Yıllardır üç maymunun anlamını yanlış biliyormuşum. Meğer
"görmedim, duymadım, konuşmadım" şeklinde bir kaygısızlık,
umursamazlık, boş vermişliğin sembolik temsili değilmiş. Hatta benim için
hakikati söylemekten korkmayı, hakikati görmemeyi, duymamayı ifade ediyordu.
Maymun olması da bu bağlamda çok mantıklıydı. Maymun işte şebek, yaramaz,
ortalığı dağıtan ama korkak fakat sevimli bir canlı. Çocukluğumda çarliydi adı,
kurnazlığına gülerdik, bu kadar. Bu fotoğrafı görünce bir şimşek çarptı
zihnimde. Budist çocuklar üç maymunla aynı işaretleri yapınca birden
pısırıklık, hakikati görmezden gelme gibi anlamların yerini aynı semboller bu
sefer bilgelik, erdem aldı. Tabi maymunun aynı zamanda Budizm’de kutsal
olduğunu anımsadım. Kendi kültürlerinde maymun korkak sevimli yaramaz bir canlı
değil aksine bilgeliğin sembolü. Haliyle de üç maymunla anlatılmak istenilen
"kötü bakmamak, kötü söz söylememek, kötüye kulak vermemek" anlamına
geliyormuş.
4 Temmuz 2019 Perşembe
29 Kasım 2018 Perşembe
Kristof Kolombun İspanya Kraliçesine Yazdığı Mektup
Amerikan yerlilerinin maruz kaldığı soykırımın özeti:
“Yeryüzünde bunlardan daha iyi bir ulus bulunmadığına Majestelerin önünde ant içebilirim. Komşularını kendileri kadar seviyorlar, konuşmaları son derece tatlı ve kibar, konuşurken hep gülümsüyorlar. Bu sözlerin hemen ardından ise şöyle yazar: “Elli adamla bu halkın hepsini boyunduruk altına alabilir ve onlara her istediğimizi yaptırabiliriz.”
Görünmez Goril
“Görülmeyen goril”, psikoloji disiplininin ilginç deneylerinden biriymiş. Bu deneyde, katılımcılardan üçü beyaz, üçü siyah kıyafet giymiş iki grubu birbirleriyle basketbol oynarken izlemeleri ve beyaz kıyafetli grubun kaç kez paslaştığını saymaları isteniyor. Denekler, paslaşmaları saymaya odaklanmışken, ortama goril kıyafeti giymiş birisi geliyor ve kısa bir süre ekranda kalıyor. Deney bitince, katılımcılara gorili fark edip fark etmedikleri soruluyor . Harvard Universitesi’nde iki psikolog tarafından gerçekleştirilen ve katılımcıların yarısının gorili fark etmedikleri yanıtını verdikleri bu deney, algılamalar ve gerçeklik arasındaki farkı göstermesi açısından önemlidir. Deneyin sonucunda şu sonuçlara varılıyor : İnsanın sezgileri yanıltıcı olabilir. Etrafımızda olan biten pek çok şeyi aslında o anda başka bir şeye odaklandığımız için kaçırıyoruz. Başka bir deyişle dikkatimizi vermediğimiz için zaman zaman geçici bir körlük yaşayabiliyoruz.
Söz konusu deney
Yüksek Standart
Fotoğrafçı Margaret Bourke-White tarafından çekilen dünyanın en meşhur fotoğraflarından biri. Posterin üst kısmında yer alan byük puntolu yazıda "Dünyanın En Yüksek Hayat Standardı" denmekte ve aşağıda 'Amerikan Tarzı Gibisi Yoktur' ifadesi yer almaktadır. Billboardun altında ise ekmek dağıtımında paylarına düşecekleri alabilmek için kuyrukta bekleyen yoksul siyah Amerikalılar görünmektedir.
Bu fotoğrafa bakınca günümüz sosyal medyası geliyor aklıma. Bir yanda sanal yüksek standartlar sunulurken öte yanda her alanda büyük bir yozlaşmışlık ve kıtlık yaşanıyor.
29 Mayıs 2018 Salı
Denize Gömülenler, Suriyelilerle Avrupa Yolunda
Denize Gömülenler, Suriyelilerle Avrupa Yolunda –
Wolfgang Bauer
Avrupa sınırlarını geçilmez kıldıkça,
kaçakçılar durmadan daha tehlikeli yollar seçmek zorunda kalıyor. Avrupa
sınırları dört yüz bin polisten oluşan bir ordu tarafından korunuyor. Altı
metre yüksekliğinde tel örgülerle çevrili her yer, İspanya eksklavları Mililla
ve Ceuta’da olduğu gibi. Bulgaristan ve Yunanistan da sığınmacı geçişlerine
karşı yeni önlemler inşa etti. Cebelitarık Boğazı çok pahalı radar ve kamera
sistemleri ile donatıldı. Sistem, Atlantik Okyanusu’nun Kanarya Adaları ile
Batı Afrika arasında kalan bölümünü de kontrol altında tutuyor. Savunma
savaşına birçok ulustan polis kuvveti katılıyor, aralarında askeri güçler ve
özel birlikler de var. Helikopterler katılıyor operasyonlara, insansız hava
araçları ve savaş gemilerinden oluşan donanmalar sürekli devriyede. Donanıma ve
birliklerin gücüne bakıldığında, sanki askeri bir istilaya karşı savaş
veriliyor demekten kendini alamıyor insan.
Avrupa sınırları yeniden ölüm
hatlarına dönülmekte. Doğu Almanya’nın inşa ettiği Berlin Duvarı’nda elli
yıllık sürede iltica etmek isteyen yüz yirmi beş insan öldürülmüştü. Özgür
dünya bu nedenle Berlin Duvarı’nı, insanlık dışı diye eleştirmişti. Soğuk Savaş
sonrasında Avrupa’yı çevreleyen duvarlarda, 2014 yılı ilkbaharına kadar
yaklaşık yirmi bin sığınmacı öldü. Çoğu Akdeniz’de boğularak hayatını kaybetti.
Dünyada başka hiçbir deniz sınırı bu kadar ölüye şahit olmuyor, olmadı. S. 18

Mısır’da
karşıdevrim her şeyi allak bullak etmiş, ordu darbe yapmış, demokratik
seçimlerle başa geçen Muhammed Mursi devrilmiş, birkaç ay içinde hava
değişivermiş, Suriyeli sığınmacılara olumsuz bakılmaya başlanmış. Cunta rejimi
vize koymuş, Amar eskisi gibi iş seyahatlerine çıkamaz olmuş. Korkmuş, giriş
vizesi alamamaktan, geri gelememekten korkmuş. Yabancı düşmanlığı Nil
kıyılarına çöreklenmiş. TV sunucuları Suriyeli sığınmacılara kin kusar olmuş,
iş bulmaları iyice zorlaşmış. Mısırlılar, Suriyelilerden alışveriş yapılmasın
çağrısı yapmaya başlamış. Amar’dan alışveriş yapılmasın çağrısı. Mısırlılara
göre Suriyeliler artık teröristtirler, güvenliği bozan insanlar olmuşlardır.
Mısırlıların ellerinden işlerini alan, asalak, milletin sırtından geçinen
insanlar. S. 20
Ben gideceğim. Günün birinde geri döndüğüm
için pişman olmak istemiyorum. Burada Mısır’da kızlarımın başına bir şey
gelirse kendimi affetmem. S. 44

Yanı başımızda dizlerinin üzerine
çökmüş Bissan, şeker hastası kız. Kıyıya bakıyor, hüngür hüngür ağlıyor.
Sesinden motor gürültüsünü duymak mümkün olmuyor bir ara.
Anneleri dalgaların arasında siyah
hicabı ile. Kollarını kaldırıp teknelere bağırıyor. Kaptanların aldırdığı yok,
hareket etmişler. Bissan’ın dalgaya kaptırdığı, içinde insülin iğneleri bulunan
sırt çantası dalgaların arasında. Gemiye biniş esnasında çığı zaman aileler
birbirini kaybediyor. Anasız babasız ulaşıyor çocuklar İtalya kıyılarına. Bir
kere gemiye binildi mi geri dönüş yok. Dönüşü olmayan bir biniş hep. S. 50
Önce otuz sekiz kişiydik. Sonradan
gelenlerle altmış kişiden fazla olduk. Gelen her grupla oda sıcaklığı da
artıyor. Omuz omuza uyuyoruz. Gelen her grupla oda sıcaklığı da artıyor. Omuz
omuza uyuyoruz. Suriye’nin orta direği buraya toplanmış: Ortada karısı ve iki
küçük oğluyla bir tekstil fabrikasının Daraalı sahibi. Öbür tarafta Darayyalı
çikolata fabrikatörü ve iki kızı. Eskiden Suriye televizyonunda kameraman
olarak çalışan bir diğeri, birçok mühendis ve öğretmen. Kıyıda ailelerin çoğu
birbirinden ayrılmış, parçalanmış. Bazıları ilk tekneye binmeyi başarmış,
bazıları daha kıyıda yakalanmış, bazıları da ana gemiye ulaşmayı becermiş.
Ancak, gemide artık yeteri kadar yiyecek içecek olmadığından o da geri dönmek
zorunda kalmış. Denizde bir kum yığınına indirivermişler onları. Deniz yükselir
de boğuluruz diye ödleri patlamış korkudan. Bazılarını peşin para karşılığında
balıkçılar almış adadan. Sonra da polise teslim etmişler.

Stanislav ve bana uçuş için gerekli evrakımızı çıkış kapısında verdiler.
Belgeler bizi birkaç saniye içinde başka insanlara dönüştürmeye yetti.
Mahkumiyetten, imtiyazlı çok uçan kategorisine geçiverdik. Artık Avrupa denilen
Elsium vatandaşı olduk. Birkaç metrekarelik hareket alanımızda çıktık, bütün
dünyanın kapıları bize açık. Elimde karton kapağında altın farklı soğuk
damgayla “Avrupa Birliği” yazılı bordo kırmızısı pasaport.
Donuk ışıklar göstermişti uçağa biniş yolunu. Arka fonda hafif müzik. Hava
parfümlü. Sevimli hostesler nazikçe selamladı. “Çay mı içersiniz, kahve mi?”
Sınırı geçmemize engel teşkil eden bütün yapılanmalar ve müesseseler bize
yardımcıydı artık ve üstelik reklamlarla ucuz geziler sunuyorlardı. Tüm
engeller, bizi durduran ne varsa şimdi en kısa ve en çabuk yoldan hedefimize
ulaşmamıza hizmet ediyordu. S. 64
Sığınmacıların
yarısını daha iyi iş bulabilmek umuduyla Avrupa’ya gitmek isteyen Mısırlılar
oluşturuyor. Avrupa’ya vardıklarında Suriyeli olduklarını söyleyeceklerdir. S.
74-75
Amar
İstanbul’da yeni bir plan yapmakla meşguldü. Her şeye rağmen ve ne olursa olsun
Almanya’ya gitmek istiyordu. Türkiye’de kalmak onun için bir opsiyon değildi.
Yeni memleketi Türkiye olamazdı. Tabii ki ailesini İstanbul’a getirebilirdi ama
geçimlerini nasıl temin edeceklerdi? Türkiye sığınmacı doluydu. Zaten bu ülkede
milyonlarca Suriyeli ve Iraklı sığınmacı kendilerine yeni bir gelecek
aramaktaydı. Almanya’da daha kolay bir yaşam düşüncesi yet etmişti aklında
Amar’ın. S. 77
Kurbanların sayısı durmadan artar.
Avrupalı politikacılar için sınırın en güvencesiz bölümü sığınmacılar için en
güvenceli bölümüdür. Avrupa’nın dış sınırlarında donanım arttıkça, sınırlar
geçilmez hal aldıkça şebekeler sığınmacıları daha tehlikeli güzergahlara
yönlendirirler. Sığınmacıların ölümü ile sonuçlanan her trajedi Avrupalılar
için sınırları daha “güvenli” hale getirmeye vesile olur. Güya ölümleri
engellemek için alınır bu önlemler. Ama her yeni önlem daha çok ölüme neden
olur. S. 78
Yasalarımız biz
insanları, korumak, toplumun daha iyi bir toplum olmasına hizmet etmek için
vardır. bazen ama yasaların insanları tehlikeye attığı, toplumun daha kötü bir
toplum olmasına sebep olduğu da görülüyor. Böylesi bir durumda bu yasalara
uymak mı gerekir? Fotoğrafçı arkadaşım Stanislav Krupar ve ben hapishanede o
iki kardeşe “Size yardım edeceğiz” demiş, söz vermiştik. “İtalya’ya
geldiğinizde gelip sizi oradan alacağız” demiştik. Yaşamlarını yeniden başka
suçluların ellerine teslim etmelerine gönlümüz razı olmuyordu. Alaa, Hussan ve
Beşar’ın hayatlarını bir kez daha tehlikeye sokmalarını istemiyorduk.
Verdiğimiz sözü tutmamız yürürlükteki yasaları ihlal demek oluyordu.
Pasaportsuz, vizesiz insanları Avrupa’da bir yerden başka bir yere taşıyacağız.
Bunun kahramanlıkla hiçbir ilgisi yok. İstediğimiz tek şey, kendimizi olan
saygımızı, onurumuzu yitirmemek. S. 96
Kondüktör bu
kez Alaa’nın önünde dikilmektedir, Alaa’nın trene biner binmez bilet almak için
geldiğini hatırlar. “Makbuz ister misin? Diye sorar. Alaa eliyle istemez
işareti yapar, üç bilet ister ve yüz seksen avro verir ama kondüktör ona tek
bir bilet verir. Belliydi ki kondüktör Alaa’nın kaçak olduğunu anlamış, yüz
yirmi avroyu cebine indirmiştir. Tıpkı Almanya’daki taksi şoförü gibi sığınmacıların
zor durumda olmalarından kendisine pay çıkarmıştır. Bu konuda deneyimli olduğu
bellidir. “Tamam mı?” diye sorar bir de Danimarka demiryolları kondüktörü. S.
106
Dokuz milyon nüfuslu İsveç sığınmacı
yükünün altında kıvranıyor. Sadece Alaa ve Hussan’ın bu kuzey ülkesine
ulaştıkları hafta iki bin yüz sığınmacı gelmiş. 2013 yılında toplam altmış bin,
2014 yılında seksen binin üzerinde olacağı tahmin ediliyor. Ülkenin yakın
geçmişinde hiç bu kadar yabancı geldiği görülmemiş. Yeni gelenleri topluma entegre
etmesi gittikçe zorlaşan bir İsveç toplumu. Çoklukla Araplardan ve
Somalililerden oluşan gettolar ortaya çıkmış. İşsiz sığınmacı sayısının ve
sığınmacılara saldırının sürekli arttığı bir toplum…. S. 144
16 Mart 2018 Cuma
Herkesin iyilik yapmaya ihtiyacı var
Bu toplumda, bugün, bütün 80 milyonu ortak paydada birleştirecek tek payda iyiliktir. Herkesin iyilik yapmaya ihtiyacı var, herkesin iyilik yapma yeteneği var, herkesin iyilik yapma iddiası var, İyilik bir ödev değil, kendi ruhsal gelişimini gerçekleştirmenin bir aracı. İnsanların bireysel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik davranışları arasında insana en fazla mutluluk veren davranış.
Mahmut Hocamı üniversiteye başladığım ilk yıl Sosyolojiye Giriş dersinde tanıdım. Derste öylesine sarsar, öyle kafamı karıştırırdı ki bir dönemlik sosyolojiye giriş dersi ve gene bir dönem aldığım Türkiye'nin Toplumsal Yapısı dersleri bittikten sonra bile bu derslerde kafamda oluşan sorulara cevap bulmak için sürekli araştırmalar ve okumalar yapmam gerekti. İyi bir hoca iyi ders anlatan hoca değildir. İyi bir hoca aynı zamanda ilham veren hocadır. Mahmut hoca da ilham veren hocalardan biriydi benim için.
Bu videoyu izleyecek olanlar sadece 10 dakikalığına dinlemiş
olacak bu kalbi güzel adamı. Benim hem hocam hem de idolüm olması sebebiyle onu
tanımış olmaktan hem lisans hem de yüksek lisans tez danışmanım olmasından,
bıkmadan sıkılmadan va üşenmeden bilgilerini aktarmasından onur duyuyorum (Bu
sözleri kendisine karşı söylesem yalakalık gibi durabilir diye söylemekten
çekinmişimdir hep, en azından burada yazmış olmak bile rahatlattı doğrusu).
Umarım tüm öğrencilerin böyle hocaları olur hayatında onlara yol gösteren ve
ilham veren.
10 Şubat 2018 Cumartesi
'Vurun çingenlere' diyorlardı

Fotoğrafların yazıyla hiçbir alakası yoktur. Sadece böyle güzel gülebilen çocuklara karşı yapılan ayrımcılığa defalarca şahit olmuşumdur. İşin aslı küçükken çingene mahallesinden geçerken ben de korkardım ve çocuklarla oynamazdım. Geçmişin telafisi yok, geleceği kurtarmaya bakalım.
'Vurun cingenlere' diyorlardı
Selendi'deki Romanlar olayların nedenini şöyle anlatıyor: Kahvehanede
'Çingenelere çay vermem' dediler. Tartıştık. Ayrımcılık var. Saldırırken 'Vurun
cingenlere' diyorlardı.
MANİSA/İSTANBUL -
“Kahveye girdim, çay istedim. Bana çay vermediler. ‘Cingenlere çay vermem, çık
git’ dedi. Tartıştık. Bunlar da beni dövdü.”
Manisa’nın Selendi ilçesinde, 5 Ocak gecesi yaşanan utanç gecesinin ‘baş kahramanı’ Burhan Uçkun, yaşadıklarını böyle anlatıyor. Anlattıkları, ‘Bir grup Roman’ın sigara kavgası yüzünden ilçeyi karıştırdığı’ iddialarıyla taban tabana zıt. Üstelik Uçkun, Roman Mahallesi’ne yürüyen kalabalığın ise bizzat belediye anonsuyla toplandığını iddia etti!
Selendi’de yılbaşı gecesi Çavuş’un Yeri Kahvesi’ne giden Uçkun ile kahvedekiler arasında tartışma çıktı. Kavgaya dönüştü. Uçkun’un babası aynı gün geçirdiği kalp kriziyle öldü. Bu olaydan beş gün sonra kahvedekilerle Uçkun ve Uçkun’un yakınları arasında yine kavga çıktı. Hemen ardından toplanan 1000 kişi Romanların yaşadığı yerlere doğru yürüdü. Evler, çadırlar taşlandı, otomobiller, minibüsler devrilip yakıldı. Olaylar beş saat sonunda ‘dindirilebildi’. Kimse gözaltına alınmadı.
‘Şen’ Romanlara sığındılar
Selendi‘de yaşayan 15’i çocuk, 20’si kadın 74 Roman Jandarma Komutanlığı’nda ‘koruma altına’ alındı. Ardından polis eskortu eşliğinde Selendi’den çıkarılıp Gördes’e götürüldüler. Gidenlere tüm bu yaşananlar göz önüne alındığında ‘şaka gibi’ bir ismi olan dernek sahip çıktı: Gördes Şen Romanlar Derneği! Gelenler evlere paylaştırıldı.
Basına ilk yansıyan ifadelerde, olaylar zincirini Uçkun’un yasak olmasına rağmen kahvede sigara içme inadının yol açtığı belirtiliyordu. Ama Selendi’den çıkarılan bazı Romanların iddiasına göre kendilerine yönelik baskılar ta bir yıl önce başladı. Uçkun ise yaşadıklarını şöyle anlattı:
“O gün olay sigara olayı değildi. Kahvehaneye girdim, çay istedim. Bana çay vermediler. ‘Cingenlere çay vermem, kahvemden çık git’ dedi. Tartıştık. Bunlar beni dövdüler. Kafamda da dikiş var. Ben hastaneye gittim. Babam duymuş. Hastaneden karakola götürdüler beni. Karakolun önüne gelmiş. Beni döven şahısları görünce biraz sinirlenmiş. Küfür filan etmiş. Rahatsızlanmış, orada düşüp ölmüş. Sabah beni bıraktılar. Babamı defnettik. (Pazartesi) Eşim, ailemden kızlar gezmeye gidiyorlarmış. Laf atmışlar, ‘Biz bunları hastanelik ettik. Utanmıyorlar gezmeye’ demişler. Bizim hanımlar bunları biraz dövmüşler. Biz ailelerimizi aldık ve evimize gittik. Saat 14.00 civarında Selendi Belediye Başkanı anons yaptırdı, ‘Selendi halkı emniyetin önünde toplansın’ dedi. Halk toplanmış. Akşam bir baktık yukarıdan gürültüler geliyor...”
Uçkun öfkeli: “Bize ayrımcılık yapıldı. Üçüncü sınıf insan muamelesi görüyoruz. Evlerimizden edildik. Başımı, gözümü dağıttılar. Babamın ölümüne sebep oldular. Devlet büyüklerinden bir arada olabilmemiz için bize yardımcı olmalarını bekliyoruz.” 35 yıldır Selendi’de yaşayan Roman bir kadın artık evine geri dönmeyi düşünmüyor: “Torunlarım vardı. Çocuklarım vardı. Onları o anda kaybetme korkusu çok büyüktü. ‘Vurun cingenlere’ diyorlardı. ‘Cingen’ kelimesini kullanıyorlar. Yani cingensem ben, gâvur değilim. Türk vatandaşıyım. Benim kimliğimde İslam diye yazıyor. Karakol komutanına telefon açtık, ‘yetiş’ diye. Allah razı olsun askerleriyle beraber geldi. Bizi oradan aldı. Kendi yemekhanesine götürdü.”
‘Vali kâğıt imzalatmak istedi’
Manisa’nın Selendi ilçesinde, 5 Ocak gecesi yaşanan utanç gecesinin ‘baş kahramanı’ Burhan Uçkun, yaşadıklarını böyle anlatıyor. Anlattıkları, ‘Bir grup Roman’ın sigara kavgası yüzünden ilçeyi karıştırdığı’ iddialarıyla taban tabana zıt. Üstelik Uçkun, Roman Mahallesi’ne yürüyen kalabalığın ise bizzat belediye anonsuyla toplandığını iddia etti!
Selendi’de yılbaşı gecesi Çavuş’un Yeri Kahvesi’ne giden Uçkun ile kahvedekiler arasında tartışma çıktı. Kavgaya dönüştü. Uçkun’un babası aynı gün geçirdiği kalp kriziyle öldü. Bu olaydan beş gün sonra kahvedekilerle Uçkun ve Uçkun’un yakınları arasında yine kavga çıktı. Hemen ardından toplanan 1000 kişi Romanların yaşadığı yerlere doğru yürüdü. Evler, çadırlar taşlandı, otomobiller, minibüsler devrilip yakıldı. Olaylar beş saat sonunda ‘dindirilebildi’. Kimse gözaltına alınmadı.
‘Şen’ Romanlara sığındılar
Selendi‘de yaşayan 15’i çocuk, 20’si kadın 74 Roman Jandarma Komutanlığı’nda ‘koruma altına’ alındı. Ardından polis eskortu eşliğinde Selendi’den çıkarılıp Gördes’e götürüldüler. Gidenlere tüm bu yaşananlar göz önüne alındığında ‘şaka gibi’ bir ismi olan dernek sahip çıktı: Gördes Şen Romanlar Derneği! Gelenler evlere paylaştırıldı.
Basına ilk yansıyan ifadelerde, olaylar zincirini Uçkun’un yasak olmasına rağmen kahvede sigara içme inadının yol açtığı belirtiliyordu. Ama Selendi’den çıkarılan bazı Romanların iddiasına göre kendilerine yönelik baskılar ta bir yıl önce başladı. Uçkun ise yaşadıklarını şöyle anlattı:
“O gün olay sigara olayı değildi. Kahvehaneye girdim, çay istedim. Bana çay vermediler. ‘Cingenlere çay vermem, kahvemden çık git’ dedi. Tartıştık. Bunlar beni dövdüler. Kafamda da dikiş var. Ben hastaneye gittim. Babam duymuş. Hastaneden karakola götürdüler beni. Karakolun önüne gelmiş. Beni döven şahısları görünce biraz sinirlenmiş. Küfür filan etmiş. Rahatsızlanmış, orada düşüp ölmüş. Sabah beni bıraktılar. Babamı defnettik. (Pazartesi) Eşim, ailemden kızlar gezmeye gidiyorlarmış. Laf atmışlar, ‘Biz bunları hastanelik ettik. Utanmıyorlar gezmeye’ demişler. Bizim hanımlar bunları biraz dövmüşler. Biz ailelerimizi aldık ve evimize gittik. Saat 14.00 civarında Selendi Belediye Başkanı anons yaptırdı, ‘Selendi halkı emniyetin önünde toplansın’ dedi. Halk toplanmış. Akşam bir baktık yukarıdan gürültüler geliyor...”
Uçkun öfkeli: “Bize ayrımcılık yapıldı. Üçüncü sınıf insan muamelesi görüyoruz. Evlerimizden edildik. Başımı, gözümü dağıttılar. Babamın ölümüne sebep oldular. Devlet büyüklerinden bir arada olabilmemiz için bize yardımcı olmalarını bekliyoruz.” 35 yıldır Selendi’de yaşayan Roman bir kadın artık evine geri dönmeyi düşünmüyor: “Torunlarım vardı. Çocuklarım vardı. Onları o anda kaybetme korkusu çok büyüktü. ‘Vurun cingenlere’ diyorlardı. ‘Cingen’ kelimesini kullanıyorlar. Yani cingensem ben, gâvur değilim. Türk vatandaşıyım. Benim kimliğimde İslam diye yazıyor. Karakol komutanına telefon açtık, ‘yetiş’ diye. Allah razı olsun askerleriyle beraber geldi. Bizi oradan aldı. Kendi yemekhanesine götürdü.”
‘Vali kâğıt imzalatmak istedi’
30 yıldır Selendi’de
yaşadıklarını, hiçbir sorun yaşamadıklarını anlatan bir başka Roman’a göre vali
gitmeleri için onlara baskı yaptı: “Olayı sigaraya bağlıyorlar. Ona
bağlıyorlar. Alakası yok... Vali bey olaydan sonra bize ‘kendi istediğimizle
gitmek istiyoruz’ diye kâğıt doldurmamızı istedi. Ben imzalamadım. Doldurmadım
kağıdı. Israrla istediler, yapmadım”
Aynı kâğıtlardan başka bir Roman
kadın da söz etti: “Bazı kâğıtlar çıkardılar. Ben okuma yazma bilmiyorum. Ne
olduğunu bilmiyorum. Vali bey diyor ki ben sizi koruyamam. Gideceksiniz diyor.”
CNN’e konuşan bir Roman, olay günü hurda arabasındaki bozuk paralara kadar her şeyini yitirdiğini söylerken Selendi Belediye Başkanı’na ‘teşekkür’ etti. Yaşadıklarının aynısını onun da yaşamasını istedi. Mağdur Roman vatandaşlardan Hüseyin Uysal ise isyan ediyordu: “Türkler Türk, Kürtler ise Kürt devleti kurmak istiyor. Bizler de Roman devleti mi kuralım? Böyle bir ayrımcılık yapılmasın. Gördes’e gönderilirken bindiğimiz minibüsler bile taşlandı. Camları kırıldı. İnsan insana bunu yapar mı?”
Vali: Roman hayatı 21. asra yakışmıyor!
Selendi’yi terk eden Romanlara “Kendi isteğimle gidiyorum” yazan kâğıt imzalattığı öne sürülen Manisa Valisi Celalettin Güvenç, NTV’de sürgün iddiasını reddetti. Ancak “Romanların göçebe hayatı yaşamasının 21. yüzyılın dünyasında insana yakışmıyor” diyerek Romanların artık yaşam tarzlarını değiştirerek yerleşik düzene geçmeleri gerektiğini savundu.
Vali bu görüşlerini saldırıya uğrayan Romanlara da telkin ettiğini, onların da kendisini haklı bulduklarını savundu: “Biz 63 Roman vatandaşımızla sohbet ettik. Bu insanların işsiz, vasıfsız olmasını değerlendirdik. Güvenlik sorunu olmayacağını kendilerine ifade ettik. Kendileri ayrılmalarının uygun olacağını söylediler. Bize yazılı beyanda bulundular, sürgün söz konusu değil.”
Mevlana evine buyurun
CNN’e konuşan bir Roman, olay günü hurda arabasındaki bozuk paralara kadar her şeyini yitirdiğini söylerken Selendi Belediye Başkanı’na ‘teşekkür’ etti. Yaşadıklarının aynısını onun da yaşamasını istedi. Mağdur Roman vatandaşlardan Hüseyin Uysal ise isyan ediyordu: “Türkler Türk, Kürtler ise Kürt devleti kurmak istiyor. Bizler de Roman devleti mi kuralım? Böyle bir ayrımcılık yapılmasın. Gördes’e gönderilirken bindiğimiz minibüsler bile taşlandı. Camları kırıldı. İnsan insana bunu yapar mı?”
Vali: Roman hayatı 21. asra yakışmıyor!
Selendi’yi terk eden Romanlara “Kendi isteğimle gidiyorum” yazan kâğıt imzalattığı öne sürülen Manisa Valisi Celalettin Güvenç, NTV’de sürgün iddiasını reddetti. Ancak “Romanların göçebe hayatı yaşamasının 21. yüzyılın dünyasında insana yakışmıyor” diyerek Romanların artık yaşam tarzlarını değiştirerek yerleşik düzene geçmeleri gerektiğini savundu.
Vali bu görüşlerini saldırıya uğrayan Romanlara da telkin ettiğini, onların da kendisini haklı bulduklarını savundu: “Biz 63 Roman vatandaşımızla sohbet ettik. Bu insanların işsiz, vasıfsız olmasını değerlendirdik. Güvenlik sorunu olmayacağını kendilerine ifade ettik. Kendileri ayrılmalarının uygun olacağını söylediler. Bize yazılı beyanda bulundular, sürgün söz konusu değil.”
Mevlana evine buyurun
‘Gidenlerin’ yeni adresi de belli
oldu: Salihli veya Akhisar. Romanlara 20 adet prefabrik ev, iaşe, çocuklarına
okul ve kendilerine iş sağlanacak. Kızılay Romanlar için Mevlana evi adı
verilen 12’şer metrekarelik PVC evlerden kuracak. İçlerinde portatif masa,
sandalyeler ile, çatal, bıçak, yatak, battaniye olacak.
AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Manisa milletvekili Hüseyin Tanrıverdi’ye göre Selendi’deki olaylar demokratik açılımın önemini gözler önüne serdi.
Çağdaş Romanlar Derneği Akhisar Şube Başkanı ve TBMM Roman Çalıştayı üyesi Erdoğan Şener ise ‘Romanlara sahip çıkan devlet’e teşekkür etti:
“74 Roman vatandaş bir sanayi ilçesi olan Salihli’ye yerleşmek istedi. İnceleme başlattık. Konuyu TBMM’ye taşıyacağız. Devlet Romanlara sahip çıktı. Valimize çok teşekkür ediyoruz.”
AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Manisa milletvekili Hüseyin Tanrıverdi’ye göre Selendi’deki olaylar demokratik açılımın önemini gözler önüne serdi.
Çağdaş Romanlar Derneği Akhisar Şube Başkanı ve TBMM Roman Çalıştayı üyesi Erdoğan Şener ise ‘Romanlara sahip çıkan devlet’e teşekkür etti:
“74 Roman vatandaş bir sanayi ilçesi olan Salihli’ye yerleşmek istedi. İnceleme başlattık. Konuyu TBMM’ye taşıyacağız. Devlet Romanlara sahip çıktı. Valimize çok teşekkür ediyoruz.”
Radikal,
DHA, AA, 08.01.2010
10 Ocak 2018 Çarşamba
Bütüncü Paradigma, Paradigma değişimi: Zeki ve çalışkan olmaktan iyilik ve yaratıcılığa
Günümüzde
bilimsel bilgi üretmek için kullanılan birbirinden farklı paradigmalar vardır.
Bu paradigmalar arasında en eskisi pozitivist paradigmadır. Pozitivist
paradigmanın sayıltıları zaman içinde yanlış olduğu görülmüştür. Bu
yanlışlıklardan ötürü ortaya çıkan paradigmalardan biri de bütüncü
paradigmadır. Bütüncü paradigma öncelikle kuantum teorisinin ortaya konulması
ve akabinde doğu mistisizminin etkisiyle gelişmiştir. Kuantum teorisi,
pozitivist paradigmanın temel ontolojik ve epistemolojik sayıltılarının yanlış
olduğunu ortaya koymuştur. Yeni bir paradigma ihtiyacı da tam olarak bu yüzden
ortaya çıkmıştır. Fakat bir paradigmanın ortaya çıkması için bu paradigmanın
sayıltılarının sadece bir kişinin veya bir grubun görüşü olmaktan çıkmasını
gerektirir.
Pozitivist
paradigmanın geçmişi birkaç yüzyıl öncesine dayanması sebebiyle günümüzde hala
gücünü kaybetmiş olmasına rağmen varlığını sürdürmektedir. Bunun sebebi bu
paradigmanın sayıltılarını kabul eden bir çok toplumun mevcudiyetidir. Yeni bir
paradigma olan bütüncü yaklaşım ise maalesef literatür taramalarında dahi fark
ediliyor ki toplum tarafından henüz fazla benimsenmiş bir paradigma değildir.
Bu paradigmanın en önemli yanı, insanı bir makine olarak değil bir mana taşıyan
değer olarak kabul etmesidir.
Pozitivist
paradigma dünyayı kontrol etmeyi amaçlarken maalesef günümüzde rahatlıkla
gözlemlenebilen doğa sorunlarının (küresel ısınma, kirlilik, kaynakların tükenmesi
vs.) da temel sebebidir. Bütüncü yaklaşımın toplumlar tarafından kabul
edilmesinin elzem olmasının sebeplerinden biri de tam olarak budur. Her
değişimi gelişim sanan insanoğlu çürümüş bir bilim anlayışının sunduğu
yenilikleri de ilerleme olarak kabul etmesi sebebiyle kendi sonunu
getirmektedir. Bu yüzden ötürü bütüncü yaklaşımla birlikte sadece bilimsel
bilginin değil aynı zamanda doğanın ve toplumların da geleceğinin
kurtulabileceğine inanıyoruz.
Durukan Abdulhakimoğulları
PARADİGMA DEĞİŞİMİ TÜRKER KILIÇ
Bilimde “Esasın
Değişimi”: Yapıtaşlarından Bağlantısallığa
|
|
Bacon,
Descartes, Newton (1600+)
|
Laniakea,
Epigenetic, Nöro Zihin (1905+)
|
Gerçek birbirinden ayrı, ölçülebilir
parçalardan oluşan bir toplam, bir makinedir.
|
Gerçek birbirinden ayrılmaz ilişkilerden
oluşan bir ağdır. Parçaların oluşturduğu bütün parçaların toplamından
fazladır.
|
Determinizm
|
Olasılık
|
Kartezyen düşünce
|
Bağıntısallık, Ağsal düşünce
|
Diyalektik
|
Bağlantısal bütünlük
|
Beden-Zihin-Bilinç ayrılığı
|
Beden, Zihin, Bilinç bütünlüğü
|
Bilimsel gözlemler nesnel
|
Bilimsel gözlemler gözlemleyene ve
bilgi edinme sürecine bağlıdır
|
Amaç, bilime konu olan sürece yada
nesneye sahip olmak, hakim olmak
|
Amaç, bilime, konulan sürece dahil
olmak, birlikte var olmak.
|
Bilim Paradigmamızı ve yaşamımızı
değiştirecek 3 buluş
-
Laniakea
-
Epigenetik
-
Connectome
Yaşamın neliği nasıl öğrenilebilir?
Eski bilim karıncaları tek tek incelemek zorundaydı.
Yeni bilim tüm karıncaları, karınca toplumunu bir bütün olarak inceler.
Beyin zihin yaratan, yaşam yaratan bir organ.
Her şey içinde bulunduğu ağ ile anlamlı. Hiçbir hücrenin
kendi başına bir anlamı yoktur.
Hiç kimse kendi başına anlamlı değil. Herkes yanında
bulunanlarla anlamlı. Bizi oluşturan, değerimizi belirleyen yanımızdakilerdir. Bu
bağlantısal bütünsellik çok önemli.
LANİAKEA: Evrendeki her şey birbiriyle bir bağlantısal
bütünlük içindedir.
EPİGENETİK: DNA-Hücre-Doku-Organ
DNA’da meydana gelen bir değişme hepsini değiştirir
(Klasik bilgi bu). Epigenetikle birlikte öğrendik ki düşüncedeki değişim
organı, dokuyu, hücreyi, DNA’yı değiştirebilir. Yani parça bütünü etkilediği
gibi bütün de parçayı etkileyebilir.
Muzdaki gen sayısı insandan fazla. İnekle insan
arasındaki genetik fark yüzde 2.
Yani genler tek başına önemli değildir.
CONNECTONE: Nörozihin
Beyin yaşam yaratan organdır. Yaşam en geniş ortak
zihin kümesidir.
Bilinç: enformasyon entegrasyonudur. Matematikselleştirilebilir.
Her tümörün bir bilinci, zekası var. Bu durum
sosyoloji için de geçerli.
Varlığın Yaşam Ağı İçindeki Yeri
Eski bilim ormandaki ağacı ayrı, karıncayı ayrı
incelerdi. Artık ormanın bütünselliği gözlemleniyo. Ormanın bütünselliğine ait
bir zekası var. Ormanın kendisi bilgi işleyen bir sistem.
Tüm yaşam ağı bir enformasyon sistemidir
-
10’lu cebir
-
2’li dijital
-
4’lü DNA-RNA
-
20’li protein
-
29 Alfabe
-
100 miltar nöron
beyin
-
22000 gen genom
ayırca şu bağlantıya da bakmanızı öneririm
Filmin dijital kodlaması virüse aktarılıyor ve virüs
bakteriye konuluyor. Bakteri bir süre sonra çoğalıyor. Çoğalan bakterilerden
film görüntüsü elde ediliyor. Yani bir filmi bir bakteriden çoğaltmak mümkündür.
Yani her şey bir enformasyondur.
Toplumun zihnine kültür adı veriyoruz.
Yaşam iç içe geçmiş yaşamlardan
oluşur. Bütün, onu oluşturan alt
birimlerin toplamından fazlasıdır. Bu fazlalık yaratıcılıktan gelen
fazlalıktır.
Yeni bilim: Autopoiesis
Her iletişim düşünce ve anlam yaratır, bu da daha
fazla iletişim getirir. Böylece, ağın tamamı kendisini var eder.
Bağlantısallık, bilinç (Yaratıcılık/Zeka) üretir. Her
enformasyon işleyen sistem bilinç/zeka üretir.
Örneğin, iki yapay zeka Bob ve Alice, yaratanların
anlamadığı YENİ BİR DİL geliştirmeye başladı ve deney sonlandırıldı.
Zeka canlılık gerektiren bir işlev değildir. Her enformasyonun
bir zekası vardır.
İstikrarlı kalan şey sistemin örgütlenme modeli yani
ağıdır, bağlantısallık yapısıdır.
Organizmanın yapı taşları yani parçalar,
değişkendir.
Bizler, hepimiz kendimizi ormanın içerisindeki
ağacın dalının bir yaprağı olarak algılıyoruz. Ego dediğimiz şey bu yapraktır. Sanıyoruz
ki yanımızdaki yaprak bizden çok farklı. Çünkü biz bu ayrımcılığın üzerine
kurulmuş bir kültürden geliyoruz. Halbuki bu yeni bilim diyor ki senin
yanındaki yaprak senden çok farklı değil. Ormanın açısından baktığın zaman
yaprakların pek bir farkı yok birbirinden.
Bilim bulur, siyaset işler ve böylece topluma
yansır.
ÇELİKİLER ÇAĞI
Aynı yıl 367 Nobel Barış Ödülü adayı ve Aylan,
Mehmet, Muhammet
Tırtılla kelebek gen yapısı aynıdır. Aralarındaki fark
genlerin arasındaki bağlantısal farklılıktır. Her tırtıl kelebek olmaz. Yaklaşık
8000 kelebekten ancak biri kelebek olur. Bir tırtılın kelebek olmasını
belirleyen şey o tırtılın içinde hayalci genlerin oranıdır. 999 hayalci hücre o
tırtılın kelebek olmasına yetmezken 100 hayalci hücre o tırtılın kelebek
olmasını sağlayabilir.
ÇELİŞKİLER DÖNEMİ ÖZELLİKLERİ
-
Popülizm
-
Korumacılık
-
Muhafazakarlık
-
Kurumsal din
-
Milliyetçilik
-
Düşman figürü
üretimi
-
Anlamak ve
bilmek yerine inanmak
-
Sevinç ve coşku
yerine keder ve yetmezlik duygusu.
Video linki: Burası
9 Ocak 2018 Salı
Pozitivizmin dünyayı nasıl sığlaştırdığını ve insana dair olan şeyleri yozlaştırdığını gösteren bir alıntı
Newton
fiziğinin ki günümüzde “Klasik Fizik” diyoruz, tanımladığı evren ve dünya,
belli kurallara göre işleyen, “deterministik”, yani başı sonu belli olan bir
sistemdi. Açık, kesin bir sistemdi. Kainatı oluşturan cisimcikler belirli fizik
kurallarına göre hareket ederlerdi. Birbirleriyle olan ilişkileri nedensellik
çerçevesindeydi. Nedensellik kurallarını keşfedersek, bizi sistemin nasıl
işlediğini kesin olarak öğrenmekten alıkoyacak hiçbir şey yoktu. Ortada,
belirsiz, bulanık veya saçaklı olan hiçbir şey yoktu.
Klasik
fiziğin dünyası bir ya-ya da dünyasıydı. Bir şey ya doğruydu ya da yanlış. “Hem
doğru hem de yanlış” olması, söz konusu bile olamazdı, çünkü “doğru” tekti. Örneğin,
ışık. Işığın, ya cisimcik bölüklerinden ya da dalga serilerinden oluşması
gerektiği düşünülürdü. Işığın hem dalga serilerinden hem de cisimcik
bölüklerinden oluştuğunu söylemeye kalkan birisi, Kosko’nun demesiyle,
kendisini anında sokakta bulurdu. Ve dolayısıyla, Newton’un düşünceleri,
fiziğin dışındaki diğer tüm bilimleri de etkiledi. Sadece bilimleri değil,
sanatı, edebiyatı, hatta müziği etkiledi. Örneğin, Newton’un münferit
atomlardan oluşan kainat fikri, ekonomide, Adam Smith’in kişisel çıkarlarını
kovalayan bireysel girişimcilerden meydana gelen insanlık görüşünü doğurdu,
kapitalist/liberal anlayışın mesnedi oldu. Smith, Newton’un akıl yürütme
yöntemini izledi: Sistemi mümkün olan en küçük parçacıklarına böl,
parçacıkların davranışlarını gözlemle, bütünün geleceğine dair karar ver,
tahmin yürüt.
İstemediğiniz
kadar başka örnekler de var. Mesela, ideoloji. Newton’un siyah-beyaz dünyasında
insan, ya sağcı olur ya da solcu. Hem sağcı hem de solcu olabildiği iddiası
saçmalıktır; tıpkı, hem demokrat hem de jakoben olabildiği iddiası gibi
saçmalık. Mesela, din. İnsan, ya kafir olur ya da mümin. İki konum arasında bir
konumda olmak, patates dininden olmak kadar saçma sayılır. Mesela, edebiyat. Roman
karakterleri ya iyi ya kötü, ya kahraman ya korkak olur, bir hedefe hizmet eder.
Örneğin müzik. Müzikte notalar do-re gibi şaşmaz aralıklarla kesin olurlar.
(Bach’ın “matematikseldir” diye övünmesi bundandır) Türk müziğinin ara tonları
yok sayılacaktır, çünkü aklın yolu birdir, “doğru” tektir; biraz o, biraz da bu
olmak, yozluktur, şahsiyetsizliktir. En iyi ihtimalle kafa karışıklığıdır,
mistisizmdir. S. 20-22
Alev
Alatlı (2009). Aklın Yolu Bir Değildir!, Ankara: Destek
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)