14 Ekim 2017 Cumartesi

Michelangelo'nun alışveriş listesi

Michelangelo diyince akla ünlü Davut heykeli gelir. Çoğu otoriteye göre sanatın doruk noktasına tırmanmayı başarmış isimlerden biridir. Böyle isimlere, ulaşılması güç başarılara imza attıkları için sanırım, kutsallık atfedilir. Bu olayın bir boyutu ve hala bu şekilde bir çok isim yüceltilmekte. Hatta artık yüceltmenin suyu çıktı, her ego yüceltirlir bir hale geldi. Neyse konu bu değildi. Konu Michelangelo'nun pazardan alacak listesi. Bir mektubun arka sayfasına karalamış alacaklarını: 

iki ekmek

bir karaf şarap
bir ringa balığı
tortelli
–––––––––––––
bir salata
dört ekmek
bir karaf sağlam gövdeli şarap
çeyrek karaf sek şarap
bir tabak ıspanak
dört hamsi
tortelli
–––––––––––––
altı ekmek
iki rezene çorbası
bir ringa balığı
bir karaf sağlam gövdeli şarap

(bu görseli ve yazıyı kütüphanede bir kitapta görüp mü bilgisayarıma kaydetmişim veya internette görüp mü kaydetmişim maalesef hatırlamadığım için kaynak belirtemiyorum)

7 Ekim 2017 Cumartesi

Hakaret Kitabı


Hacıvat -Karagöz oyunlarında kullanılan sitem sözleri, aşağılamalar ve ilençler: 
Köpeoğlu, Orta kat herif seni, 
Bok oğlu bok, 
Vay babanın aşığına!,
Ananı eşekler kovalasın, 
Oğlan pezevengi, 
Vay pişkin pezevenk vay, 
Hay aklınla tepe aşağı gel, 
Zırzop kerata, defol şuradan işkembe suratlı! 
Vay pazar iti.. 
Bekar biti zırtapoz... 
Sen karışma, eblemçüş beyim! 


Hakaret Kitabı s. 130, 131

Emine Gürsoy Naskali, Hakaret Kitabı, Kitabevi, 2010

30 Eylül 2017 Cumartesi

Bilgi Sosyolojisi, BİLGİLER SİSTEMİ VE BAŞLICA BİLGİ ŞEKİLLERİ

BİR BİLİM OLARAK BİLGİ SOSYOLOJİSİ



BİLGİLER SİSTEMİ VE BAŞLICA BİLGİ ŞEKİLLERİ

Değişik Bilgi Sınıflamaları

1.       Pratikle İlgisi Bakımından Bilgiler: Konkre Bilgi ve Abstakt Bilgiler
-          Konkre Bilgi: Pratikle ilgisi olmayan veya uygulamaya dönüştürülemeyen bilgidir. Çoğu kez ezbere dayalı bir bilgidir.
-          Abstakt Bilgi: Pratiğe dökülebilen bilgidir. S. 56

2.       Genel veya Özel Olma Açısından Bilgi: Epidemik ve Özel Bilgi

-          Epidemik Bilgi: epidemik düzeyde bilgi, herhangi bir perspektife bağlı bulunmayan her türlü konuda uzmanca bir bakışa dayanmayan bilgilerdir. Hemen herkesin pek çok konuda kendisini ilgilendirdiği kadarıyla bir bilgisi vardır ki buna episdemik bilgi denir. Mesela bir sosyoloğun fizik üstüne düşünceleri veya bir fizikçinin toplum üstüne düşünceleri uzmanca bir çabaya dayanmadığı, yöntemli ve sistematik bir şekilde alınmadığı sürece epistemik bilgilerdir. S. 57

3.       Kaynak Yönünden Bilgi: Beşeri Bilgi, İlahi Bilgi

-          Beşeri bilgiden kasıt, insanın aklını ve durumlarını kullanarak, çoğu nominal bir yolla, uzak-yakın, soyut-somut çevresinden elde ettiği bilgilerdir.
-          İlahi bilgi ise, en somut biçimini vahiyde gösteren aşkın bir bilgi biçimidir. Bu bilginin nesneler dünyasında doğrudan bir karşılığı yoktur. S. 57

4.       Zihni İçerik Yönünden Bilgi: Kavramsal Bilgi, Kuramsal Bilgi

-          Kavramsal Bilgi: felsefi, apriotik, tümden gelimci, türetilebilen, rasyonel veya spekülatif bir bilgi olabilir.
-          Kuramsal Bilgi: Nesnel bir olgudan hareketle, ekleme ve çıkarmalarla sistematize edilmiş bilgi.

5.       Yöntem Açısından Bilgi: Anlamalı Bilgi, Açıklamalı Bilgi

-          Anlamalı Bilgi: ortak bir ilgi alanı içinde sevgiyle yaklaşma yoluyla elde edilir. Felsefenin tarihsel varlık alanı olarak nitelediği; din, dil, sanat gibi olguların kavranmasına dayanır. Bunun içindir ki ortak çizgiler taşısa da toplumlara, gruplara ve hatta fertlere göre anlam ve öneminde farklılık gösterir.
-          Açıklamalı Bilgi: kavrama noktasında araya bir mantık, matematik veya fizik ilkesinin konulması yoluyla elde edilmiş bir bilgi biçimidir. S. 58
6.       Tarz ve Tip Bakımından yapılan sınıflandırmalar:  Tarz bir şeyin konumuyla, tip ise kendi doğasıyla ilgilidir.

DEĞİŞİK BİLGİ TÜRLERİ
1.       Dış dünyanın algısı bilgisi
2.       Toplum, grup, biz ve başkası bilgisi
3.       Sağduyu bilgisi
4.       Teknik bilgi
5.       Politik bilgi
6.       Bilimsel bilgi
7.       Felsefi bilgi

Toplum, biz ve başkaları bilgisi, bizi ve başkalarını birbirinden ayıran, genel dünyayı sosyal açıdan ikiye bölen bir bilgi çeşididir. Sağduyu bilgisi ise biz bilgisinin biraz daha billurlaştırılmış biçimidir. Bu bilgi türü kendini gelenek ve görenekte daha çok gösterir. Endüstriyel toplumlara nazaran geleneksel toplumlarda ve hatta aynı toplumun yaşlı kuşaklarında sağduyu bilgisinin daha ağırlıkta olduğu kabul edilir. S. 59

Teknik bilgi, insanların dünyaya egemen olma arzularından doğan bir bilgidir. S. 59

İlk üç tür bilgi “Naiv hayat bilgisi” olarak tek bir isim altında toplanabilir.
Gurvitch’in tekrar düzenlediği liste:

1.       Naiv hayat bilgisi
2.       Teknik bilgi
3.       Dini bilgi
4.       Politik bilgi
5.       Bilimsel bilgi
6.       Sanatsal bilgi
7.       Felsefi bilgi s. 60-61

BİLGİ ŞEKİLLERİ

1.       Mistik bilgi – Rasyonel bilgi
2.       Ampirik bilgi – Kavramsal bilgi
3.       Pozitif bilgi – Spekülatif bilgi
4.       Simgesel bilgi – Gerçek bilgi
5.       Kolektif bilgi – Bireysel bilgi s. 61
Birbirlerine indirgenemeyen dört temel bilgi tarzı şunlardır:

1.       Sezgisel bilgi şekli
2.       Deneysel bilgi şekli
3.       Tecrübi bilgi şekli
4.       Dogmatik bilgi şekli

BAŞLICA BİLGİ ŞEKİLLERİ

1.       Sezgisel Bilgi: sezgi, görünen objektif dünyanın bilgisi demek olan rasyonel-ampirik bir bilgi anlayışına karşılık, görünmeyenin bilinmesi, ya da aracı bir ilke ile yapılan açıklamanın dolaylığına karşılık nesnel dünyanın “doğrudan” kavranma yolu olarak anlaşılmıştır. Görüldüğü gibi bu iki bilgi arasındaki fark, doğrudan olup olmama sorunudur. Buna göre sezgi doğrudan ve kesin bir bilgi yoludur.
a.       Bir varlık sorunu olarak sezgi: insanın Tanrı’nın varlığını içinde hissetmesi (ontolojik sorun)
b.      Bir bilgi sorunu olarak sezgi: İnsanın Tanrı’nın sınırsız bilgisiyle bir bağ kurarak, ihtiyacı olan bilgiyi doğrudan alması (gnoseolojik sorun) 63

Bergson, sezginin daha çok, süje-obje farkını kapatmaya yönelik doğrudanlığına, dolayısıyla da daha güvenli bir bilgi vereceğine dikkat çekti. Sorokin ise sezgiyi, akılcı ve duyumcu “tanıma” yollarını tamamlayan bir üçüncü bilgi kaynağı olarak algıladı. Gelecekteki sağlıklı, kültürel ve medeni atılımların bu senteze bağlı olduğunu savundu. S. 64

Sezginin toplumsallığı yargımızı toplum üstü bir yönü bulunan din alanından bir örnekle açıklayabiliriz. Bir İslam sufisinin rüyasında ve vecd türü sezilerinde Pavlos, Hrisantos, Magnus gibi bir Hıristiyan azizini görmeyişi; bir Hıristiyan’ın da İslam Peygamberi Hz. Muhammed, bir sahabe, Gazali veya bir başka İslam büyüğü ile karşılaşmayışı sezginin de bir toplumsal çerçeve içinde olup bittiğini göstermektedir. Yani sezgisel bilginin en azından ön şartları toplumsaldır. Kaldı ki ister felsefe, ister din, isterse günlük hayatta olsun sezilen şey, ifade edilebilmek için dil gibi toplumsal bir araca muhtaçtır. S. 64-65

2.       Tecrübi Bilgi

Tecrübi bilgi, duyumlara dayalı, tabii olarak yaşanan sürecin sonunda elde edilen bir bilgi biçimidir. Tecrübi bilgiyi daha iyi anlatabilmek için deneysel bilgi ile karşılaştırabilir ve onun tam da yanında değil karşısında konumlanan bir bilgi olduğunu söyleyebiliriz. Tecrübi bilgi, deneysel bilgi gibi kurgusal değildir, yaşantının sonunda elde edilen bir bilgisel sonuçtur. S. 65

Tecrübi bilgi modern öncesi ve modern dışı toplumların önemli bilgi şekillerinden birisidir. S. 65

3.       Deneysel Bilgi

Deneysel bilgi, empirik bir yolla duyumlarla elde edilen bir bilgidir. Bununla birlikte tecrübbi bilgiden çok farklı bir şeydir. Deneysel bilgi her ne kadar durumlardan elde edilen bir bilgi görünümündeyse de naiv bir sürecin ürünü değildir, kurgusal bir şeydir. Söz konusu kurgu mantık planında gerçekleşmektedir. Bir başka deyişle deneysel bilgi rasyonel bir bilgi biçimidir. S. 66 Tecrübi bilgide olduğu gibi doğal değildir. S. 66

4.       Dogmatik Bilgi

Dogmatik bilgi ise bir kereliğine ortaya konan ve bir daha değişmeyeceği kabul edilen bilgi anlayışıdır. S. 67

Dogmatizm, orta çağ Hıristiyan düşüncesiyle bağlantılı bir olgu değil, özgür düşüncenin kalesi sayılan felsefede başlamıştır. Gerçekten de Akademialı, Lykeioncu, Epikurosçu ve Stoalo pek çok filozof düşüncelerini bir dogmatizm içinde ifade etmişlerdi. S. 67

BİLGİ TÜRLERİ

1.       NAİV HAYAT BİLGİSİ

Naiv hayat bilgisi, insan hayatının bütününü içine alan bir bilgi türüdür… Bu bilgi Gurvitch’in tipolojisinde ilk üçüne (dış dünyanın algısal bilgisi, toplum bilgisi ve sağduyu bilgisine) karşılıktır. Bununla, insanın doğumundan ölümüne kadar bir sosyalizasyon süreci içinde kazandığı ve sürekli artış sağladığı bir bilgiyi kastediyoruz. S. 70

Naiv hayat bilgisinin alanı öylesine geniştir ki yatay düzlemde ve genel haliyle diğer bütün bilgi türlerini kapsar. S. 71

2.       Teknik Bilgi

Teknik bilginin genel olarak toplumların doğaya egemen olma arzusundan doğduğu kabul edilir. Esasen teknik kısaca nesneyi, üzerinde yapılabilecek bazı işlemlerle daha bir kullanılabilir hale getirmeyi ifade etmektedir. S. 72

Scheler’e göre teknik bilgi bir egemen olma bilgisi türü idi. Hatta bu egemenlik biçimi üzerinde çok tartışılmış, onun varlığı bile çok farklı biçimlerde yorumlanmıştır. Gurvitch’in ifadesiyle teknik bilgiyi, idealistler bazı erdemlere ulaşma isteğinden, pozitivistler bilimin uygulanışından, Marksistler üretim ilişkilerinden türetmeye çalışmışlardır. Daha spekülatif görüşler ise dinden veya büyüden çıkarmaya uğraşmışlardır ki bu görüşler bütünüyle yanlış olmasa bile eksiktirler. S. 73

3.       Dini Bilgi

Dinin genelde iki yönü vardır:
a.       Fizik ötesine (ilahi transcendental varlığa) uzanan yönü
b.      Fiziki dünyaya uzanan yönü s. 76

Dini bilgi, amaçlılıkla naiv hayat bilgisinden, anlam verme ile kendine en yakın görünen bilim ve felsefeden ayrılır. Çünkü bilim ve felsefe anlam vermez “açıklama” yapar. Din ise açıklamaz, anlam verir. Dolayısıyla ikisinin boyutları da farklıdır. S. 77

İlgi alanı olarak şu objeler dinin bu objeler ise bilim yada felsefenin diye bir ayırım yapılamaz. Ayrım alansal olarak yüzeyde değil perspektiftedir. Aynı objeyi din manalandırır, bilim açıklar. Bakış açıları farklı olduğundan dolayı perspektiflerine bağlı kaldıkları sürece çekişme de söz konusu olmaz. S. 77

4.       Politik veya İdeolojik Bilgi

Politik bilgi, kısaca politikanın prejeksiyonunda oluşmuş bilgidir. Klasikleşmiş bir tanıma göre göre ise politika, büyük veya küçük bir sosyal varlığı bulunduğu bir noktadan daha iyi, ileri ve daha yüksek olduğuna inanılan bir noktaya bilgi ve işlemidir. Bu haliyle de politika hem bir “bilim”, hem de bir “sanat” tır. Bilim olması teorik cephesini, sanat ise bir uygulama (yöntem) olduğunu gösterir. S. 78

İdeoloji için şöyle bir tanım verilebilir: “ideoloji, insan eyleminin amacın ı, bu amaçlara nasıl varılacağını tanımlayan ve sosyal ve fiziki realitenin niteliğini belirleyen bir değerlendirici prensipler sistemi olarak görülebilir” (Mardin 1999). Demek ki politik bilgi ile ideoloji belli noktalarda aynı şeyi ifade etmektedirler. S.79

K. Mannhiem’e göre ideoloji terimi, nesnelere ve fikirlere bir bakış yoluna işaret eder. Ancak bu bakış “içten” bir bakıştır. Ama konusu genelde toplum, özelde onun politik geleceğidir. S. 79

Mannheim’e göre de ideoloji ne kadar genel görünürse görünsün sonuç olarak bir sosyal sınıfın politik özlemlerinin evrenselleştirilmesinden ibarettir. S. 80

Politik bilginin eyleme dönük bir yönü vardır. Bunun da pratik hedefi iktidara yakın olmak veya onu elinde tutabilmektir. S. 80

5.       Bilimsel Bilgi

Bilimsel bilginin alanı da yüzey olarak büyün bir naiv hayat bilgisi alanını içine alır. Ancak yine de nesnel açıklama boyutu, anlam verme boyutuna göre daha dar ve daha sınırlıdır. Çünkü yalnızca etik, sanat, politika gibi sahaların objeleri değil, fiziki varlığın kaynak ve genetik problemleri, nihai sebep ve sonuçları da bilimsel bir yolla açıklanamazlar. Buralarda bilimsel bilginin zorlanması, onu bilimsel olmaktan çıkarır; kurgulara, içkin bir metafiziğe götürür. Mesela “canlılık” nedir, başlangıcı nedir, sorularının cevabı bilimsel olamaz. S. 81-82

Bir taş, fiziki ağırlığı, bileşikleri, yer kaplaması, çevresindeki nesnelerle ilişkisi gibi özellikleri bakımından; bilimin konusudur. Aynı taş değer bakımından dinin, estetik bakımından sanatın konusu olabilir. Kendi bakış açıları içinde kaldıkları sürece de bu bilgi türleri arasında bir çatışma söz konusu olmaz. Bir yerde bilgi türleri arasında çatışma varsa, orada başkasının perspektifine müdahale ve onun görüşünü yanlış sayma var demektir. S. 82

6.       Sanatsal Bilgi

Estetik insanda antropolojik determinasyonlardan birisidir. Teknik kullanma, inanma gibi kategorilerle birlikte çalışır. S. 84-85

Sanatın hareket noktası estetik (güzellik) duygusudur. O, nesnelerin bu yönünde eğilir; doğruluk, gerçeklik, iyilik gibi bakış açıları onu ilgilendirmez. Bir estetik perspektifiyle yatay olarak tüm nesneler ve olaylar onun konusudur. Ancak sanat, estetik görüntü ile yetinmez, değer yapılarının da gerçekleşmesini sağlar. S. 85

Müziğin verdiği bilginin diğer sanat türlerinden daha etkili olduğu kabul edilir. Bu güçlü etki, sanatın insana “doğrudan” nüfuzuyla açıklanmaktadır. S. 86

Diğer bilgi türleri gibi sanatsal bilgi de toplumsal çizgiler taşır. Her şeyden önce sanatın kendisi toplumsal bir olgudur, çünkü sanat bir değeri gerçekleştirir, değer ise toplumsaldır. Toplumsal olan yalnızca sevgi, hak, adalet, özgürlük, yardımseverlik ve benzeri yüksek değerler değildir. Kişisel görünen araç-değerlerin bile toplumsal bir yönü vardır. Çünkü bunlar her ne kadar kişisel çıkarları yansıtıyorlarsa da yüksek değerlerin etkisi altındadırlar. S. 86-87

Günümüzde “arabesk müzik”, çağımız insanının gerilimli halinin toplumsal bir yansımasıdır. Soyut resim, filmlerde yoğunluk kazanan temaların hepsi sanatın verdiği bilginin toplumsal karakterine işaret ederler. S. 87

7.       Felsefi Bilgi

Açıklayıcı olmak bakımından bilimsel bilgi ile ortaklığı varsa da “amaçlılık” ile ondan ayrıdır. Yani felsefi bilgi amaçlı bir bilgidir. Felsefi bilgi toplum hayatında bazı şeyler için bir kuruculuk görevi üstlenmiştir. Makro düzeyde hayat, insan ve evrenin açıklanması gibi konularla ilgilenmesi bakımından din ile bir yakınlığı vardır. Ancak açıklama ilkesi onu dinden ayırır. S. 87
Felsefenin bütün toplumlarda ilgi görmeyişinin en önemli sebeplerinden birisi, bireysel bilgi çizgisine yakın oluşu, spekülatif yönünün ağır basması (en azından 20. Yüzyılın ortalarına kadar), dolayısıyla da pratik hayatla bağının az olmasıdır. O, bu bakımdan naiv hayat bilgisine en uzak bir noktada bulunmaktadır. S. 88

Salt felsefe hiçbir toplumsal pratiğe denk düşmemektedir .s. 88

Mustafa Aydın, Bilgi Sosyolojisi, Açılım Kitap, 3. Baskı, İstanbul, 2013




28 Eylül 2017 Perşembe

İsim Kültürü ve Din

İsim Kültürü ve Din
Şahıs İsimleri Üzerine Bir Din Sosyolojisi Denemesi
Bir “isim” almak, ortak bir tarihsellikte şekillenen toplumsal belleğe katılımın ilk aracıdır ve bu anlamda “isimler” yalnızca bireysel bir varoluşu değil, kültürel devamlılığı ifade etmesi bakımından da önemlidir. S. İ

Çeşitli alt kültür grupları, ideolojik yapılanmalar ve cemaatler için bir aidiyet ve kimlik işlevi taşıyan isimler, belli dönemlerde hakim olan kültürel sistemlerin bir unsuru ve o sistemde meydana gelen değişimin göstergeleri olarak da kullanılmışlardır. S. İ
Dil ile dünya görüşü ve değerler arasındaki sıkı bir irtibat bulunmaktadır. S. 15

Foucault’un dediği gibi: “İsimler, işaret ettikleri şeylerin üzerine konulmuşlardır” (Michel Foucault, Kelimeler ve Şeyler, Çev. M. Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1994, s. 67), S. 19

Sosyal bağlamda isim, inançları, değerleri, estetik tercihleri, bilinci, seçicinin bilinçsiz tercihlerini, ailedeki ilişkilerin mahietini açığa çıkarır. Seçilen bir ismin, o toplumdaki hakim değerler, inançlar, ideoloji, eğitim halk inançları ve ‘din’le bir ilişkisi bir ilişkisi bulunmaktadır.  S. 20

Kısaca isimler, dil sosyolojisi bakımından bir toplumda veya grupta sosyo-kültürel süreç ve yapıların anlaşılmasına yardımcı olurlar. Kişilerin isim kültürü bağlamında eğilim, sosyal konum, statü ve yaşama çevrelerini ifade eden dilsel göstergeler olarak fonksiyon taşırlar. S. 21

Denk durumlarda “Ahmet Bey, Ayşe Hanım” gibi, ancak üstlere yönelik durumlarda ise “Sayın…” gibi hitap değişiklikleri gerekmektedir. Sosyal statüsü düşük işlerde çalışanlara (kapıcı, hizmetli, bahçıvan, gündelikçi) yönelik hitaplar ise, bu statüyü pekiştirecek şekildedir: “Ahmet Efendi, Ali Efendi…”, “Efendi” hitabı bugünkü kullanımının aksine geçmişte “soyluluğu” simgelemekteydi. S. 22,23

…. Çoğu zaman da bir çocuğun ismi, onun doğduğu şartlar ve doğduğu anda annesi veya babasının duygularıyla, yani ruh hali ile ilişkiliydi. Havva ilk doğan çocuğa Kabil(meydana gelen) ismini koydu. Havva böylece, Kabil ismini koymakla “Yahve’nin yardımıyla bir insan meydana getirdim” demektedir. Yine Havva, Habil’in öldürülmesinden sonra doğan çocuğa Seth (yerleşmiş, konmuş)  adını verir. Çünkü Havva, bu çocuğun Habil’in yerine geçtiğine inanıyordu. İshak, ikiz çocuklarından küçük olanına (topuktan tutan) anlamına gelen Yakup adını vermişti, zira doğarken kardeşinin topuğunu tutuyormuş. S. 36

Peygamber’in, anlamı hoş olmayan ve putperestliği çağrıştırdığı için değiştirdiği isimler ile “mekruh isimler” kategorisine ulaşılmaktadır. Peygamber, “isyankar” anlamına gelen Asiye adındaki bir kızın ismini Cemile, “elem, keder” anlamına gelen Hazen adındaki bir sahabenin ismini de Münzir olarak değişmiştir. Bir insanın keni kendisini tezkiye anlamına geleceği için Berre adını Zeynep olarak değiştirdiği aktarılır. S. 40

Peygamberin “çocuklara güzel isim koyun” emri, bazılarınca “güzel isim kişiyi belki de isminden utanıp kötü bir fiil işlemekten uzak durmasına sebep olacaktır” şeklinde yorumlanmaktadır. S. 41
… Çoğu zaman da isimler Kur’an’ın rastgele açılıp, çok anlamlı gelmese de göze ilk çarpan sözcüğün seçilmesiyle belirlenir. Mirza Elemneşrah, “açıklamadık mı” (Sure 94’ün ilk ayeti)  Hindistan’da görülen meşhur bir örnektir. Schimmel Türkiye’de bu anlamda Üzlifet’i “(Cennet) yakınlaştırdı” (Sure 81:13) örnek verir. S. 44

Eski toplumlarda “isim”, bireyin şimdi kullanılan anlamdaki “küçük” ismi olarak ortaya çıkmaz. İsim orada daha çok bireyin bağlı olduğu toplumu ve o toplum içindeki sosyal konumunu ifade etme aracı olmuştur. Kişinin kim olduğu sorusunun cevabı en azından birkaç kuşaklık soykütük akratımı ile anlam bulur. İlyada’nın her kahramanı, kendini, en azından dede kuşağına kadar geriye giderek ifade etmekteydi. İsa’nın Tanrı veya Tanrı’nın Oğlu olması bile, İncil’de bir sayfa boyunca ona bir soy kütüğü düzenlemeyi engellememiştir. S. 45

Eski topluluklardan Kızılderili ova kabileleri çocuklarına, eski Türklerde olduğu gibi kalıcı bir iş yaptığında isim verirlerdi; bu isim daha sonra değiştirilebilmekteydi. S. 47
Hintlilerde isim, kişilikten topluma doğru gidişi değil, toplumsallıktan kişiliğe doğru gidişi anlatır ve kişinin toplum içindeki yerine işaret eder. S. 47 (Kudret Emiroğlu, Suavi Aydın, Antropoloji Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları, 2003, s. 8-9)

Antropolojik araştırmalar özel isimlerin verilmesinde genelleşmiş dört tutum olduğuna işaret eder: Birincisi; “doğumla verilen” ve genellikle geçici, özel nitelikte olan isimlerdir. Bu duruma Amazonlarda ve Türkiye’de görülen, genellikle ebelerin verdiği “göbek adı” örnek olarak gösterilmektedir. İkincisi, kabile, cinsiyet, statü gibi toplumsal nitelikler yansıtan isimlerdir ve bunlar kutsallık sınırına girebilirler. Üçüncüsü, hayat boyu kişinin yaşadığı önemli olaylara göre değişiklik gösteren “değişken isimler”dir. Türkiye’de yaygın bir şekilde kullanılan lakaplar bu kategoriye girer. Dördüncüsü ise özel kullanım ile kamusal kullanımın giderek ayrışması, kullanılan isimlerin ilişkilere göre çeşitlenmesidir; bu durum daha çok isim kullanımında kaçınılan toplumlarda söz konusudur. S. 48 47 (Kudret Emiroğlu, Suavi Aydın, Antropoloji Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları, 2003, s. 9)

Celaleddin Çelik, İsim Kültürü ve Din, Çizgi Kitabevi, Konya, 2005





19 Ağustos 2017 Cumartesi

İnsanla ilgili düzenli bilgi yani Antropoloji


Antropoloji
Bilim, bir özneye ya da bir grup özneye ait bilginin dizgesel (sistematik) anlatımı ve sınıflandırılması olup, bu bilgi araştırmalar sonucu olduğu denetlenebilen ilkeler ve yasalar olarak düzenlenmiştir. Buradaki teme ölçü, “bilginin dizgesel araştırmalar sonucu doğruluğu denetlenebilen” ilkeler ve yasalar halinde düzenlenmiş oluşudur. S. 11
Bugün bilimsel bilgi alana psikolojik tepkilerden anlık (zihinsel) etkinliklere, Termodinamiğin matematik yararlarından ırklar arası ilişkilere, yıldızların oluşumu ve parçalanmalarından kuşların göç yollarına, ultramikroskobik virüslerden extragalatik kitlelere, kültürlerin yok oluşundan evrenin parçalanmasına kadar yayılan bir alanı kapsar. Bu derece birbirinden farklı konuları kapsayan bir alanın, herkesçe kabul edilen bir tanımı yapmak ise olanaklı değildir. S. 12
Açıklama ile varsayım kesinlikle birbirinden farklı şeylerdir. Genellikle sosyal bilimlerde ilişki bildirilerinden daha çok kavram açıklamaları yapılmıştır. Burada akla gelen, “Acaba insan davranışlarıyla ilgili varsayımlar ortaya konulamayacağı için  mi sosyal bililmlerde varsayımlardan daha çok açıklamalar yapılıyor?” sorusudur. Bu sorunun cevabı ise belki şu olabilir: İnsan davranışlarının son derece karmaşık olması nedeniyle ilişki bildirilerine, yani varsayımlara ulaşmak güç olabilir. Ancak asıl neden: sosyal bilimler üyelerinin bu yolda düşünmeye başlamalarının çok yeni oluşudur. Üstelik sosyal bilimler alanında genellikle “açıklamalarla” “varsayımlar” yani ilişkiye işaret eden bildiriler karıştırılmıştır. Bu hususta bir örneği antropoloji alanında verebiliriz<. Bir antropoloğa Çinlilerin neden süt sevmediğini sorsanız muhtemelen “kültürleri” sebebiyle der. Ama bu soruyu açıklayan bir cevap değildir. Ancak şu da belirtilmelidir ki, sosyal bilimlerdeki kavramları ve özelliklerini saptamak tümüyle faydasız sayılmaz. Aksine bunlar olmaksızın “ilişki bildirileri” anlamsızdır. S. 19
Antropoloji kelime yapısı olarak iki yunanca kelimenin birleşimidir. “insan”” anlamına gelen Antropos ile “düzenli bilgi” anlamında olan Logos. Böylece kelime anlamı olarak Antropoloji, insanla ilgili düzenli bilgi anlamındadır. S. 21
Antropoloji birey olarak insanla ilgilenmez. İlgisi grup içinde yaşayan insan ve bu insanın yaptıkları ve davranışlarıdır. S. 21
İnsan davranışlarının ne denli çeşitli ve farklı olduğunu göstermek üzere çeşitli davranış anlamlarına bakalım: Örneğin, gıdalanma sonsuz biçimde gruptan gruba değişir. Arktik bölgelerde yaşayan Eskimolar hemen hemen sadece et ve balıkla yaşarlar, buna karşılık Meksika yerlisi insanların gıdası tahıl ve sebzedir. Doğ Afrika’da yaşayan Baganda gruplarında süt ve sütlü gıda vazgeçilmez bir gıda türüdür. Batı Afrika’da ise yenilmese de olur. Amerikan yerlileri arasında balık aranılan bir gıdadır. Fakat Yeni Meksika  ve Arizona yerlilerinden olan Navaholar ve Apacheler balığı mide bulandırıcı bir şey olarak kabul ederler. Yine bazı Meksika yerli grupları ve diğer bazı insan grupları köpeği lezzetli bir gıda türü sayarlar ve özel olarak beslerler, ama diğer bazıları için düşüncesi dahi mide bulandırıcıdır. Müslümanlar ve Museviler için domuz eti yenilecek şey sayılmaz; başkaları için pek leziz ve besleyici bir gıdadır. Pek çoğumuz tavşan eti ya da kaplumbağa bacağı ya da kızarmış salyangozu iştah açıcı bulmayız. Buna karşılık bazıları ise bunları nadide bir yiyecek olarak addederler. S. 128
Taylor kültürü şöyle tanımlar: bir toplumun azası olarak insanoğlunun kazandığı bilgi, inanç, sanat, ahlak, hukuk, örf, yetenekler ve adetleri içeren karmaşık bir bütündür. Linton kültürü “sosyal kalıtımla” eşleştirir. Lowie “Sosyal gelenekler bütünü” olarak tanımlar. S. 129
Hayvanlar aleminde kültür mevcut olmaksızın “toplumun” var olduğu bir gerçektir. Arılar, karıncalar toplumu bunun en bilinen örnekleridir. Böylece kültür insan türüne has olup hayvanlar aleminde başka hiçbir canlı toplumunda var olmayan bir olgudur. S. 129
Kültürün en önemli özelliklerinden biri de ilerlemiş kültürlerin gittikçe artan bir güçle doğayı kontrolü altına alabilmesi ve insanın doğaya hakimiyeti arttığı nispette  doğaya bağımlılığının azalmasıdır. S. 132
Bir toplumun yapısı, birbirinden farklı tipte kurallardan oluşur. Bireyler grupların temel birimleridir. Kurumlar ise sosyal bir hedefe varabilmek için bir grup içindeki bireylerin çalışmlarından doğan belirli ilişkiler kümesidir. Başka bir deyimle, kurumlar insanın çeşitli gereksinmelerini karşılamak üzere gösterecekleri etkinlikler için toplumca kabul edilmiş ve yerleşmiş usullerdir. S. 133
Çeşitli toplumlarda kadınlara ve erkeklere has olarak gösterilen faaliyetler göz önüne alınırsa, bu farklılaşmanın hemen tamamıyla kültür işi olduğu açığa çıkar. Arapesh kadınları genel olarak erkeklerden daha ağır yük taşırlar. Kabilenin inancına göre bunun nedeni “kadınların başlarının daha kalın ve kuvvetli oluşudur”. Bazı toplumlarda ağır işlerin tamamı kadınlar tarafından yapılır. Tchambuli buna örnektir. Marques adalarında yemek pişirmek, bütün ev işleri, çocuk bakımı, erkeklerden beklenen işlerdir. Kadınlar zamanlarının çoğunu süslenmekle geçirirler. Yine bazı ilkel topluluklarda hareketli ödevler kadınlara verilmiştir. Tasmanya yerlilerinde oldukça güç bir iş olan ayı balığı avcılığı kadınların işidir. Ağaç tepelerinde yaşayan opossum avcılığı da ağaçlara tırmanmak suretiyle kadınlardan beklenen iştir. Kadınların ve erkeklerin yapacakları işler toplumdan topluma değişmekle beraber her toplumda iş dağılımı bakımından daima kadın ve erkek farkı yapılır. S. 134
Belirli bir kültür, bir toplumun üyeleri tarafından paylaşılan yaşama düzeni olup, topluma ait aletler, teknik, sosyal kurumlar, davranışlar, tavır alışlar, inançlar ve değer yargılarının bütünüdür. S. 136
İnsan içinde yaşadığı doğanın açıklayamadığı güçlerini merak etmeye ve bunları da anlamaya çalışıyordu. İçinde yaşadığı doğanın açıklayamadığı güçlerini kendine benzeyen fakat kendinden daha güçlü varlıklar olarak düşünmeye başladı; ve bu kudretli varlıkları kendine yararlı bir şekilde hareket ettirmeyi ve kullanmayı düşünmüş olmalı; böylece sihre, büyüye başvurdu. Sonuçta, toplum içinde gıda maddelerini üretenlerin ve alet yapanların yanında, görünmeyen bir alemin güçlerini kendilerine yarar şekilde kullanmaya çalışan ve bu kudretli varlıkların yardımlarını sağlamaya çaba gösteren bir sınıf belirdi; bunlara ruhban sınıfı diyoruz. Bu sınıf, sihir ve büyü yoluyla evrenin üstün güçlerini kontrol altına almaya ve onların yardımını sağlamaya çabalıyor, aynı zamanda içinde yaşadıkları dünyayı anlamaya ve açıklamaya da gayret ediyordu. S. 146
Sanılır ki doğada bir düzen olduğu düşüncesini insana ilham eden gökyüzü olmuştur. Güneşin hep aynı yerden doğuşu hep aynı yerden batışı, ayın gökyüzünde değişmeyen bir yol izlemesi, insanı hiç kuşkusuz hayretlere boğmuş ve bu düzeni saptamaya gayret etmişti. S. 147
Rahipler gökyüzü gözlemlerini sırf bir merak yüzünden yapmış değillerdi. Yıldızların hareketleriyle insanların gelecekleri arasında bir bağ olabileceğine inandıklarından gök cisimlerinin hareketlerine anlam vermeye çalışıyorlardı. Bilinmeyen bir yıldızın gökyüzünde görülüşü, güneşin tutulması bir harbin olacağına ya da salgın bir hastalığın, kıtlığın geleceğine bir işaret olabilirdi. Rahiplerin görevleri ise, bunların olacağını daha önce tahmin edip krallarına bildirmekti. İşte bu çabalar sonucu bir tip falcılık gelişti ki buna astroloji diyoruz. S. 147
Batı felsefesinin tarihini anlatan Bertrand Russell’e göre; büyük bir filozofun özellikle Aristo’nun eserleri okunurken iki özellik gözden kaçırılmamalıdır: Birincisi, kendisinden önce gelenlerle olan ilişkisi, ikincisi de kendisinden sonra gelenlere etkisi. Aristo, kendisinden önce gelen filozoflar ve matematikçilerden olumlu yönde sonsuz derecede faydalanmış, kendinden sonra gelenleri de sonsuz derecede olumsuz yönde etkilemiştir. Aristo, Grek düşünüşünün en yaratıcı devresinde gelmiş ve ölümünden sonra 2000 yıl onun ayarında bir filozof daha çıkmamıştır. Matematik, fizik, politik, etik alanındaki fikirleri tartışmasız kabul edilmiş ve bu nedenle felsefenin ve bilimin gelişmesinde önemli bir engel oluşturmuştur. S. 151
Romalıların kökeni kesinlikle bilinmez. Yaklaşık olarak M.Ö 2000 senelerinde, Greklere akraba olan ve Hint-Avrupa halklarından bir grup İtalya’da gözükür. M.Ö 1000 tarihlerinde Güney İtalya’ya ve Sicilya’ya yayılır. 900 senelerinde, nereden geldikleri kesinlikle bilinmeyen bir başka grup, Etrüskler, Tiber nehrinin kuzeylerine yerleşirler. M.Ö 8.asırda ise Grekler, Güney İtalya’da ve Sicilya’da koloniler kurarlar.
7.asırda Roma’daki küçük grup, kuvvetlenmeye başlar. Halkın büyük bir kısmı Latin olup kökeni Hint-Avrupa’dır. Fakat Etrüsklerle karışmış olmaları da çok muhtemeldir. Kuruluşlarında idare şekli krallık olup sonra Cumhuriyete dönüşür. Bundan sonra iki asır Roma toplumu siyasal çatışmalara sahne olmuş ve sonuçta M.Ö 451-450 yıllarında demokratik bir yönetim Roma’da yerleşmiş ve yavaş yavaş İtalya’ya egemen olmuştur. S. 152
“Hristiyanların, hastalıkların iyi olması için mumlar diktikleri devirlerde Müslümanlar doktora giderdi” diyor bir yazar. Yalnız Bağdat’ta 864 kayıtlı hekimin olduğu bilinmektedir. 9.asrın sonlarında ve 10.asrın başlarında ilerleyen bilgiler arasında kimya, cebir, astronomi, trigonometri, optik ve botanik sayılabilir. S. 154

İslamiyet’te bilimin en yüksek devreye eriştiği devirlerde bilim adamları gözleme ve deneye de önem vermekteydiler. Bu yöntemin en önemli temsilcilerinden ikisi Jabir ve Al-Razi’dir. S. 154

 Nephan Saran, Antropoloji, İnkilap Kitapevi, İstanbul, 1992   




17 Ağustos 2017 Perşembe

Gün Doğmaz Gece Batmaz



Gözlerinin yeşili
Kaderimin dövmesi
İçindeki ben, kendimden daha canlı
Konuştuğumda ağlayan ses,
senin sesin
Güldüğümde, çıkan mutluluk, senin mutluluğun

Gece ile iyi geçinir çoğu hüzne gebe duygular. Kimi buna yalnızlık der. Birileri bunu kabullenemez. Müzik, yalnızlığını kabullenemeyenlerin söyleyemeyeceği, kendine dahi itiraf edemediği şeyleri fısıldar gecenin karanlığına, içimizdeki sosnuzluğa.

Karanlığa ışık tutma sakın
içindeki acılar çıkar meydana
geceye kulak verme sakın
tüm sırlar çarpar suratına
karanlığa elini uzatma sakın
kaybolursun zamansız mekanlarda
geceye gönlünü verme sakın
gün doğmaz, gece batmaz ruhunun karanlığına... Durukan


Fotoğraf: Herbert List

Cemal Süreya- Uzaktan Seviyorum Seni


Uzaktan seviyorum seni!
Kokunu alamadan,
Boynuna sarılamadan.
Yüzüne dokunamadan.
Sadece seviyorum!

Öyle uzaktan seviyorum seni!
Elini tutmadan.
Yüreğine dokunmadan.
Gözlerinde dalıp dalıp gitmeden.
Şu üç günlük sevdalara inat,
Serserice değil adam gibi seviyorum.
Öyle uzaktan seviyorum seni,
Yanaklarına sızan iki damla yaşını silmeden.
En çılgın kahkahalarına ortak olmadan.
En sevdiğin şarkıyı beraber mırıldanmadan.
Öyle uzaktan seviyorum seni!
Kırmadan,
Dökmeden,
Parçalamadan,
Üzmeden,
Ağlatmadan uzaktan seviyorum.
Öyle uzaktan seviyorum seni;
Sana söylemek istediğim her kelimeyi,
Dilimde parçalayarak seviyorum.
Damla damla dökülürken kelimelerim,
Masum beyaz bir kağıtta seviyorum.''

Cemal SÜREYA

11 Ağustos 2017 Cuma

Sosyolojik Düşünme Yöntemi Sosyoloji Bilimine Giriş

Kitabın ismine bakarak bir ders kitabı şeklinde yazıldığını veya sıkıcı olabileceğini düşünebilirsiniz. Eğer bu konulara ilgi duymasaydın sadece ismine bakarak ben de bu kanıya varabilirdim. Bu kitabı öneriyorum herkese. Emin olun sıkılmadan okuyacaksınız. Her konunun başında ufak bir tanım olmakla birlikte geri kalan kısımlarda sosyologların nasıl araştırma yaptıklarını mevcut geçmişte yapılan araştırma örnekleri üzerinden anlatılıyor. Kitaptaki bir takım araştırma örnekleri ise şunlar: İnsanlar neden intihar eder, insanlar neden korkar, hastalıklara fiziksel ve psikolojik sebeplerden başka sosyolojik sebepler de etken olabilir mi, Sokak Köşesi Cemiyeti, Kentli Köylüler, Sefalet Mahallesinin Toplumsal Düzeni…

Kitapta altını çizip bloğa koyabilecek kısımlar yoktu. Kitapta anlatılmak istenilen her şey örnekler üzerinden anlatıldığı için eğer kitaptan alıntı yapmak neredeyse imkansızdı. Kitabı tanıtma amacıyla ve gerçekten ilginç bulduğum için akıl hastanesinde yapılan bir deneyi eklemeye karar verdim. Bu deneyi okurken aklıma Şizofreni adlı izlediğim kısa film geldi. Filmde ilk söz şu: “Ben deli değilim. Benden başka herkes deli olduğu için beni zannediyorlar.”

Sosyolojik Düşünme Yöntemi

Sosyologlar akıl hastanelerinin içinde olduğu kadar dışında da “deli” bulunduğunu düşünmektedirler. Bir kişinin akıl hastası olarak sınıflandırılmasına ve akıl hastanesine yatırılmasına götüren etkenler, kuralları çiğneyen kişilerin özelliklerinden çok, onlara karşı yapılan toplumsal tepkiyle ilişkilidir. Şöyle bir delil ileri sürmektedirler: Ruh hastalığı gerçekten hastalık ise ve ruh hastası “normal” insanlardan önemli ölçüde ayrılıyorsa o zaman doktorların teşhislerinde anlaşmaları ve ruh hastaları ile “normal” insanları birbirinden ayırmaları gerekir.
Fevkalade sağlıklı bir grup insan hastane kliniğine gidip iç ağrısı hissettiklerinden ve kanser olduklarını sandıklarından şikayet etselerdi acaba ne oldurdu? Testler yapıldıktan sonra doktorlar hastaların kansere yakalanmadığını ve hastalık hastaları oldukları sonucuma varacaklardır. Bir grup “normal” insanın akıl hastanesine gidip “sesler işittiklerini” şikayetlerinde bulunsalardı sence ne olurdu? Psikiyatristler bu insanlarla görüşme yapabilir, bazı psikiyatrik teşhis testleri uygulayabilir ve “normal” insanların gerçekten normal olduklarını ve tedaviye ihtiyaçları olmadığı sonucuna varacaklardır.
İşte sosyal psikiyatr D.L. Rosenhan böyle bir test yaptı. Daha önce psikiyatrik bir sorunu hiç olmayan 8 kişiden 12 farklı hastaneye gitmelerini ve kendilerini hasta olarak göstermelerini istedi. Bu 8 kişinin hepsine “boşluk” “yankıyan ses” ve “gümbürtü” gibi şeyler söyleyen sesler duydukları şikayetlerinde bulunmaları kendilerine söylenmişti. Bu sahte şikayet ve meslekleri konusunda yalan söylemenin dışında (bazıları psikologdu), diğer sorulara dürüst cevap verdiler. Hastaneye kabul edilmeden önce bu 8 kişinin hepsi kendilerinin sahtekar olduklarının hemen açığa çıkacağından korkuyorlardı. Ancak bunların bir tanesi bile yakalanmadı. Hepsi hastaneye kabul edildi ve hepsine şizofren oldukları teşhisi konuldu. Yattıktan sonra, semptomlarının kaybolduğunu söylediler normal davrandılar ve taburcu olmaya çalıştılar. Hastanede yatma süresi ortalama 19 gündü ve 7 ile 52 gün arasında değişik süre yattılar. En nihayet “hafifleyen şizofreni” teşhisiyle serbest bırakıldılar. Akıl hastanesinde kaldıkları süre zarfında bir tek hastane görevlisi bile bu normal insanların buraya ait olmadığı şüphesine kapılmadı.
Rosenhan bulgularını meşhur bir üniversitenin tıp merkezindeki doktorlara sunduğunda, bulguları hastane personelinin yetersizliğine yordular ve böyle bir şeyin kendi üniversitenin idare ettiği hastanede asla olmayacağı iddiasında bulundular. Rosenhan da gelecek üç ay zarfında bir veya daha fazla yalancı hastayı hastanelerine göndereceğini söyledi. Kendisini hastaneye kabul edilmesini isteyen her hastanın potansiyel yalancı bir hasta olabileceği konusunda hastane personelinin hepsine talimat verilmişti. Bu süre zarfında hastaneye yeni kabul edilen 200’e yakın hasta üzerinde kanaat belirtilmişi, kırk bir hasta, personel tarafından yalancı hasta olma ihtimali yüksek hasta olarak değerlendirilmiş; 23’ü en azından bir psikiyatr tarafından şüphelenilmiş; ve 19’unda da en az bir psikiyatr ve bir personel şüphelenmiştir. İşin gerçeği hiçbir yalancı hasta gönderilmemişti. Bu neyi ispat eder? Personel akıl hastanesinde gelen her kişinin deli olduğunu kabul etmekte ve ona böyle davranmaktadır. Bu “ruhi kurgu” bozulduğunda ve bazı hastaların deli olmadığı konusunda personel uyarılınca, o zaman hastaların önemli bir azınlığının ciddi bir sorunu olmadığı kabul edebilmektedirler.
Rosenhan ve diğer bir çok kişi tarafından yapılan araştırmaların sonuçları akıl be sinir hastalıkları hastanelerinde yatan bazı hastaların, hastanenin dışındaki bazı insanlardan daha fazla hasta olmadıkları sonucuna götürmektedir. S. 162-164


Sosyolojik Düşünme Yöntemi Sosyoloji Bilimine Giriş, Stephan Cole, Vadi Yayınları, Çev. Bekir Demirkol, Ankara, 1999