul Ezginin Günlüğüdür… Bu yüzden, sayfaları çevirirken bir bakarsınız ki, yosun kokmaktadır parmaklarınız…
Neler dökülmez ki Ezginin Günlüğü’nden hayatımıza; kurutulmuş boynu bükük bir papatya, vapur dumanı, sevdiğimiz bir şairin fotoğrafı, tırnağımızla düzelttiğimiz yıldızlı çikolata kağıdı, o gün doğacak bir kız çocuğuna önerilen adı sevdiğimiz için salkıdığımız bir saatli maarif takvimi yaprağı… Yani hisse senetlerine karşı, hissi senetler…
Dize gelmeyen şairlerin dizeleri dalga olur, alır götürür bizi güzel kıyılara… Ezginin Günlüğü’nü dinledikçe uçan halılara, define adasına, Alaattin’in sihirli lambasına, deniz kızlarına daha çok inanıyorum… daha bir seviyorum Pal Sokağı’nın çocukları’nı, Don Kişot’u Şarlo’yu…
Teşekkür ederim Ezginin Günlüğü… Birbirinden güzel şarkıların için sana teşekkür ederim… Sen olmasaydın hayatımızda pek çok şey eksik kalacaktı!”
Size Siz Olmayı Diliyorum

birkaçını gerçekleştirme isteğini diliyorum
Size, ne sevmek gerekiyorsa sevmenizi
ve ne unutmak gerekiyorsa unutmanızı diliyorum
Size ,tutkular diliyorum
Size, sessizlikler diliyorum
Size ,kuşların cıvıltılarıyla uyanmanızı
ve çocuk kahkahaları diliyorum
Size, ilgisizliğe ve zorluklara
çağımızın olumsuz erdemlerine dayanmanızı diliyorum
Size, özellikle siz olmanızı diliyorum
Jacques Brel

15 Kasım 2011 Salı
Zifiri Karanlık Bir Adam Jacques Brel
jacques brel : şefkati seviyorum ben.. şefkati vermeyi de seviyorum almayı da.. ama genelde şefkatten yoksunuz hepimiz.. şefkati alma yürekliliğini gösteremiyoruz çünkü verme yürekliliğini de.. çünkü şefkat annelerimizden ve babalarımızdan gelmeliydi her şeyden önce.. aileyse bir zamanlar olduğu gibi değil artık.. yavaş yavaş yok oluyor şefkat ve en acısı , yeri hiçbir şeyle doldurulamıyor.. özellikle de kadınların eskisi denli müşfik olmadıklarını söylemek gerek.. bir tutkunun dışavurumudur aşk.. şefkatse bambaşka bir şeydir.. tutku yok olabilir günün birinde , şefkat hiç değişmez , hep olduğu gibi kalır.. öyle sanıyorum ki , şarkılarımdaki aşkla şefkati anlatmak istiyorum aslında.. bu hep böyle oldu ama ancak şimdi ayrımsayabiliyorum kimi gerçekleri..

j. clouzet : kadınların erkeklere önemsenebilecek birtakım şeyler getirebileceklerine inanıyor musunuz , dengeyi örneğin..
jacques brel : hayır.. kadınlar bir denge getirmezler erkeklere.. çünkü hep de verdiklerinden daha fazlasını alırlar , almak isterler sizden.. zamanla dengemizi yitirebilmemize de neden olurlar dahası.. sahip olduğumuz her şeyi kendilerine vermeye bizi zorunlu kılarlar da ondan.. bu oyunu oynamayı kabullenirsek , sonuçta bir boşlukta , yoksul ve soysuzlaşmış olarak buluveririz kendimizi.. ve oldukça sağlıklı mahluklar olduklarından , günün birinde bir başkası için terk ediverirler bizi.. aynanın karşısındadırlar.. biraz ruj sürerler dudaklarına.. yeniden başlar her şey.. hayır , kadınlar birtakım şeyler getirebilirler erkeklere , yadsıyamayız bunu.. ama bir denge değildir kuşkusuz getirdikleri..

j. clouzet : yalnızlığın size çok çekici geldiği doğru mu..
jacques brel : evet.. yalnız yaşamak günün birinde mutlaka gerçekleştireceğim bir tasarı.. tamıtamına bir yalnızlık isteği değil bu , kente yakın bir evde yaşayıp , kent merkezine örneğin haftada birkaç kez gidebileceğim bir yaşama düzeni daha çok..
bir münzevi olarak değil , kabuğuna çekilmiş bir kişi olarak yaşamak istiyorum yalnızca.. beni yavaş yavaş rahatsız etmeye başlayan kimi yanlış anlamaları kendimden uzak tutabilmek için böyle davranacağım.. böylelikle yalnız bir insan olmadığıma başkalarına inandırmak için umutsuzca sürdürdüğüm bu oyuna da son vermiş olabileceğim.. aslına bakılırsa sapına kadar bir yalnızım çünkü..’
Sunay Akın - Makiler

DAVET
Dürüst olalım beyler
İlk adım sizden
Sökün savaş gemilerinden
Can simitlerini
SERÇE ve KEDİ
I
Toprağın altından bağlanıyor
Artık telefon telleri
Ve bir telaş
Yüreğini sarıyor serçenin
Gördükçe kedileri
II
Anlar mı serçenin
Neden göç etmediğini
Sobanın kurulmasını
Bekleyen
Kedi
III
Yalnızca rüzgar gelir
Ölü bir serçenin
Cenaze törenine
Ve usulca
Kımıldatır tüylerini
Kediden önce
DİŞİ KUŞ
Kuru bir ot
Gibi yaşıyorum
Gözlerden uzak
Patika bir yolun
Kıyısında
Tek suçum
Sap olmamak
Baltanın
Kanlı oyunlarına
Ama yinede
Umut dolu kalbim
Belki bir dişi kuş
Taşır beni diye
Daldaki yuvasına
ELİŞİ
Savaş haberleriyle dolu
Renkli gazete sayfasını
Katlayıp bir çocuk üst üste
Kesiyor özene bezene
Elindeki makas ile
Ve insanlar oluşuyor kağıttan
Tutuşmuşlar elele
GÖRÜLMÜŞTÜR
Ne yak mektubun ucunu
Ne sevgini sayfalar
Dolusu dile getir
Zarfı kapatırken yalnız
Kuytu dudaklarını
Çokça değdir
SEVMEK
Saçak altına sığınmış
Göçmen kuşun
Kar tanecikleri arasında
Düşen beyaz tüyünü de
Görebilmek
İşte
SEVMEK
BİRARAYA
Eşit olmadığı
Söylenir insanların
Aynı boyda olmayan
Beş parmağı gibi bir elin
Oysa uzanır
Nice yorgun
Emekçinin dudağı
Su dolu
Avucuma
Elimin
Eşit olamayan
Beş parmağımın ucunu
Getirince
Bir araya
ÇOBAN
Oy birliğiyle koyunlar
Keçiyi seçer
Kendilerine başkan
Oysa sürünün başına
Kurdun akrabası
Köpeği koyar
Çoban
DUDAK PAYI
Çay bardağında
Bırakılan dudak payı
Kadar bile
Uzak kalamam
Gözlerine
Yakın olsun isterim
Ellerime ellerin
Yanında beton binaya
Yaslanması gibi
Köhne bir evin
Seni bir çivi
Gibi çaktım
Çünkü beynime
Ve toplayıp
Bütün kerpetenleri
Attım denize
