10 Ocak 2018 Çarşamba

Paradigma değişimi: Zeki ve çalışkan olmaktan iyilik ve yaratıcılığa

Günümüzde bilimsel bilgi üretmek için kullanılan birbirinden farklı paradigmalar vardır. Bu paradigmalar arasında en eskisi pozitivist paradigmadır. Pozitivist paradigmanın sayıltıları zaman içinde yanlış olduğu görülmüştür. Bu yanlışlıklardan ötürü ortaya çıkan paradigmalardan biri de bütüncü paradigmadır. Bütüncü paradigma öncelikle kuantum teorisinin ortaya konulması ve akabinde doğu mistisizminin etkisiyle gelişmiştir. Kuantum teorisi, pozitivist paradigmanın temel ontolojik ve epistemolojik sayıltılarının yanlış olduğunu ortaya koymuştur. Yeni bir paradigma ihtiyacı da tam olarak bu yüzden ortaya çıkmıştır. Fakat bir paradigmanın ortaya çıkması için bu paradigmanın sayıltılarının sadece bir kişinin veya bir grubun görüşü olmaktan çıkmasını gerektirir.
Pozitivist paradigmanın geçmişi birkaç yüzyıl öncesine dayanması sebebiyle günümüzde hala gücünü kaybetmiş olmasına rağmen varlığını sürdürmektedir. Bunun sebebi bu paradigmanın sayıltılarını kabul eden bir çok toplumun mevcudiyetidir. Yeni bir paradigma olan bütüncü yaklaşım ise maalesef literatür taramalarında dahi fark ediliyor ki toplum tarafından henüz fazla benimsenmiş bir paradigma değildir. Bu paradigmanın en önemli yanı, insanı bir makine olarak değil bir mana taşıyan değer olarak kabul etmesidir.

Pozitivist paradigma dünyayı kontrol etmeyi amaçlarken maalesef günümüzde rahatlıkla gözlemlenebilen doğa sorunlarının (küresel ısınma, kirlilik, kaynakların tükenmesi vs.) da temel sebebidir. Bütüncü yaklaşımın toplumlar tarafından kabul edilmesinin elzem olmasının sebeplerinden biri de tam olarak budur. Her değişimi gelişim sanan insanoğlu çürümüş bir bilim anlayışının sunduğu yenilikleri de ilerleme olarak kabul etmesi sebebiyle kendi sonunu getirmektedir. Bu yüzden ötürü bütüncü yaklaşımla birlikte sadece bilimsel bilginin değil aynı zamanda doğanın ve toplumların da geleceğinin kurtulabileceğine inanıyoruz.
Durukan
PARADİGMA DEĞİŞİMİ TÜRKER KILIÇ
Bilimde “Esasın Değişimi”: Yapıtaşlarından Bağlantısallığa
Bacon, Descartes, Newton (1600+)
Laniakea, Epigenetic, Nöro Zihin (1905+)
Gerçek birbirinden ayrı, ölçülebilir parçalardan oluşan bir toplam, bir makinedir.
Gerçek birbirinden ayrılmaz ilişkilerden oluşan bir ağdır. Parçaların oluşturduğu bütün parçaların toplamından fazladır.
Determinizm
Olasılık
Kartezyen düşünce
Bağıntısallık, Ağsal düşünce
Diyalektik
Bağlantısal bütünlük
Beden-Zihin-Bilinç ayrılığı
Beden, Zihin, Bilinç bütünlüğü
Bilimsel gözlemler nesnel
Bilimsel gözlemler gözlemleyene ve bilgi edinme sürecine bağlıdır
Amaç, bilime konu olan sürece yada nesneye sahip olmak, hakim olmak
Amaç, bilime, konulan sürece dahil olmak, birlikte var olmak.

Bilim Paradigmamızı ve yaşamımızı değiştirecek 3 buluş

-          Laniakea
-          Epigenetik
-          Connectome


Yaşamın neliği nasıl öğrenilebilir?
Eski bilim karıncaları tek tek incelemek zorundaydı. Yeni bilim tüm karıncaları, karınca toplumunu bir bütün olarak inceler.
Beyin zihin yaratan, yaşam yaratan bir organ.
Her şey içinde bulunduğu ağ ile anlamlı. Hiçbir hücrenin kendi başına bir anlamı yoktur.
Hiç kimse kendi başına anlamlı değil. Herkes yanında bulunanlarla anlamlı. Bizi oluşturan, değerimizi belirleyen yanımızdakilerdir. Bu bağlantısal bütünsellik çok önemli.
LANİAKEA: Evrendeki her şey birbiriyle bir bağlantısal bütünlük içindedir.
EPİGENETİK: DNA-Hücre-Doku-Organ
DNA’da meydana gelen bir değişme hepsini değiştirir (Klasik bilgi bu). Epigenetikle birlikte öğrendik ki düşüncedeki değişim organı, dokuyu, hücreyi, DNA’yı değiştirebilir. Yani parça bütünü etkilediği gibi bütün de parçayı etkileyebilir.
Muzdaki gen sayısı insandan fazla. İnekle insan arasındaki genetik fark yüzde 2.
Yani genler tek başına önemli değildir.
CONNECTONE: Nörozihin
Beyin yaşam yaratan organdır. Yaşam en geniş ortak zihin kümesidir.
Bilinç: enformasyon entegrasyonudur. Matematikselleştirilebilir.
Her tümörün bir bilinci, zekası var. Bu durum sosyoloji için de geçerli.
Varlığın Yaşam Ağı İçindeki Yeri
Eski bilim ormandaki ağacı ayrı, karıncayı ayrı incelerdi. Artık ormanın bütünselliği gözlemleniyo. Ormanın bütünselliğine ait bir zekası var. Ormanın kendisi bilgi işleyen bir sistem.
Tüm yaşam ağı bir enformasyon sistemidir
-          10’lu cebir
-          2’li dijital
-          4’lü DNA-RNA
-          20’li protein
-          29 Alfabe
-          100 miltar nöron beyin
-          22000 gen genom
ayırca şu bağlantıya da bakmanızı öneririm
Filmin dijital kodlaması virüse aktarılıyor ve virüs bakteriye konuluyor. Bakteri bir süre sonra çoğalıyor. Çoğalan bakterilerden film görüntüsü elde ediliyor. Yani bir filmi bir bakteriden çoğaltmak mümkündür. Yani her şey bir enformasyondur.
Toplumun zihnine kültür adı veriyoruz.
Yaşam iç içe geçmiş yaşamlardan oluşur.  Bütün, onu oluşturan alt birimlerin toplamından fazlasıdır. Bu fazlalık yaratıcılıktan gelen fazlalıktır.
Yeni bilim: Autopoiesis
Her iletişim düşünce ve anlam yaratır, bu da daha fazla iletişim getirir. Böylece, ağın tamamı kendisini var eder.
Bağlantısallık, bilinç (Yaratıcılık/Zeka) üretir. Her enformasyon işleyen sistem bilinç/zeka üretir.
Örneğin, iki yapay zeka Bob ve Alice, yaratanların anlamadığı YENİ BİR DİL geliştirmeye başladı ve deney sonlandırıldı.
Zeka canlılık gerektiren bir işlev değildir. Her enformasyonun bir zekası vardır.
İstikrarlı kalan şey sistemin örgütlenme modeli yani ağıdır, bağlantısallık yapısıdır.
Organizmanın yapı taşları yani parçalar, değişkendir.
Bizler, hepimiz kendimizi ormanın içerisindeki ağacın dalının bir yaprağı olarak algılıyoruz. Ego dediğimiz şey bu yapraktır. Sanıyoruz ki yanımızdaki yaprak bizden çok farklı. Çünkü biz bu ayrımcılığın üzerine kurulmuş bir kültürden geliyoruz. Halbuki bu yeni bilim diyor ki senin yanındaki yaprak senden çok farklı değil. Ormanın açısından baktığın zaman yaprakların pek bir farkı yok birbirinden.
Bilim bulur, siyaset işler ve böylece topluma yansır.
ÇELİKİLER ÇAĞI
Aynı yıl 367 Nobel Barış Ödülü adayı ve Aylan, Mehmet, Muhammet






Tırtılla kelebek gen yapısı aynıdır. Aralarındaki fark genlerin arasındaki bağlantısal farklılıktır. Her tırtıl kelebek olmaz. Yaklaşık 8000 kelebekten ancak biri kelebek olur. Bir tırtılın kelebek olmasını belirleyen şey o tırtılın içinde hayalci genlerin oranıdır. 999 hayalci hücre o tırtılın kelebek olmasına yetmezken 100 hayalci hücre o tırtılın kelebek olmasını sağlayabilir.
ÇELİŞKİLER DÖNEMİ ÖZELLİKLERİ
-          Popülizm
-          Korumacılık
-          Muhafazakarlık
-          Kurumsal din
-          Milliyetçilik
-          Düşman figürü üretimi
-          Anlamak ve bilmek yerine inanmak
-          Sevinç ve coşku yerine keder ve yetmezlik duygusu.







Video linki: Burası

8 Ocak 2018 Pazartesi

Pozitivizmin dünyayı nasıl sığlaştırdığını ve insana dair olan şeyleri yozlaştırdığını gösteren bir alıntı

Newton fiziğinin ki günümüzde “Klasik Fizik” diyoruz, tanımladığı evren ve dünya, belli kurallara göre işleyen, “deterministik”, yani başı sonu belli olan bir sistemdi. Açık, kesin bir sistemdi. Kainatı oluşturan cisimcikler belirli fizik kurallarına göre hareket ederlerdi. Birbirleriyle olan ilişkileri nedensellik çerçevesindeydi. Nedensellik kurallarını keşfedersek, bizi sistemin nasıl işlediğini kesin olarak öğrenmekten alıkoyacak hiçbir şey yoktu. Ortada, belirsiz, bulanık veya saçaklı olan hiçbir şey yoktu.
Klasik fiziğin dünyası bir ya-ya da dünyasıydı. Bir şey ya doğruydu ya da yanlış. “Hem doğru hem de yanlış” olması, söz konusu bile olamazdı, çünkü “doğru” tekti. Örneğin, ışık. Işığın, ya cisimcik bölüklerinden ya da dalga serilerinden oluşması gerektiği düşünülürdü. Işığın hem dalga serilerinden hem de cisimcik bölüklerinden oluştuğunu söylemeye kalkan birisi, Kosko’nun demesiyle, kendisini anında sokakta bulurdu. Ve dolayısıyla, Newton’un düşünceleri, fiziğin dışındaki diğer tüm bilimleri de etkiledi. Sadece bilimleri değil, sanatı, edebiyatı, hatta müziği etkiledi. Örneğin, Newton’un münferit atomlardan oluşan kainat fikri, ekonomide, Adam Smith’in kişisel çıkarlarını kovalayan bireysel girişimcilerden meydana gelen insanlık görüşünü doğurdu, kapitalist/liberal anlayışın mesnedi oldu. Smith, Newton’un akıl yürütme yöntemini izledi: Sistemi mümkün olan en küçük parçacıklarına böl, parçacıkların davranışlarını gözlemle, bütünün geleceğine dair karar ver, tahmin yürüt.
İstemediğiniz kadar başka örnekler de var. Mesela, ideoloji. Newton’un siyah-beyaz dünyasında insan, ya sağcı olur ya da solcu. Hem sağcı hem de solcu olabildiği iddiası saçmalıktır; tıpkı, hem demokrat hem de jakoben olabildiği iddiası gibi saçmalık. Mesela, din. İnsan, ya kafir olur ya da mümin. İki konum arasında bir konumda olmak, patates dininden olmak kadar saçma sayılır. Mesela, edebiyat. Roman karakterleri ya iyi ya kötü, ya kahraman ya korkak olur, bir hedefe hizmet eder. Örneğin müzik. Müzikte notalar do-re gibi şaşmaz aralıklarla kesin olurlar. (Bach’ın “matematikseldir” diye övünmesi bundandır) Türk müziğinin ara tonları yok sayılacaktır, çünkü aklın yolu birdir, “doğru” tektir; biraz o, biraz da bu olmak, yozluktur, şahsiyetsizliktir. En iyi ihtimalle kafa karışıklığıdır, mistisizmdir. S. 20-22
Alev Alatlı (2009). Aklın Yolu Bir Değildir!, Ankara: Destek 

Osmanlı'da fotoğraf ve Sosyolojik açıdan bu fotoğrafların anlamı

Birkaç yıl önce Osmanlı’da 19 yüzyıldan günümüz Türkiye’sine kadın ve erkeklerin giyimleri üzerinden sosyal değişmeyi analiz etmek istemiştim fakat Osmanlı dönemine ait kıyafetlere ulaşamamıştım. Şuan hem kadınların hem erkeklerin gündelik kıyafetleri ile fotoğrafları, özel günlerde giyinilen kıyafetlerle çekildikleri fotoğraflar da dahil buldum. Hem geçmişe ışık tutan bu fotoğraflar aynı zamanda günümüzle de bazı hususlarda kıyaslama yapmaya olanak sağlıyor.
Osmanlı da gündelik yaşamı, ekonomik yaşamı, şehirlerin durumunu anlamak için fotoğraflar eşsiz kaynaklardır. Osmanlı matbaa kullanmaya hayli geç başlamıştı. İlginçtir resim dinen hoş karşılanmamasına rağmen fotoğraf makinesi daha keşfedileli 10 yıl olmadan Osmanlı'da kullanılmaya başlandı; Ceride-i Havadis 15 Ağustos 1941 yılında fotoğraf makinesinin tanıtımını yapıyordu (görseldeki yazı gazeteden alıntıdır). Osmanlı’da ilk fotoğrafçılar tabii ki gayrimüslim vatandaşlar arasından çıktı. Bunun yanı sıra birçok Avrupalı fotoğrafçı Osmanlı Devletine fotoğraf çekmek için geliyordu. Fotoğrafın nasıl bir ideolojik aygıt olduğunu buradan bile anlayabiliyoruz. Osmanlıya gelip fotoğraf çeken bu fotoğrafçıların fotoğrafları Viyana'da sarayda sergilenirdi. II. Abdülhamit de fotoğrafın gücünün farkındaydı. Hatta kendisinin de fotoğraf çektiği söyleniyor. Abdülhamit de çekilen fotoğrafları başka ülkelerin devlet başkanlarına propaganda yapma amacıyla gönderirmiş.

Kılık kıyafet bir yana Osmanlı’nın zihin dünyasını da fotoğraflara bakarak anlamak mümkün. Örneğin ırkçılığın bizde olmadığını, siyahilere karşı bizde bir ayrımcılığın söz konusu olmadığını anlayabiliyoruz fotoğraflardan. Örneğin Birinci Dünya Savaşında Osmanlı’nın pilotlarından biri siyahi bir vatandaştır. Aynı yıllarda Amerika’da siyahiler beyazlarla aynı tuvalete dahi gidemezken Osmanlı’da pilot dahi olabiliyorlardı. Bu açıdan bakınca modern Amerika mı daha insancıl, daha medeni yoksa hasta adam denilen Osmanlı mı?

Günümüz Türkiye’sinde kafeler, kahvehaneler artık sadece işlek yerlerde bulunmayıp herhangi bir başka dükkanın bulunmadığı, sadece evlerden oluşan sokaklara kadar sızmış durumda. Gerçekten de kafeleri seviyor bizim neslimiz. Sadece gençler değil daha ileri yaşta olanlar da kafelerde vakit geçirmekten keyif alıyor. Örneğin kadınlar artık altın-para günlerini kafelerde yapıyorlar. Bu durum günümüze ait bir özellik gibi gelebilir fakat 19. Yüzyıl fotoğraflarına baktığımızda o dönemlerde de durum pek de farklı değil. Dönemin erkekleri kahvehanelerde vakit geçirmekten hayli keyif aldıkları fotoğraflardan anlaşılıyor.



Kısa bir göz atma yöntemiyle bu sonuçlara hemencecik ulaşmak mümkün. Daha derin gözlemlemeyle Osmanlı dönemi fotoğraflarından daha bir çok bilgi edinmek mümkün. Örneğin doğrudan bazı kadınların bulunduğu fotoğraflarda fotoğraflardaki kadınlar aslında birer model. Müslüman kadınlar fotoğraf çektirmek istemedikleri için gayrimüslim kadınlara Müslüman kıyafetleri giydirilip çekilmiş fotoğraflar. Bu bilgiyi diğer sokak fotoğraflarına bakarak kullandığımızda kadınların yaşam tarzları ile dini yaşam ve sosyal yaşam arasında nasıl bir düzen kurulduğunu görmek mümkün.






12 Aralık 2017 Salı

22 Kasım 2017 Çarşamba

Devletin İdeolojik Aygıtları

Daha önceden Devletin İdeolojik Aygıtları adlı kitaptan alıntılar eklemiştim fakat İthaki Yayınları tarafından basılan kitabın 4. baskısını daha detaylı okuma fırsatım oldu (önceki alıntılar 2.baskıdandı). Bu yüzden konuya ilave olarak şu kısa alıntıyı eklemeyi gerekli gördüm. 
İdeoloji Louis Altusser ve Devletin İdeolojik Aygıtları
Karmaşık bir sistem olan Devletin İdeolojik Aygıtlar sistemi içinde var olan egemen ideoloji, çok uzun süren, sert bir sınıf mücadelesinin sonucudur; öyle ki, bu sınıf mücadelesi boyunca burjuvazi (örnek olarak bunu alırsak) kendi amaçlarına ancak, hem eski Aygıtlar'da kendini sürdüren eski egemen ideoloji ile, hem de kendi örgütlenme ve mücadele biçimlerini arayan yeni sömürülen sınıfın ideolojisi ile mücadele ederek ulaşabilecektir.  S. 130
DlA'ların işlevi, egemen ideolojiyi aşılamaksa, demek ki bir direnme var, bir direnme varsa, demek ki mücadele var ve de bu mücadele sonuçta sınıf mücadelesinin dolaylı ya da dolaysız, bazen yakın, çoklukla uzak yansısıdır. S. 132
devletin (baskı) aygıtı ile devletin siyasal ideolojik aygıtını özenle birbirinden ayırmak gerekir. Devletin (baskı) aygıt ı nelerden oluşur? Öyle ki, bu aygıtın birliği, çelişkili olsa bile, Devletin İdeolojik Aygıtlarının tümünden de karşılaştırılamayacak kadar daha güçlüdür. Devlet aygıtı devlet başkanlığını, hükümeti ve yürütme erkinin aracı olan idareyi, silahlı kuvvetleri, adaleti, mahkemeleri ve imkanlarını (hapishaneler, vb.) kapsar. s. 134
Siyasal devletin ideolojik aygıtı adı neyi anlatıyor? Belirli bir toplumsal formasyonun "siyasal sistemi"ni ya da ''anayasası"nı anlatıyor. Örneğin, kapitalist ülkelerdeki bütün çağdaş burjuvaziler gibi Fransız burjuvazisi de sınıf mücadelesi kendisini iyice tehdit ettiğinde başka yönetim biçimleri benimsediyse de (I . ve II. Bonapartizm, Meşruti Monarşi, Petain faşizmi) genelde siyasal sistem olarak temsili parlamenter sistemi benimsedi; bu sistem de burjuva ideolojisini, siyasal devlet􀢉n ideolojik aygıtlarından birinde gerçekleştirmişti. S. 135
Hukuki ideolojiden ahlaki ideolojiye varıncaya dek yüzyıllardır yayılan her ideoloji "insan hakları" konusundaki şu bildik "apaçıklığı" savunur durur: her birey siyaset alanında istediği düşünceleri ve istediği yanı (yani, partiyi) seçmekte özgürdür. Daha da önemlisi, bu ilk düşüncenin altında yatan ve de sonuçta aldatmacadan başka bir şey olmayan şu düşünceyi de savunur: toplum, bireylerden oluşur (Marx: "toplum bireylerden oluşmaz". toplum sınıf mücadelesinde karşı karşıya gelen sınıflardan oluşur.), genel irade çoğunluk oyları sayesinde sandıktan çıkar ve işte partilerin vekilleri tarafından temsil edilen bu genel irade ulusal siyaseti oluşturur, oysa sonuçta genel irade yalnızca bir sınıfın, egemen sınıfın siyasetini oluşturur. S. 138
Kaynak: Louis Althusser,  İdeoloji Louis Althusser ve Devletin İdeolojik Aygıtları, İthaki Yayınları, 4. Basım, Çev: Alp Tümertekin, İstanbul, 2010




10 Kasım 2017 Cuma

Demokrasi denilince akla gelen

Her toplumun kendine özgü bir hayal gücü olsa gerek belki de. Şimdi vereceğim örneği kitaptan okuduğumda ağzım açık kaldı resmen. Örneği vermeden önce ufak bir açıklama yapmam gerek: Çok partili sisteme geçildikten sonra "Demokrasi" kelimesi ağızlardan düşmez bir hal almıştı. Özellikle 1950 yılında yapılan seçimden sonra artık demokrasi üzerine yazılanlar, söylenenler gitgide artar bir hale gelmişti. Bunda önemli bir sebep de Demokrat Parti döneminde iletişim araçlarına yapılan yatırımın da önemi büyüktür. Fakat demokrasi algısı çok ilginç bir şekilde topluma yansımıştı. Örnek ise şu: "Halkın bir kesimi demokrasi deyince sıradan insanın her istediğini yapabildiği bir düzen (yada düzensizlik) anlıyorlardı. Bedii Faik, "artık demokrasi geldi" denilerek, ehliyet almadan araç kullanmanın, hazine arazisini işgal etmenin, Karayolları şantiyelerinden kazma/kürek ve diğer yol malzemeleri (ç)almanın artık normal karşılanması gerektiğini düşünen ve bu doğrultuda harekete geçenlerden" bahsetmektedir.(Alıntı kaynağı: Bedii Fail, Matbuat, Basın derken....Medya, cilt 2, s.95-96'dan aktaran: Tanel Demirel, Türkiye'nin Uzun On Yılı Demokrat Parti İktidarı ve 27 Mayıs Darbesi, s. 162)

4 Kasım 2017 Cumartesi

Fotoğraf: Bir Aşk Hikayesi

Fotoğraf: Bir Aşk Hikayesi
 
İlk fotoğraf görüntüsü: J. N. Niepce'ın evinin penceresinden çektiği fotoğraf. Yıl : 1826
 Optik ve kimyanın özel bir bileşimi(Baker, 2011;17) ile başlayan büyük bir aşkın hikâyesidir fotoğraf. Optiğin kimyaya kavuşması 19. yüzyılı bulsa da onu aramaya M.Ö 5. yüzyılda  Çin’li filozof Mo Ti ile başlamış fakat orada kimyaya kavuşamayan optik bu sefer Arap Yarımadasında M.Ö 10. yüzyılda Abu Ali Hasan İbn-i Heysem adlı bilimadamı vasıtasıysa kimyayı bulmaya çalışmış(Kanburoğlu, 2013;28). Maalesef bu büyük kavuşma anca pozitivist felsefesinin henüz gelişmeye başladığı zamanlara kadar beklemek zorundaydı. Gerçekten de fotoğraf makinesinin icadı ile Comte’un Pozitif Felsefe’ye Giriş kitabı aynı yıllara rastlar. Böylece optik ve kimyanın büyük aşkı ile Pozitivist felsefe birlikte büyür(Berger, 2013; 91). Bu noktada fotoğraf kelimesinin anlamına değinmeden geçmek olmaz sanırım:
Fotoğraf kelimesi ilk kez 1840 yılında Sir John F.W. Herschel tarafından kullanıldı. Kelime Yunanca “Photos” (ışık) ve “Graphies” (çizgi) kelimelerinin birleşimden oluşur. Kelimelerin birlikte kullanılmasından “ışıkla çizgi çizmek” anlamı doğar. En yalın haliyle fotoğraf, ışık yardımıyla doğadan yansıyan ışınların bir optik yapıdan kırılarak duyarlı tabaka üzerine (film/sensör) gelmesidir(Kanburoğlu; 26)
Optik ve kimyanın aşkının çocuğu olan fotoğrafın büyüyüp yetişmesiyle dünya bambaşka bir boyutta görünür hale geldi. Gerçekliğin yansıtılması ve başka başka yerlere taşınması tarihin hiçbir döneminde bu kadar olmamıştı. Fotoğrafla birlikte bir yandan sosyoloji büyürken, öte yandan gazeteler, dergiler bu büyülü bileşkeni kullanmaya başladı. Tabii başlarda sıradan vatandaş için fotoğraf çok lüks, pahalı bir şey olsa da çok zaman geçmeden fotoğraf herkes için ulaşılabilir bir şey haline geldi.
Fotoğraf gerçekten de bir aşk hikayesidir. Bu hikaye gerçeklerden hiç kopmayan ama anı sonsuza dek dondurma gücüne sahip “pinhole” denilen iğne gibi ufacuk bir delikten yansıyanlardır aslında. Bu hikayelerle dünya bambaşka bir hale geldi ve hala daha da devam ediyor. Fotoğraf üzerine yazılanlar ise bu bin bir çeşit görseli doğru algılamamız ve anlamamız için bizlere ışık tutuyor. Gerçekten de fotoğraf sadece bakılarak anlaşılacak bir şey değildir. Bunun sebebi ise fotoğrafın sadece bir görsel olmaktan çıkıp ideolojik bir aygıta dönüştürülmesinden kaynaklanmaktadır. Lewis Hine’ın da söylediği gibi “Fotoğraf yalan söylemez fakat fotoğrafçı yalan söyleyebilir” (Dora, 2004; x). Bu yüzden ötürü fotoğrafı iyi algılamak ve anlamak daha önemli bir hal alıyor.
Elimden geldiğince kendim için ve bu konuya ilgi duyanlar için geniş kapsamlı bir araştırma yapacağım ve bulduklarımı paylaşmaya çalışacağım. Daha önce fotoğraf üzerine yayınladığım kitap alıntılarına sağdaki “Yuvarlağın Köşeleri” adlı bölümdeki listede “Fotoğraf Sanatı” adlı sekmeye tıklayarak ulaşabilirsiniz.
Kaynakça:

Özer Kanburoğlu, Haber Fotoğrafçılığı, Say Yayınları, İstanbul, 2013
John Berger, Bir Fotoğrafı Anlamak, Metin Yayınları, İstanbul, 2013
Serkan Dora, Büyüyen Fotoğraf Küçülen Sosyoloji, Babil Yayıncılık, İstanbul, 2004
Ulus Baker, Beyin Ekran, Birikim Yayınları, İstanbul, 2011

Balder Nasti

Durukan

1 Kasım 2017 Çarşamba

Aile kurumu üzerine





Aile kavramı  toplumdan topluma farklı algılanabilen bir kurumdur.  Örneğin, geleneksel Kızılderili Navajo kabilesinde, eşler asla bir arada yaşamazlar. Koca, diğer erkeklerle ortak kullanılan mekanda yaşarken; karısı, annesi ve kız karşeleriyle birlikte yaşar. Evlilik ilişkisi belirli ziyaretlerle sınırlıdır.
Afrika'daki Maasai kabilesi üyesi,yakın bir arkadaşının, eşiyle birlikte olmak için izin istemesini normal ve uygun bulur. Koca ya da onun eşinin ''cinsel misafirperverliği'' reddetmesi, kaba bir davranış olarak değerlendirilir.



  

Fotoğraflar: Jimmy Nelson


Kelimeler,Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu.


''Önce Kelime vardı'',diye başlıyor Yohanna'ya göre İncil.Kelimeden önce de Yalnızlık vardı.Ve kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık..Kelimenin bittiği yerde başladı;Kelime söylenemeden önce başladı.Kelimeler Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık,Kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde.
Kelimeler,Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu.Yalnız kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe,Yalnızlık büyüdü,dayanılmaz oldu.
T.

28 Ekim 2017 Cumartesi

İDEOLOJİ VE DEVLETİN İDEOLOJİK AYGITLARI

Louis Althuser’i okuması zordur diyorlardı. Gerçekten de leblebi yutar gibi öyle kolay yazılar yazmamış Althuser. İki saatte 30 sayfa ilerleyebildim yani sözlerini anlaması da hazmetmesi de zor bir düşünür. Üretim ilişkilerinin yeniden üretimi üzerinden devletin ideolojik aygıtlarını tanımlamış. Devletin baskı aygıtları ve ideolojik aygıtlarının olduğunu belirtmiş. Bu iki tür aygıt birbirlerinden farklı olmakla birlikte farklı yöntemlerle aynı amaca hizmet eden araçlardır. Özetle yazar bunu anlatmaya çalışmış. Devletin ideolojik aygıtlarının hangi kurumlardan oluştuğunu belirtmekle birlikte çok yüzeysel bir şekilde değindiği için ne tür ilişkileri ihtiva ettiğine vs değinmiyor. Üretim ilişkilerinin yeniden üretilmesi hususunda da yeterinde detaylı ve tatmin edici şeyler söylemediği için çok havada kalıyor bu söylem (Belki de ben anlayamadığım için böyle düşünüyorumdur). Bu kitabı okuyup bitirince tüm sorun çözülmüş her şey anlaşılmış ve yerine oturmuş olmuyor maalesef. Konuya ilişkin makaleler okumak, bunun için de iyi bir literatür taraması yapmak gerekli. 


LOUİS ALTHUSER  İDEOLOJİ VE DEVLETİN İDEOLOJİK AYGITLARI

Üretimin vazgeçilmez koşulu, demek ki üretim koşullarının yeniden-üretimidir (Bu yeniden-üretim “basit” (ancak önceki üretim koşullarını yeniden-üreterek) ya da “genişletilmiş” (önceki üretim koşullarını genişleterek) olabilir). Bu sonuncu ayırımı şimdilik bir yana bırakalım. S. 154 (s.45)

Üretim Koşullarının Yeniden-Üretimi Nedir?

Üretim sürecinin, belirli üretim ilişkilerinin egemenliği altında ve bu üretim ilişkilerinin içinde var olan belirli üretici güçleri harekete geçirdiğini söyleyebiliriz. Bundan, her toplumsal formasyonun var olmak için bir yandan üretirken ve de üretilebilmek için, aynı anda üretim
koşullarını da yeniden-üretmesi gerektiği sonucu çıkar. Demek ki koşulların yeniden-üretilmesi gerekiyor:
1. Üretici güçler;
2. Var olan üretim ilişkileri.    S. 154-155      (s.46)

Üretim Araçlarının Yeniden-Üretimi

Ancak biz “göze batan” bu sorunu bir yandan ilk olarak gündeme getiren Quesnay’ın dehası ile, bir yandan da çözen Marx’m dehası sayesinde, üretimin maddi koşullarının yeniden-üretimin işletme düzeyinde düşünülemeyeceğini biliyoruz. Çünkü bu yeniden-üretimin gerçek koşulları
içinde var olduğu yer orası değildir, işletme düzeyinde olan, yalnızca yeniden-üretimin koşullarını ve mekanizmalarını düşünmeye imkan tanımayan bir sonuçtur. S. 155 (s. 47)

Emek-Gücünün Yeniden-Üretimi

Emek-gücünün yeniden-üretiminin asıl bölümü işletmenin
dışında gerçekleşir. S. 156 (s.48)

Emek-Gücünün Yeniden-Üretimi Nasıl Sağlanır?
Emek-gücünün yeniden-üretimi, emek-gücüne kendini yeniden-üretmesinin maddi aracı, yani ücret vererek sağlanır. Ücret her işletmenin muhasebesinde yer alır, ama asla emek-gücünün maddi yeniden-üretiminin koşulu olarak değil, “el-emeği sermaye”’ olarak.

Oysa ücret tam da böyle bir “iş görür”, çünkü ücret yalnızca emek-gücünün harcanmasıyla üretilen değerin, emek-gücünün yeniden-üretimi için vazgeçilmez bölümünü gösterir. Bunu, ücretli işçinin emek-gücünün yeniden üretimi için vazgeçilmez (barınması, giyinmesi ve yemesi,
kısacası ertesi gün -Tanrı’nın bahşettiği her ertesi gün- işletmenin kapısında bulunması için gereken) her şey diye anlayalım; şunu da ekleyelim: Proleterin kendini emek-gücü olarak bedenlerinde yeniden-ürettiği çocukların (X sayıda: X-0, 1, 2, vb. ne eşit olabilir) eğitimi ve yetişmesi için vazgeçilmez olan her şey. S. 154 (s.49)

Emek-gücünün bu (zengin bir çeşitlilik gösteren) niteliklerinin
yeniden-üretimi kapitalist düzende nasıl sağlanır? … Kapitalist eğitim sistemi içinde, başka kurum ve kertelerde. S 158 (s.50-51)

Ama ne öğretiliyor Okul’da? Şu ya da bu derecede uzun bir öğrenim almıyor, ama ne olursa olsun, okuma, yazma, sayma, yani birkaç teknik yanında, üretim alanının çeşitli mevkilerinde doğrudan doğruya kullanılabilecek “edebi” ya da “bilimsel kültür” öğeleri de (bunlar temel niteliğinde olabileceği gibi, ileri düzeyde de olabilir) daha başka pek çok teknik (işçiler için bir tür öğrenim, teknisyenler için başka tür, mühendisler için bir başka tür, üst kadrolar için de başka bir tür öğrenim) öğreniliyor. Belirli bir “beceri” öğreniliyor demek ki.

Ancak, bu bilgilerin ve tekniklerin yanında ve bu vesile ile de, işbölümünün her görevlisinin “tayin edildiği” yere göre uyması gereken terbiye kuralları, görgü “kuralları” öğreniliyor okulda: yurttaş olma bilinci, mesleki vicdan, ahlak kuralları, açıkçası toplumsal-teknik işbölümüne saygılı davranma kuralları ile son olarak da, sınıf egemenliğinin yerleştirdiği düzenin kurallarına saygılı davranma kuralları. Okulda aynı zamanda, “Fransızcayı düzgün konuşma”, düzgün “yazma” da öğreniliyor, yani (gelecekteki kapitalistlere ve uşaklarına) gerçekte “düzgün biçimde emretme”, yani işçilerle “düzgün konuşma” (ideal çözüm) vb. öğreniliyor. S. 158-159 (s. 51)

Emek gücünün yeniden-üretiminin yalnızca nitelikliliğinin yeniden-üretimini değil, kurulu düzenin kurallarına boyun eğmesinin de yeniden-üretimini, yani egemen ideolojinin, yani yöneten ideolojinin işçiler için yeniden-üretimini ve sömürü ve baskı görevlileri için yönetici sınıfın egemenliğini “söz ile” sağlasınlar diye yöneten ideolojiyi düzgün kullanma yeteneğinin yeniden-üretimini de gerektirir diyebiliriz. S. 159 (s. 51-52)

Devlet kurumları ya da ordu gibi başka Devlet Aygıtları da bir sürü beceri öğretiyor, fakat bunu yönetici ideolojiye boyun eğmeyi ya da bu ideolojinin “pratiğinin” egemenliğini sağlayan biçimlerde yapıyor. Tüm üretim, sömürü, baskı görevlileri ve “ideoloji profesyonellerinin” (Marx) görevlerini “bilinçli olarak” yerine getirmek için şu ya da bu oranda, bu ideolojiyi benimsemiş olmaları gerekir. S. 150

Emek-gücünün yeniden-üretimi, demek ki kendisinin sine qua non (olmazsa olmaz) koşulu olarak yalnızca niteliklerinin değil, aynı zamanda egemen ideolojiye boyun eğmesinin ya da
bu “ideolojinin” pratiğinin yeniden-üretimini ortaya çıkarıyor. S. 160 (s. 52)

ALT YAPI VE ÜST YAPI

Marx’ın, her toplumun yapısını özgül bir belirlemeyle eklemlenmiş “düzey” ya da “kerte”lerden oluşmuş biçimde tasarladığını söylemiştik: bir yanda, alt-yapı ya da ekonomik temel (üretici güçler ile üretim ilişkilerinin “birliği”) öte yandaysa, hukuki, siyasal (hukuk ve devlet) ve ideoloji (çeşidi ideolojiler; ahlaki, dinsel, hukuki, siyasal vb.) olmak üzere kendisi de iki “düzey” ya da “kerte” içeren üst-yapı. S. 160-161 (s. 53-54)

Tüm toplumların yapısının, üst-yapının iki “katı”nın dayandığı bir temele (alt-yapı) sahip bir bina olarak tasarlanmasının bir eğretileme, daha kesin biçimde söylenirse, uzamsal bir eğretileme olduğunu herkes kolayca kabul edebilir: Bu bir yerlemdir. Her eğretileme gibi bu eğretileme de, bir şey gösterir, bir şey uyandırır aklımızda. Neyi? Şunu: Temele dayanmasalardı üst katların tek başlarına havada duramayacaklarını. S. 161

Temelin son kertede belirleyiciliği ile belirlenmiş olarak, etkililik (ya da belirleme) göstergeleri Marksist gelenekte iki biçimde düşünülmüştür. 1) Üst-yapının temel karşısında “görece özerkliği” vardır; 2) üstyapının temele “bir karşılık olarak etkisi” vardır. S. 162

DEVLET

Marksist gelenek bu konuda kesin konuşuyor: Devlet, açıkça baskı aracı olarak kabul ediliyor. Devlet, yönetici sınıfların (19. yüzyılda burjuva ve büyük toprak sahipleri “sınıfı”) artı-değeri sızdırma sürecine (yani kapitalist sömürüye) boyun eğmesi için, işçi sınıfı üzerindeki egemenliklerini güven altına almalarını sağlayan bir baskı “makinası”dır.

Öyleyse, devlet her şeyden önce, Marksist klasiklerin devlet aygıtı adını verdikleri şeydir. Bu terim şunları kapsar: Hukuki pratiğin gerekleri uyarınca zorunluluğunu ve varlığını kabul ettiğimiz (dar anlamıyla) özelleşmiş aygıt, yani yalnızca polis ve uzmanlaşmış yardımcı birlikleri
“olaylarla başa çıkamadıklarında” son kertede ek bir baskı gücü olarak doğrudan doğruya müdahale eden (proletarya bu dersi kanıyla öğrendi) Ordu ve bu bütünün üzerinde,
devlet başkanı, hükümet ve yönetim. S. 163  (s.56-57)

Devletin mekanizmalarını kendi işleyişleri içinde anlamak için, devleti devlet aygıtı olarak tasarlayan klasik tanıma bir şeyler eklemenin vazgeçilmez olduğu kanısındayız. S. 166

Marksist Devlet Kuramının Özü

Tüm siyasal sınıf mücadeleleri devlet çevresinde döner. Başka deyişle, devlet iktidarının herhangi bir sınıf ya da sınıflar ya da sınıf bölümleri ittifakı tarafından elde tutulması, yani elde edilmesi ve korunması çevresinde döner. Yaptığımız bu ilk açıklama, böylece bizi
siyasal sınıf mücadelelerinin hedefi olan devlet iktidarı (devlet iktidarının korunması ya da elde edilmesi) ile devlet aygıtını birbirinden ayırmaya zorluyor. S. 166 (s. 60)

Marksist devlet kuramının” bu konuyla ilgili görüşünü özetlemek istersek, Marksist klasiklerin hep şunları öne sürdüğünü söyleyebiliriz:
1) Devlet, Devletin (Baskı) Aygıtıdır;
2) Devlet iktidarı ile devlet aygıtını birbirinden ayırmak
gerekir;
3) Sınıf mücadelelerinin hedefi devlet iktidarıdır, dolayısıyla, devlet iktidarını ellerinde tutan sınıflarca (veya sınıf ya da sınıf fraksiyonları ittifakı) devlet aygıtının kendi sınıfsal hedefleri doğrultusunda kullanılmasıdır;
4) Proletarya, var olan burjuva devlet aygıtını yıkmak ve bu ilk aşamada onun yerine bambaşka bir devlet aygıtı koymak, daha ileriki aşamalarda ise, radikal bir süreci, devleti yıkma sürecini (devlet iktidarı ve her türlü devlet aygıtının sonu) başlatmak için devlet iktidarını ele geçirmelidir. S. 167 (s.61)

Devletin İdeolojik Aygıtları

Marksist klasiklerin kendi deneyim ve meseleleri ele alma usulleri esas itibarıyla siyasal pratiğin alanıyla sınırlı kaldı. S. 167 (kısaltma yaptım. Tam metin böyle değil)

Devlet kuramını geliştirmek için, yalnızca devlet aygıtı ile devlet iktidarı ayırımını değil, açıkça Devletin (Baskı) Aygıtının yanında bulunan, ancak onunla karıştırılmaması gereken bir gerçeği de göz önüne almak zorunludur. Bu gerçeğe kendi kavramının adını vereceğiz: Devletin İdeolojik
Aygıtları.
Devletin İdeolojik Aygıtları (DİA’lar) nedir?
DİA’lar Devletin (Baskı) Aygıtıyla aynı şey değildirler. Marksist kuramda, devlet aygıtının şunları kapsadığını anımsatalım: Hükümet, İdare, Ordu, Polis, Mahkemeler, Hapishaneler vb., ki bunlar bundan böyle bizim Devletin Baskı Aygıtı adını vereceğimiz şeyi oluştururlar. Baskı sözcüğü, söz konusu devlet aygıtının hiç olmazsa en uç noktada (çünkü, örneğin, idari baskı fiziksel olmayan biçimlere de bürünebilir) “zor kullandığını” belirtir. S. 168 (s. 62-63)
Devletin İdeolojik Aygıtları DİA’lar şu kurumlardır:

• Dinsel DİA (farklı Kiliseler’in oluşturduğu sistem).
• Öğrenimsel DİA (farklı, gerek özel gerekse devlet
okullarının oluşturduğu sistem).
• Aile Dİ Ası.20
• Hukuki DİA.21
• Siyasal DİA (değişik partileri de içeren sistem)
• Sendikal DİA.
• Haberleşme DİA’sı (basın, radyo-televizyon vb.).
• Kültürel DİA (edebiyat, güzel sanatlar, spor vb.). s. 169 (s.63-64)

DİA’lar Devletin (Baskı) Aygıtı ile aynı şey değildirler. Birbirlerinden nerelerde ayrılırlar?

İkinci aşamada, devletin birleşik (baskı) aygıtının tümüyle kamu alanında yer almasına karşın, DİA’ların (görünüşteki dağınıklıkları içinde) en büyük bölümünün özel alanda bulunduğunu saptayabiliriz. Kiliseler, Partiler, Sendikalar, Aileler ve bazı Okullar, gazetelerin ve kültürel kuruluşların çoğu, vb. vb., özeldir. S. 169 (s. 64)

DİA’lan gerçekleştiren kuramların özel ya da kamusal olması pek önemli değildir. Önemli olan işleyişleridir. Özel kurumlar aynen DİA’lar gibi “işleyebilir”ler. (s.65)

Devletin (Baskı) Aygıtı “zor kullanarak” işler, oysa DİA’lar ideoloji kullanarak işlerler. S. 170 (s.65)

(sayfa 170 devamı detaylandırıyor bu konuyu)

Devlet iktidarı (ve filancanın elinde olması...) ile devlet aygıtını birbirinden ayırmak gerekir. Ancak, devlet aygıtının iki bedeni kapsadığını da ekleyeceğiz: bir yanda Devletin (Baskı)
Aygıtını temsil eden kurumlar bedeni, öbür yanda DİA’lar bedenini temsil eden kurumlar bedeni. S. 173 (s.68)

ÜRETİM İLİŞKİLERİNİN YENİDEN-ÜRETİMİ ÜZERİNE
 
Üretim ilişkilerinin yeniden-üretimi nasıl sağlanır?

Yerlemin (alt-yapı, üst-yapı) diliyle söylersek: Çok büyük ölçüde hukuki-siyasal ve ideolojik üst-yapı yoluyla sağlanır.

Üretim ilişkilerinin yeniden-üretimi büyük ölçüde, devlet iktidarının devlet aygıtlarında uygulanmasıyla, yani bir yandan DİA’larda, öbür yandan Devletin (Baskı) Aygıtında uygulanmasıyla sağlanıyor. S. 173 (s.69)

1.      Tüm devlet aygıtları hem ideoloji, hem de baskı kullanarak işlerler. Aradaki fark, Devletin (Baskı) Aygıtının ağırlıklı olarak baskıya öncelik vererek işlemesine karşın, DlA’ların ağırlıklı olarak ideolojiye öncelik vererek işlemeleridir
2.      Devletin (Baskı) Aygıtının ayrı ayrı öğeleri bir komuta biriminin, yani devlet iktidarını ellerinde tutan egemen sınıfların siyasal temsilcilerinin uyguladığı sınıf mücadelesi siyaseti biriminin varlığında merkezileşen örgütlenmiş bir bütün oluşturur, ama DİA’lar çok sayıda ve birbirlerinden ayrıdırlar, “görece özerktirler” ve proleter sınıf mücadelesi ile kapitalist sınıf mücadelesi ve onların bağımlı biçimleri arasındaki çarpışmaların sonuçlarını, kimi zaman en uç, kimi zaman da sınırlı biçimlerde dile getiren çelişkilere
nesnel bir alan sağlamaya elverişlidirler.
3.      Devlet (Baskı) Aygıtının birliği, iktidardaki sınıfların sınıf mücadelesi siyasetlerini uygulayan, iktidardaki sınıfların temsilcilerinin yönetiminde birleşmiş-merkezileşmiş örgütü aracılığıyla sağlanmasına karşın, değişik DİA’lar arasındaki birlik egemen ideoloji tarafından, egemen sınıfın ideolojisi tarafından, çoklukla çelişkili biçimlerde sağlanır. S. 174 (s.69-70)
Devletin (Baskı) Aygıtının “kalkanı” ardında üretim ilişkilerinin yeniden-üretimini de büyük ölçüde sağlayanlar gene aynı Devletin İdeolojik Aygıtlarıdır. Egemen ideolojinin, yani devlet iktidarını elinde tutan egemen sınıfın ideolojisinin rolü de ağırlıklı olarak burada gerçekleşir. Bir yandan Devletin (Baskı) Aygıtı ve Devletin İdeolojik Aygıtları, öte yandan da ayrı ayrı DİA’lar arasındaki (zaman zaman gıcırdayan) “uyum” egemen ideolojinin aracılığıyla sağlanır. S. 175 (s.70-71)

Öğrenimsel aygıt, neden kapitalist toplumsal formasyonlarda egemen DİA’dır ve nasıl işler?
Şimdilik şu kadarla yetinelim:

1.      Tüm DİA’lar, hangisi olursa olsun, aynı hedefe yönelir: Üretim ilişkilerinin yeniden-üretimi, yani kapitalist sömürü ilişkilerinin yeniden-üretimi. S. 178 (s. 75) (Diğer maddeler için kaynağa bakınız)


İDEOLOJİ ÜSTÜNE

Marx bu terimi ele aldığında ona, gençlik eserlerinde bile yeni bir anlam verir. Bundan böyle ideoloji, bir insanın ya da bir toplumsal grubun zihninde egemen olan fikirler, tasarımlar sistemidir. S. 182

İDEOLOJİNİN TARİHİ YOKTUR

 
İdeoloji katıksız yanılsama, katıksız rüya, yani hiçlik olarak tasarlanmıştır. Tüm gerçekliği kendinin dışındadır. S. 183

İdeolojinin tarihi yoktur, fakat bu onun içinde bir tarih olmadığı demek değildir.  S. 184

Der. Slavoj Zizek, İdeolojiyi Hatırlamak, Louis Althuser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Dipnot Yayınları, Ankara, 2013

Louis Althuser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, İthaki Yayınları, 2. Baskı, Çev. Alp Tümertekin, İstanbul, 2016