22 Ağustos 2021 Pazar

Bitik Adam – La Haine

Bitik Adam – La Haine

 

‘Kuramda anlıyoruz insanları fakat uygulamada onlara katlanamıyoruz, diye düşündüm, onlarla çoğunlukla isteksiz birlikte oluyor ve onlara kendi bakış açımızla davranıyoruz. Oysa insanlara kendi açımızdan değil her açıdan bakmalı ve ona göre davranmalıyız, diye düşündüm, onlara öyle davranmalıyız ki, onlara önyargılı davranmadığımızı söyleyebilelim, fakat bunu beceremiyoruz, çünkü gerçekten de herkese karşı önyargılıyız...’

 

Thomas Bernhard – Bitik Adam

 

Türkçe’ye Protesto adıyla çevrilmiş olan La Haine’ı izkerken Hakan Günday’ın “Kinyas ve Kayra”, “Zargana”, “Az” Thomas Bernhard’ın “Bitik Adam” adlı kitabını okur gibi hissettim. Toplumun değer ve normlarına uymayan, sosyalleşemeyen ve aynı zamanda toplum tarafından da dışlanmış, aile ve arkadaş ilişkileri sorunlu karakterleri görmekteyiz. Filmdeki karakterler ve sözünü ettiğim romanlarda yer alan karakterler adeta Oğuz Atay’ın Tutunamayanları gibi toplumsal yaşama tutunmayı başaramamış kişilerdir. Dolayısıyla olabildiğince öfkelidirler.

 

“Benim adım Kinyas. Gün ağrıyor. Başım ağrıyor. İsmimi kendime ben verdim. Bitmeyen bir öfke ve bitmeyen bir mutsuzluğun ifadesi. Bütün insanlara kızgınım. Yaşadıkları için. Hayattan midem bulanıyor... Ateşle oynarım. Yeterince benzin ve karşımda oturan adamın ceketinin iç cebindeki çakmakla dünyayı yakabilirim. Benim adım Neron. Geceleri, çaldığım arabalarla gezerim. Tokyo'da doğdum. İki zenciye üç gram kokain karşılığında bileklerimi kestirttim. Sabah uyandığımda okyanus beni yıkadı. Benim adım Steve McQueen. Bütün bildiklerimi kusarak hayatta kalıyorum.” (Hakan Günday – Kinyas ve Kayra)

 

Etnik azınlıklar, dini azınlıklar ve alt kültürler egemen kültürün tahakkümü altında kalma ihtimali bulunmaktadır. Etnikmerkezcilik ve zenofobi gibi ötekiye karşı ayrımcılığı körükleyen yaklaşımlar azınlıklarla egemen kültür arasındaki mesafenin daha da artmasına neden olabilmektedir. Bu nedenle La Haine adlı filmi kültürlerarası uyum modelleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyim.

Berry tarafından geliştirilen kültürlerarası uyum modeline göre egemen kültür ile öteki kültürden bireyler arasında bütünleşmenin gerçekleşebilmesi her iki guruptan insanın eylemleri etkili olmaktadır. Buna göre kültürel, etnik, dini guruplar arasında yakınlaşmanın olması Entegrasyon/Çokkültürcülük veya Asimilasyon/Eritme potası ile mümkündür. Eğer iki gurup arasında ilişkiler olumda yönde ilerlemiyorsa azınlıkta olan gurup “ayrılma” ve egemen kültüre mensup insanlar ise “ayrım” eyleminde bulunur. En kötü senaryonun yaşanması durumunda ise azınlık gurup marjinalleşirken egemen kültürün oluşturduğu gurup ise bu kesimden insanları dışlamayı tercih etmektedir. Yani her durumda yalnızca bir kesimden uyum sağlamaları beklenmesi doğru değildir. Uyum çift yönlü bir süreçtir, dolayısıyla her iki gurubun da aynı yönde adım atması beklenmektedir.

Navas’ın kültürlerarası uyum modelinde ise Berry’nin modelinden farklı olarak söz konusu entegrasyon /  çokkültürcülük, asimilasyon / eritme potası, ayrılma / ayrım ve marjinalleşme / dışlama unsurları her iki gurup için de sosyo-kültürel yaşamın farklı alanlarında farklılık gösterebileceği vurgulanmıştır. Buna göre insanlar ekonomik açıdan topluma entegre olurken dini açıdan ayılmayı, siyasi açıdan marjinalleşmeyi tercih etmeleri mümkündür. Bu bağlamda Navas; dini inançlar, düşünme yolları, sosyal ilişkiler, aile ilişkileri, ekonomi, iş, siyaset alanlarında farklı kültürel uyum stratejilerinin tercih edilebileceğini belirtmektedir.

La Haine adlı filmde yer alan 3 arkadaşı incelediğimizde görgü kurallarına uymayan, oldukça kaba ve istedikleri şeylere norm ve yasalara aykırı yöntemlerle sahip olmaya çalışan etnik ve dini azınlık gurubunda değerlendirebileceğimiz, düşük eğitimli kişiler olduğunu görmekteyiz. Örneğin, bir sanat galerisinde kızlarla tanışırken ne denli uyumsuz olduklarının, görgü kurallarından, insan içinde nasıl davranılmaları gerektiğinden habersiz oldukları görülmektedir. Bu durum içinde yaşadıkları toplumda adeta mor koyun gibi sürekli dikkat çekmelerine ve dışlanmalarına neden olmaktadır (dışlanmalarının sebebi sadece egemen kültür değildir, kendileri de dışlanmalarından doğrudan sorumlu oldukları söylenebilir). Konu bakımından önemli gördüğüm bir başka sade ise Vinz, arkadaşı Abdel ölürse bir polisi öldüreceğini söylemektedir. Buna karşılık arkadaşı Hubert, Vinz’e “eğer okula gitseydi, nefreti nefretle yenemeyeceğini öğrenirdin” der. Vinz eğitimsiz biridir ve sistem nedeniyle adeta fare deliklerinde yaşıyor gibi hisseder. Bu bakımdan Vinz ve arkadaşları uyum modelleri bağlamında marjinalleşme eğiliminde oldukları ve dolayısıyla egemen kültür tarafından dışlanmalarına sebep olduğu söylenebilir.

Birinci makalede sisteme ve polislere karşı nefret besleyen Vinz ve arkadaşları ile polislerin aynı semtte yetişen insanlar olduklarından bahsedilmektedir. Polisler de bir zamanlar yetiştikleri semt nedeniyle sisteme karşı nefret besleyen insanlarken polis üniformaları altında neden yaşadıkları semtin insanlarına saldırdıkları sorulmakta ve Althusser’in Devletin İdeolojik Aygıtları bağlamında bu soru yanıtlanmaktadır.

Althusserci görüşe ek olarak, polisler egemen kültüre en azından siyasi ve ekonomik açıdan uyum sağlamış olmaları nedeniyle eskiden taşıdıkları öfkeden arındıkları söylenebilir. Ayrıca polis olduklarına göre eğitim düzeyleri daha yüksektir. Bu durum içinde yaşadıkları topluma uyum sağlamalarını kolaylaştıran bir unsurdur. Eğer Vinz ve arkadaşları daha iyi bir eğitim almış olsalardı veya ekonomik açıdan topluma uyum sağlamayı başarsaydı çok daha farklı şekilde davranabilirdiler. Fakat sadece ekonomik hayata uyumun toplumsal uyumu sağlayabileceğini iddia etmiyorum. Sınıf çatışması, göçmenlik, etnik ve dini kültürel azınlık olma durumu bireylerin egemen kültür tarafından ayrımcılığa uğramalarına neden olabilmektedir. Örneğin, Arap Baharını başlatan olayları tetikleyen bir kadın zabıtanın erkeğe tokat atmasıdır. Otoriteye karşı tüm olumsuzluklarına ve hoşnutsuzluklarına rağmen itaat eden bireyler, kimliklerine saldırıldığı anda o güne kadar hiç görülmemiş tepkiler göstermeleri mümkündür. Hoffer bu nedenle toplumsal hareketlerin tek bir nedenle gerçekleşmediğini, mevcut eylemlerin farklı tetikleyici unsurlardan oluştuğunu belirtmiştir.

Kitle hareketli nadiren tek yönlüdür. Genellikle kitle hareketle farklı unsurları ihtiva eder. Örneğin Hz. Musa ile İbranilerin isyan edip Mısır’dan çıkması hem dini hem milliyetçi bir harekettir. Fransız Devrimi yeni bir din olmuştur; “bu dinin temel noktası, Hürriyet ve Kutsal Eşitlik şeklinde Devrimin prensipleri halini almıştır. Hatta kendine özel ve Katolik merasiminden alınma bir ibadet şekli de vardır. Aynı zamanda Fransız Devrimi milliyetçi bir harekettir.

Arap kültüründe bir kadının bir erkeğe tokat atması kabul edilebilir bir şey değildir. Toplum bir tokat vesilesiyle siyasi sisteme karşı harekete geçmiş, ardından zincirleme bir şekilde Arap ülkelerinin mevcut siyasi sistemlerine karşı ayaklanmalarına vesile olmuştur. Burada yalnızca alt kültür ve kültürel farklılıklardan söz etmek mümkün değildir.

Bu filmden çıkardığım sonuç, toplumsal olaylarda ortaya çıkan nefreti farklı değişkenleri bir arada düşünüp değerlendirmenin, mevcut sorunları analiz ederken çok daha doğru çıkarımlar yapmamızı sağlayacak olmasıdır.

Engin Durukan Abdulhakimoğulları


15 Kasım 2020 Pazar

Açlık Oyunu Bozar mı? Bisiklet Hırsızları – Cennetin Çocukları

 

Takas usulünden para kullanılmaya geçildiğinden bu yana sosyo-ekonomik yapının işleyişinde para adeta vazgeçilmez bir organ niteliğindedir. Para, bir yönüyle sosyal sözleşmeyle ortaya çıkmış bir değer niteliğindedir. Bir maden veya kağıt parçasına kazılan semboller ve yüklenen anlamlarla belirli bir kültürün, belirli bir ulusun, egemenliğin ve ekonomik sistemin temsilcisi haline gelir. Fakat bu sistemde, Marks’ın ifadesiyle “parasız işçiler, boş mide…” yaşam mücadelesinin diğer adı para kazanma mücadelesine dönüşmüştür. Çünkü ona sahip olmak demek, hayatı yaşayabileceğin anlamı şeklinde yorumlanmıştır. Aksi durumda, yani para olmaksızın yapılan aynı eylemler ise ahlak dışı olarak yorumlanabilir. Sorokin’in ifadesiyle “Anlam öğesi olmadan, ırza geçme, evlilik dışı-içi, ensest, zina arasında herhangi bir farklılık yoktur, çünkü kültürel anlamı ortadan kaldırdığımızda temelde hepsi sadece fiziksel cinsel ilişki haline dönüşmektedir”. Paranın ahlaki konumlandırılışı da Sorokin’in cinsellik üzerinden verdiği örnekte olduğu gibi belirli bir anlam öğesi üzerine kuruludur. Paranın anlamı neticesinde yoksul fakir, toplumsal sınıflar, ekonomik kurumlar ve insanlar arası ilişkiler kültürden kültüre farklılık gösterebilmektedir. Burada parayı maddi güç, sahip olma gücü olarak da değerlendirebiliriz. Bu güce sahip olanlar varlıklı insanlar, bu güce sahip olmayanlar ise yoksullardır.

Marksist teoriye göre yoksulluk toplumsal bir sorundur. Toplumsal bir olgu olarak yoksulluğun nedeni ise kapitalist sistemdir. Çünkü sermaye sahipleri mevcut birikimlerini arttırabilmek için alt sınıfı düşük ücretle çalışmaya zorlar. Alt sınıftan insanların dikey yükselişi bu bakımdan arzu edilecek bir şey değildir. Eğer kapitalist sistemde sermaye adil bir şekilde dağıtılmış olsaydı yoksulluk olgusu da hiç olmayacaktı. Böylece çözüm, mevcut sermayenin adil bir şekilde dağıtılmasından geçmektedir. Marksist teorinin aksine Neo-Marksistler için yoksulluğun nedeni az gelişmiş ülkelerin gelişmiş ülkelere olan bağımlılığından kaynaklanmaktadır. Bu yaklaşım bize merkez-çevre kuramını anımsatmaktadır. Siyasette, göç sosyolojisinde ve toplumsal yapıda olguları izah etmek için kullanılan merkez-çevre yaklaşımına göre belirli gelişmiş merkezler vardır ve bu merkeze hizmet eden/ona bağlı-bağımlı az gelişmiş merkezler bulunmaktadır. Örneğin Wallerstein’ın geliştirdiği kuramda siyasi birlikten ziyade ekonomik birlik önemlidir ve ekonomi merkezleri ile az gelişmiş ülkeler arasında hiyerarşik ilişki bulunmaktadır. Yukarıda zikredilen kuramların aksine Yapısal İşlevselciler için yoksulluk bireysel eksiklikten kaynaklanmaktadır. Bu teoriye göre bireyler çalışmayı sevmedikleri için yoksuldurlar. Aynı zamanda bu bireyler mesleki beceri ve yetenek açısından da yetersizdirler. Fakat çalışmaları halinde içinde bulundukları yoksulluk halinden kurtulmaları mümkündür. Böylece yapısal işlevselciler açısından yoksulluk yapısal bir sorun değildir, aksine bireylere indirgenen bir ahlaki sapmadan kaynaklanmaktadır.

Açık Oyunu Bozar mı? Bisiklet Hırsızları – Cennetin Çocukları Film Kıyaslaması

Yoksulluğun nedeni ister toplumsal ister bireysel sorunlardan kaynaklansın, yoksulluk ile suç arasında korelasyon var mıdır? İnsanların yoksul olmaları onların suç işlemelerine neden olur mu? Her iki filmden aradığım bu sorunun yanı oldu. Biri Batı kültürünü, öteki Doğu kültürünü temsil eden ortak paydada yoksulluğu işleyen filmler üzerinden yoksulluğun toplumsal bir sorun olduğu yönündeki Marksist kuramın görüşlerini daha doğru buluyorum. Her iki filmin baba karakteri mevcut yoksulluk hallerinden kurtulabilmek için iş aramaktadırlar. Bu durum yapısal işlevselcilerin yoksulluğun nedeni üzerine yaptıkları açıklamayı yanlışlar niteliktedir.

Bisiklet Hırsızları filmi, İkinci Dünya Savaşının pençesinden yeni kurtulmuş İtalya’nın gündelik yaşamından bir kesiti yansıtmaktadır. Oldukça yoksullaşmış işi olmayan kitlelerin olduğu, temel ihtiyaçların karşılanmasında zorluk çekilen bir dönemdir. Cennetin Çocukları adlı filmde ise İran’da yoksul bir mahallede yaşayan bir ailenin iki kardeşinin yoksulluk nedeniyle aynı ayakkabıyı giymesini konu alıyor.

Bisiklet Hırsızları adlı filmde işsiz bir baba düşük ücretli de olsa bir iş sahibi olabilmek için kendisi gibi birçok insanla birlikte iş aramaktadır. Ailesini geçindirebilmek için mücadele veren adam sonunda afiş yapıştırma işi bulur fakat bu işi alabilmesinin şartı bir bisiklete sahip olmasıdır. Her ne kadar bir bisikleti olmasa da bisikletinin var olduğu şeklinde bir yalan söyler. Eşinin fedakarlığı neticesinde pek iyi durumda olmayan bir bisiklet alırlar fakat ilk iş gününde bisikletini çaldırır. Polise başvurduğunda ise güvenlik görevlisinin ilgisizliğiyle yüzleşir. Tüm mücadelesine rağmen bisikletini bulamaması neticesinde evini geçindirebilmek uğruna hırsızlık yapmayı göze alır.

Cennetin Çocukları adlı filmde ise evini geçindirmekte zorluk yaşayan bir baba, hasta bir anne ve bunların biri erkek (Ali) diğeri kız (Zehra) iki çocuğunun yoksul bir mahalledeki yaşamını izlemekteyiz. Ali, kız kardeşinin ayakkabısını tamire götürür fakat ayakkabılar görme engelli bir çöp toplayıcısı tarafından alınması neticesinde Zehra’ya eli boş gider. İki kardeş okula giderken aynı ayakkabıları giymek zorunda kalırlar. Zehra kendi ayakkabılarını bir başka kız öğrencinin giydiğini fark eder. O kızdan ayakkabılarını geri almak için gittiklerinde ise kızın da yoksul biri olduğunu gördükleri için durumu kabullenip geri dönerler. Baba karakteri yoksul olmalarına rağmen caminin şekerlerinden kendisi için kullanmaz. Benzer şekilde kendileri gibi yoksul olan başka ailelerle yemeklerini paylaşırlar.

Her iki filmde de mutlu bir aile düzeni olduğu, aile içinde huzuru mutluluğu bozan şeyin yoksulluk olduğu görülmektedir. Buna rağmen aile bireyleri arasında dayanışma yüksektir. Bisiklet Hırsızları adlı filmde Bruno ile babası arasında güçlü ilişkiye dikkat çekilmektedir. Birlikte çalınan bisikletin peşine düşerler. Fakat bisikleti bulmak mümkün olmaması nedeniyle baba Antonio bir bisiklet çalmaya karar verir. Normal şartlarda hırsızlık yapması mümkün olmayan biri, yoksulluk ve işinden olma korkusuyla bu suçu işlemeye karar verir.

Cennetin Çocuklarında da benzer şekilde Ali ve babası zengin mahallelerde birçok evi dolaşarak bahçe işleri karşılığında para kazanmak için uğraşırlar. Nitekim kardeşiyle aynı ayakkabıları giymesi nedeniyle sürekli koşmak zorunda olan Ali bir koşu yarışmasından birincilik kazanır. Filmin sonunda babanın hem Ali hem de Zehra için ayakkabı ile eve doğru gittiği görülmektedir.

Yoksulluk olgusu her toplumda görülmesi mümkün olan evrensel bir sorundur. Suç sosyolojisi araştırmalarında da yoksulluk ile suç arasında pozitif korelasyonun olduğu yönünde çalışmalar bulunmaktadır. Fakat bu çalışmalarda dikkat çeken unsur, suç olgusunun yalnızca yoksullukla ilişkilendirilemeyeceği, aynı zamanda kültürel bağlam içinde değerlendirilmesi gerektiği yönündedir.  Bisiklet hırsızları filminin söz konusu soruya yanıtı, insanların yoksul olmaları neticesinde bulundukları zorlu konuşlardan kurtulmak için her ne kadar ahlaki değerlerine uymasa bile hırsızlık yapabilecekleridir. Cennetin Çocukları adlı filmde ise bu sorunun yanıtı tam aksine her ne kadar zor koşullar altında yaşasalar da fark edilmeyecek küçük hırsızlıklar bile yapılmaması gerektiği yönündedir. Bu noktada tartışılması gerekilen bir diğer unsur ise sosyoloji kuramlarının her toplumu kapsayacak nitelikte olup olmadığıdır.


Durukan Abdulhakimoğulları


14 Kasım 2020 Cumartesi

Postmodernizm: Yaşamı Sevmemize Ramak Kalmıştı (Dövüş Kulübü)

 

Yaşadığımız, postmodern olarak tanımlayabileceğimiz

toplumlarda zevk almaya mecbur tutuluruz.

Zevk almak sapkınca bir göreve dönüşür adeta.

Arzu etmek, belirli bir nesneye karşı durulan arzu değildir.

Bu aynı zamanda arzulamaya karşı duyulan bir arzu olagelmiştir.

Arzulamaya devam etmeye karşı duyulan arzu.

Belki de en çok arzu ettiğimiz şeye kavuştuğumuzda

artık onun bir şey ifade etmemesinin nedeni de budur.

O isteğimiz tatmin olduğundan artık arzulamayız. 

(Slavoj Zizek- Sapığın İdeoloji Rehberi) 

 

 

Postmodernizm, küreselleşme, popüler kültür, ağ toplumu, tüketim toplumu gibi kavramların sıkça konuşulduğu bir dönemdeyiz. Bu kavramlar birbiriyle ilişkili olmakla birlikte modern dönemden bir kopuşu ve farklılaşmayı göstermektedir. Dolayısıyla söz konusu kavramlara postmodernizm çatısı altında yer vermek gerekmektedir. Postmodernizm temelde modernizm sonrasına işaret etmekle birlikte kavramın mevcut tartışmalar ışığında farklı anlamları ihtiva ettiği görülmektedir. Bu tartışmalar ekonomik, siyasi ve kültürel düzeyde meydana gelen değişimlerle ilgili olduğu kadar kavramın modernizmden tam anlamında bir kopuşun olmaması çerçevesinde gerçekleşmektedir. Nitekim, Mike Featherstone postmodernizm için “hiçbir anlamı yoktur, olabildiğince sık kullanın” diyerek kavramın ne denli farklı anlamlara işaret ettiğini ironik bir dille eleştirmiştir. Fakat postmodernizm -tıpkı modernite düşüncesinin süreç içerisinde belirli bir ontolojik ve epistemolojik kabuller çerçevesinde gelişmesi gibi- modernizmin paradigmasından daha farklı kabullerle ayrılmaktadır. Örneğin Bauman’ın ifadesiyle modernizmin sloganı “özgürlük, eşitlik, kardeşlik”, postmodernizmin sloganı ise “özgürlük, farklılık ve hoşgörü”dür. Özgürlüğün iki dönemde de aynı kalırken değişen diğer iki unsur aynı zamanda modern dönem ve postmodern dönem için sosyolojik tartışmaların hangi eksene evirildiğini de göstermektedir. Modern dönemde mevcut sosyolojik tartışmaların merkezinde genel olarak sınıf çatılmaları yer alırken postmodern dönemin merkezinde ise genel olarak kimlik tartışmalarının yer aldığı görülmektedir. Temelde bu dönüşüm pozitivist paradigmanın, kapitalizmin ve Marksizm eleştirisini de ihtiva eder. Fakat postmodernizmin farklılıklara olan hoşgörüsü nedeniyle bu tür anlatılara karşı sert bir tutum sergilemez ve bu anlatıları da içinde barındırır. Tıpkı Pessoa’nın “Anarşist Banker” adlı kitabında olduğu gibi tezatlıkları iç içe barındırmaktadır.

Postmodernizm her ne kadar ekonomik, siyasi ve kültürel yaşamda yaşanan yeniliklerle modernizmden ayrılsa da ekonomik ve kültürel boyutta yaşanan kopuş daha ön plana çıkmaktadır. Ekonomik açıdan bakıldığında fordist üretim tarzının yerini post-fordist üretim tarzına bıraktığı görülmektedir. Seri üretim devam etmekle birlikte boyut değiştirerek tek tip üretim yerini bireylerin tercihlerine göre şekillenen çeşitlilikleri de içeren üretim şekline dönüşmüştür. Fakat bu dönüşüm endüstriyel kapitalizm serüveninde bir sonun değil, farklılaşarak sürekliliğinin devamı niteliğini taşımaktadır.

Ekonomik açıdan yaşanan bir diğer önemli değişiklik ise arzdan ziyade talebin öne çıktığı bir sürece geçilmesidir. Söz konusu tüketim, zorunlu gereksinimlerden ziyade gösterişçi ve sembolik tüketim ekseninde gerçekleşmektedir. Bu durum tüketim merkezli yeni bir kültürün ortaya çıkmasına neden olmuştur. Nitekim tüketim kültürü çalışmaları postmodernizm çalışmalarıyla paralel gitmektedir. Modern dönemin tek tipçi, homojen yapısı postmodernizmle birlikte farklılıklara yapılan vurguyla kendini göstermektedir. Farklılıklara yapılan vurguda ise sembolik tüketim önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu dönemde öne çıkan bir diğer kavram ise küreselleşme ve kü-yerelleşme kavramlarıdır.

Dövüş Kulübü

Bizler eşşiz değiliz.
Süprüntü ya da pislik de değiliz.
Biz sadece biziz.
Biz sadece biziz ve hayatta başımıza gelenlerin bir nedeni yok.


Dinleyin Sürüngenler;

Sizler özel değilsiniz,
Sizler güzel yada eşi benzeri olmayan kar tanesi de değilsiniz,
sizler işiniz değilsiniz,
sizler paranız kadar değilsiniz,
bindiğiniz araba değilsiniz,
kredi kartlarınızın limiti değilsiniz,
sizler iç çamaşırı değilsiniz,
Sizler herkes gibi çürüyen birer organik maddesiniz..!
Bizler bu dünyanın şarkı söyleyip dans eden pislikleriyiz.
Hepimiz aynı pisliğin lacivertleriyiz ...!

 

Dövüş Kulübü, Palahniuk’un aynı ismi taşıyan romanından sinemaya uyarlanmış bir baş yapıttır. Temel eleştirisi artık hislerimizin körelmesidir. Tüketim vasıtasıyla kendimizi “tamamlamaya”, tüketim vasıtasıyla kimliğimizi inşa etmeye güdülendiğimizi vurgulayan eser, tüketimle tamamlanmış olmanın, kusursuz olmanın temel insani duyguların körelmesine neden olduğu yönünde eleştiriler getirmektedir. Dövüş kulübü, nitelikten ziyade niceliklerin, nasıl olduğunun değil nasıl göründüğünün önemli olduğu döneme dair bir eleştiridir. Filmde bu durum postmodernizmin, tüketim kültürünün ve popüler kültürün eleştirisi şeklinde yansıtılmıştır.


Filme farklı sosyolojik kuramlar perspektifinden bakmak mümkündür. Yapısal işlevselci kuram açısından filmi değerlendirirsek; insanların tüketim yönlü eylemleri neticesinde tüketim toplumunun ortaya çıktığı söylenebilir. Bu toplumda kültürel sistem tüketimin bir değer olarak kabul edilmesiyle gerçekleşmiş, toplumsal sistem içinde insanlar arası rollerde tüketim ve popüler kültür belirleyici olmuş, kişilik sistemlerinde tüketim ana motivasyon aracı olmuş ve nihayetinde topluma uyum sağlamak için herkesin birer tüketici olmasını gerektirmiştir. Fakat Merton’un bakış açısından değerlendirirsek, tüketimin açık ve örtülü amaçları neticesinde tüketim bozuk bir işlev olarak varlığını sürdürmektedir. Tüketimin bozuk bir işleve dönüşmesi toplumsal sistemin alt sistemi olan kişilik sisteminde yarattığı tahribattan kaynaklanmaktadır. Bu durum filmde tüketime yapılan birçok eleştiriyle yer almaktadır. Örneğin tüketim bağımlılığın geldiği vahim boyut filmde şu sözlerle ifade edilmektedir “Onları almazsam ölürdüm. Bütün bunları almak için ömrümü verdim ben”. Fakat ilerleyen bir sahnede başrol karakteri ev eşyalarını bırakıp dövüşmeye başladığı için kendini aydınlanmış biri olarak görmektedir. Böylece tüketimin kişilik sistemine yaptığı tahribat giderilmiştir.

Tüketimin bir toplumsal sistem oluşturmasına Dahrendorf’un çatışmacı kuramı açısından bakmak da mümkündür. Dahrendorf’un kuramında yapısal işlevselcilikten farklı olarak sistem durağan değil, çatışmayla sürekli değişen bir yapıdadır. Postmodern dönem için değerlendirirsek, mevcut sistem herkes tarafından arzulandığı için değil, toplumda üst sınıfta olanların baskıları nedeniyle işlemektedir. Dolayısıyla bu durum çatışmayı da beraberinde getirmektedir. Postmodernizmde kapitalizme yönelik eleştirilerin devam etmekle birlikte kapitalizmin hiç güç kaybetmeden varlığını sürdürmesi bu çatışmayı açıklayacak bir niteliktedir. Filmde ekonomi merkezi gökdelenlere yönelik saldırı, üst düzey yöneticilere yönelik tehdit sahnesi bu çatışmaya örnek niteliğindedir. 


Yukarıda bahsedilen kuramlar ışığında postmodern dönemde tam anlamıyla sınıflar arası çatışmanın sona erdiği ve söz konusu çatışmaların kimlik eksenine kaydığını söylemek doğru değildir. Bu bağlamda Bourdieu’nun sermaye ve habitus kavramları ile filmi analiz etmek de mümkündür. Filmde farklı ekonomik ve kültürel sermayeye sahip bireylerin yaşantılarına değinilmektir. Önemli bir araba firmasında risk uzmanı olarak çalışan kültürel sermayesi yüksek olduğu anlaşılan başrolün yanı sıra daha alt sınıflarda yer alan bireylerin yaşamlarına da değinilmektedir. Her biri tüketim toplumunda hiç ihtiyaç duymadıkları nesneleri satın alabilmek için çalışmaktadırlar. Öyle ki bu durum popüler kültüre bağımlılığın neticesinde uç noktalara taşınmaktadır. Örneğin, eskiden vücut geliştirme uzmanı olan Bob, popülerliğini kaybetmesi neticesinde vücudunda yarış atlarında kullanılan dopingleri kullanması neticesinde kadın göğüsleri gibi göğüslerinin oluşmasına neden olmuş, sağlığını bozmuştur. Bu durum neticesinde diyebiliriz ki tüketim toplumunda bireylerin habitusları doğal yaşamlarını tehlikeye atacak düzeyde değişime uğramıştır. Spor yapmak gibi doğal bir eylem popüler kültür nedeniyle asla spor yapmak için gerçekleştirilen bir eylem değildir; daha iyi görünmek, daha geniş kaslara sahip olmak vs gibi nedenlerle bedenin metalaşmasına hizmet eden bir eyleme dönüşmüştür. Dövüş kulübü ise farklı sermayelere sahip bireylerin tüm farklılıklarını asgari düzeye indirerek insani özelliklerini hatırlayabildikleri bir alanı sunmaktadır.



Filmler, müzikler, romanlar... her biri sosyolojinin araştırma nesnesi niteliğindedir. Solda yer alan kitapta filmler üzerinden sosyolojik analizler yer almaktadır. Filmlerle Sosyoloji adlı kitapta ayrıca Dövüş Kulübü adlı film üzerinden de analizler yer almaktadır.