9 Şubat 2018 Cuma

'Vurun çingenlere' diyorlardı

Elimden geldiğince ayrımcılık, sosyal mesafe, ırkçılık üzerine yaptığım araştırmalarda bulduklarımı paylaşmayı karar verdim. Bu paylaşımları "Ayrımcılık ve Ötekileştirme" adlı etiket altında toplayacağım. Amacım hem bu konulara dikkat çekmek hem de ileriye yönelik bu arşiv üzerinden blog için bir makale yazmaktır. 

Fotoğrafların yazıyla hiçbir alakası yoktur. Sadece böyle güzel gülebilen çocuklara karşı yapılan ayrımcılığa defalarca şahit olmuşumdur. İşin aslı küçükken çingene mahallesinden geçerken ben de korkardım ve çocuklarla oynamazdım. Geçmişin telafisi yok, geleceği kurtarmaya bakalım.

'Vurun cingenlere' diyorlardı

 

Selendi'deki Romanlar olayların nedenini şöyle anlatıyor: Kahvehanede 'Çingenelere çay vermem' dediler. Tartıştık. Ayrımcılık var. Saldırırken 'Vurun cingenlere' diyorlardı.

MANİSA/İSTANBUL - “Kahveye girdim, çay istedim. Bana çay vermediler. ‘Cingenlere çay vermem, çık git’ dedi. Tartıştık. Bunlar da beni dövdü.”
Manisa’nın Selendi ilçesinde, 5 Ocak gecesi yaşanan utanç gecesinin ‘baş kahramanı’ Burhan Uçkun, yaşadıklarını böyle anlatıyor. Anlattıkları, ‘Bir grup Roman’ın sigara kavgası yüzünden ilçeyi karıştırdığı’ iddialarıyla taban tabana zıt. Üstelik Uçkun, Roman Mahallesi’ne yürüyen kalabalığın ise bizzat belediye anonsuyla toplandığını iddia etti!
Selendi’de yılbaşı gecesi Çavuş’un Yeri Kahvesi’ne giden Uçkun ile kahvedekiler arasında tartışma çıktı. Kavgaya dönüştü. Uçkun’un babası aynı gün geçirdiği kalp kriziyle öldü. Bu olaydan beş gün sonra kahvedekilerle Uçkun ve Uçkun’un yakınları arasında yine kavga çıktı. Hemen ardından toplanan 1000 kişi Romanların yaşadığı yerlere doğru yürüdü. Evler, çadırlar taşlandı, otomobiller, minibüsler devrilip yakıldı. Olaylar beş saat sonunda ‘dindirilebildi’. Kimse gözaltına alınmadı.

‘Şen’ Romanlara sığındılar
Selendi‘de yaşayan 15’i çocuk, 20’si kadın 74 Roman Jandarma Komutanlığı’nda ‘koruma altına’ alındı. Ardından polis eskortu eşliğinde Selendi’den çıkarılıp Gördes’e götürüldüler. Gidenlere tüm bu yaşananlar göz önüne alındığında ‘şaka gibi’ bir ismi olan dernek sahip çıktı: Gördes Şen Romanlar Derneği! Gelenler evlere paylaştırıldı.
Basına ilk yansıyan ifadelerde, olaylar zincirini Uçkun’un yasak olmasına rağmen kahvede sigara içme inadının yol açtığı belirtiliyordu. Ama Selendi’den çıkarılan bazı Romanların iddiasına göre kendilerine yönelik baskılar ta bir yıl önce başladı. Uçkun ise yaşadıklarını şöyle anlattı:
“O gün olay sigara olayı değildi. Kahvehaneye girdim, çay istedim. Bana çay vermediler. ‘Cingenlere çay vermem, kahvemden çık git’ dedi. Tartıştık. Bunlar beni dövdüler. Kafamda da dikiş var. Ben hastaneye gittim. Babam duymuş. Hastaneden karakola götürdüler beni. Karakolun önüne gelmiş. Beni döven şahısları görünce biraz sinirlenmiş. Küfür filan etmiş. Rahatsızlanmış, orada düşüp ölmüş. Sabah beni bıraktılar. Babamı defnettik. (Pazartesi) Eşim, ailemden kızlar gezmeye gidiyorlarmış. Laf atmışlar, ‘Biz bunları hastanelik ettik. Utanmıyorlar gezmeye’ demişler. Bizim hanımlar bunları biraz dövmüşler. Biz ailelerimizi aldık ve evimize gittik. Saat 14.00 civarında Selendi Belediye Başkanı anons yaptırdı, ‘Selendi halkı emniyetin önünde toplansın’ dedi. Halk toplanmış. Akşam bir baktık yukarıdan gürültüler geliyor...”
Uçkun öfkeli: “Bize ayrımcılık yapıldı. Üçüncü sınıf insan muamelesi görüyoruz. Evlerimizden edildik. Başımı, gözümü dağıttılar. Babamın ölümüne sebep oldular. Devlet büyüklerinden bir arada olabilmemiz için bize yardımcı olmalarını bekliyoruz.” 35 yıldır Selendi’de yaşayan Roman bir kadın artık evine geri dönmeyi düşünmüyor: “Torunlarım vardı. Çocuklarım vardı. Onları o anda kaybetme korkusu çok büyüktü. ‘Vurun cingenlere’ diyorlardı. ‘Cingen’ kelimesini kullanıyorlar. Yani cingensem ben, gâvur değilim. Türk vatandaşıyım. Benim kimliğimde İslam diye yazıyor. Karakol komutanına telefon açtık, ‘yetiş’ diye. Allah razı olsun askerleriyle beraber geldi. Bizi oradan aldı. Kendi yemekhanesine götürdü.”

‘Vali kâğıt imzalatmak istedi’ 
30 yıldır Selendi’de yaşadıklarını, hiçbir sorun yaşamadıklarını anlatan bir başka Roman’a göre vali gitmeleri için onlara baskı yaptı: “Olayı sigaraya bağlıyorlar. Ona bağlıyorlar. Alakası yok... Vali bey olaydan sonra bize ‘kendi istediğimizle gitmek istiyoruz’ diye kâğıt doldurmamızı istedi. Ben imzalamadım. Doldurmadım kağıdı. Israrla istediler, yapmadım”
Aynı kâğıtlardan başka bir Roman kadın da söz etti: “Bazı kâğıtlar çıkardılar. Ben okuma yazma bilmiyorum. Ne olduğunu bilmiyorum. Vali bey diyor ki ben sizi koruyamam. Gideceksiniz diyor.”
CNN’e konuşan bir Roman, olay günü hurda arabasındaki bozuk paralara kadar her şeyini yitirdiğini söylerken Selendi Belediye Başkanı’na ‘teşekkür’ etti. Yaşadıklarının aynısını onun da yaşamasını istedi. Mağdur Roman vatandaşlardan Hüseyin Uysal ise isyan ediyordu: “Türkler Türk, Kürtler ise Kürt devleti kurmak istiyor. Bizler de Roman devleti mi kuralım? Böyle bir ayrımcılık yapılmasın. Gördes’e gönderilirken bindiğimiz minibüsler bile taşlandı. Camları kırıldı. İnsan insana bunu yapar mı?” 

Vali: Roman hayatı 21. asra yakışmıyor!
Selendi’yi terk eden Romanlara “Kendi isteğimle gidiyorum” yazan kâğıt imzalattığı öne sürülen Manisa Valisi Celalettin Güvenç, NTV’de sürgün iddiasını reddetti. Ancak “Romanların göçebe hayatı yaşamasının 21. yüzyılın dünyasında insana yakışmıyor” diyerek Romanların artık yaşam tarzlarını değiştirerek yerleşik düzene geçmeleri gerektiğini savundu.
Vali bu görüşlerini saldırıya uğrayan Romanlara da telkin ettiğini, onların da kendisini haklı bulduklarını savundu: “Biz 63 Roman vatandaşımızla sohbet ettik. Bu insanların işsiz, vasıfsız olmasını değerlendirdik. Güvenlik sorunu olmayacağını kendilerine ifade ettik. Kendileri ayrılmalarının uygun olacağını söylediler. Bize yazılı beyanda bulundular, sürgün söz konusu değil.”

Mevlana evine buyurun
‘Gidenlerin’ yeni adresi de belli oldu: Salihli veya Akhisar. Romanlara 20 adet prefabrik ev, iaşe, çocuklarına okul ve kendilerine iş sağlanacak. Kızılay Romanlar için Mevlana evi adı verilen 12’şer metrekarelik PVC evlerden kuracak. İçlerinde portatif masa, sandalyeler ile, çatal, bıçak, yatak, battaniye olacak.
AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Manisa milletvekili Hüseyin Tanrıverdi’ye göre Selendi’deki olaylar demokratik açılımın önemini gözler önüne serdi.
Çağdaş Romanlar Derneği Akhisar Şube Başkanı ve TBMM Roman Çalıştayı üyesi Erdoğan Şener ise ‘Romanlara sahip çıkan devlet’e teşekkür etti:
“74 Roman vatandaş bir sanayi ilçesi olan Salihli’ye yerleşmek istedi. İnceleme başlattık. Konuyu TBMM’ye taşıyacağız. Devlet Romanlara sahip çıktı. Valimize çok teşekkür ediyoruz.”

Radikal, DHA, AA, 08.01.2010


 Üstteki Fotoğraf: Deniz Adalı, Aşağıdaki fotoğraf: Engin Güneysu

10 Ocak 2018 Çarşamba

Paradigma değişimi: Zeki ve çalışkan olmaktan iyilik ve yaratıcılığa

Günümüzde bilimsel bilgi üretmek için kullanılan birbirinden farklı paradigmalar vardır. Bu paradigmalar arasında en eskisi pozitivist paradigmadır. Pozitivist paradigmanın sayıltıları zaman içinde yanlış olduğu görülmüştür. Bu yanlışlıklardan ötürü ortaya çıkan paradigmalardan biri de bütüncü paradigmadır. Bütüncü paradigma öncelikle kuantum teorisinin ortaya konulması ve akabinde doğu mistisizminin etkisiyle gelişmiştir. Kuantum teorisi, pozitivist paradigmanın temel ontolojik ve epistemolojik sayıltılarının yanlış olduğunu ortaya koymuştur. Yeni bir paradigma ihtiyacı da tam olarak bu yüzden ortaya çıkmıştır. Fakat bir paradigmanın ortaya çıkması için bu paradigmanın sayıltılarının sadece bir kişinin veya bir grubun görüşü olmaktan çıkmasını gerektirir.
Pozitivist paradigmanın geçmişi birkaç yüzyıl öncesine dayanması sebebiyle günümüzde hala gücünü kaybetmiş olmasına rağmen varlığını sürdürmektedir. Bunun sebebi bu paradigmanın sayıltılarını kabul eden bir çok toplumun mevcudiyetidir. Yeni bir paradigma olan bütüncü yaklaşım ise maalesef literatür taramalarında dahi fark ediliyor ki toplum tarafından henüz fazla benimsenmiş bir paradigma değildir. Bu paradigmanın en önemli yanı, insanı bir makine olarak değil bir mana taşıyan değer olarak kabul etmesidir.

Pozitivist paradigma dünyayı kontrol etmeyi amaçlarken maalesef günümüzde rahatlıkla gözlemlenebilen doğa sorunlarının (küresel ısınma, kirlilik, kaynakların tükenmesi vs.) da temel sebebidir. Bütüncü yaklaşımın toplumlar tarafından kabul edilmesinin elzem olmasının sebeplerinden biri de tam olarak budur. Her değişimi gelişim sanan insanoğlu çürümüş bir bilim anlayışının sunduğu yenilikleri de ilerleme olarak kabul etmesi sebebiyle kendi sonunu getirmektedir. Bu yüzden ötürü bütüncü yaklaşımla birlikte sadece bilimsel bilginin değil aynı zamanda doğanın ve toplumların da geleceğinin kurtulabileceğine inanıyoruz.
Durukan
PARADİGMA DEĞİŞİMİ TÜRKER KILIÇ
Bilimde “Esasın Değişimi”: Yapıtaşlarından Bağlantısallığa
Bacon, Descartes, Newton (1600+)
Laniakea, Epigenetic, Nöro Zihin (1905+)
Gerçek birbirinden ayrı, ölçülebilir parçalardan oluşan bir toplam, bir makinedir.
Gerçek birbirinden ayrılmaz ilişkilerden oluşan bir ağdır. Parçaların oluşturduğu bütün parçaların toplamından fazladır.
Determinizm
Olasılık
Kartezyen düşünce
Bağıntısallık, Ağsal düşünce
Diyalektik
Bağlantısal bütünlük
Beden-Zihin-Bilinç ayrılığı
Beden, Zihin, Bilinç bütünlüğü
Bilimsel gözlemler nesnel
Bilimsel gözlemler gözlemleyene ve bilgi edinme sürecine bağlıdır
Amaç, bilime konu olan sürece yada nesneye sahip olmak, hakim olmak
Amaç, bilime, konulan sürece dahil olmak, birlikte var olmak.

Bilim Paradigmamızı ve yaşamımızı değiştirecek 3 buluş

-          Laniakea
-          Epigenetik
-          Connectome


Yaşamın neliği nasıl öğrenilebilir?
Eski bilim karıncaları tek tek incelemek zorundaydı. Yeni bilim tüm karıncaları, karınca toplumunu bir bütün olarak inceler.
Beyin zihin yaratan, yaşam yaratan bir organ.
Her şey içinde bulunduğu ağ ile anlamlı. Hiçbir hücrenin kendi başına bir anlamı yoktur.
Hiç kimse kendi başına anlamlı değil. Herkes yanında bulunanlarla anlamlı. Bizi oluşturan, değerimizi belirleyen yanımızdakilerdir. Bu bağlantısal bütünsellik çok önemli.
LANİAKEA: Evrendeki her şey birbiriyle bir bağlantısal bütünlük içindedir.
EPİGENETİK: DNA-Hücre-Doku-Organ
DNA’da meydana gelen bir değişme hepsini değiştirir (Klasik bilgi bu). Epigenetikle birlikte öğrendik ki düşüncedeki değişim organı, dokuyu, hücreyi, DNA’yı değiştirebilir. Yani parça bütünü etkilediği gibi bütün de parçayı etkileyebilir.
Muzdaki gen sayısı insandan fazla. İnekle insan arasındaki genetik fark yüzde 2.
Yani genler tek başına önemli değildir.
CONNECTONE: Nörozihin
Beyin yaşam yaratan organdır. Yaşam en geniş ortak zihin kümesidir.
Bilinç: enformasyon entegrasyonudur. Matematikselleştirilebilir.
Her tümörün bir bilinci, zekası var. Bu durum sosyoloji için de geçerli.
Varlığın Yaşam Ağı İçindeki Yeri
Eski bilim ormandaki ağacı ayrı, karıncayı ayrı incelerdi. Artık ormanın bütünselliği gözlemleniyo. Ormanın bütünselliğine ait bir zekası var. Ormanın kendisi bilgi işleyen bir sistem.
Tüm yaşam ağı bir enformasyon sistemidir
-          10’lu cebir
-          2’li dijital
-          4’lü DNA-RNA
-          20’li protein
-          29 Alfabe
-          100 miltar nöron beyin
-          22000 gen genom
ayırca şu bağlantıya da bakmanızı öneririm
Filmin dijital kodlaması virüse aktarılıyor ve virüs bakteriye konuluyor. Bakteri bir süre sonra çoğalıyor. Çoğalan bakterilerden film görüntüsü elde ediliyor. Yani bir filmi bir bakteriden çoğaltmak mümkündür. Yani her şey bir enformasyondur.
Toplumun zihnine kültür adı veriyoruz.
Yaşam iç içe geçmiş yaşamlardan oluşur.  Bütün, onu oluşturan alt birimlerin toplamından fazlasıdır. Bu fazlalık yaratıcılıktan gelen fazlalıktır.
Yeni bilim: Autopoiesis
Her iletişim düşünce ve anlam yaratır, bu da daha fazla iletişim getirir. Böylece, ağın tamamı kendisini var eder.
Bağlantısallık, bilinç (Yaratıcılık/Zeka) üretir. Her enformasyon işleyen sistem bilinç/zeka üretir.
Örneğin, iki yapay zeka Bob ve Alice, yaratanların anlamadığı YENİ BİR DİL geliştirmeye başladı ve deney sonlandırıldı.
Zeka canlılık gerektiren bir işlev değildir. Her enformasyonun bir zekası vardır.
İstikrarlı kalan şey sistemin örgütlenme modeli yani ağıdır, bağlantısallık yapısıdır.
Organizmanın yapı taşları yani parçalar, değişkendir.
Bizler, hepimiz kendimizi ormanın içerisindeki ağacın dalının bir yaprağı olarak algılıyoruz. Ego dediğimiz şey bu yapraktır. Sanıyoruz ki yanımızdaki yaprak bizden çok farklı. Çünkü biz bu ayrımcılığın üzerine kurulmuş bir kültürden geliyoruz. Halbuki bu yeni bilim diyor ki senin yanındaki yaprak senden çok farklı değil. Ormanın açısından baktığın zaman yaprakların pek bir farkı yok birbirinden.
Bilim bulur, siyaset işler ve böylece topluma yansır.
ÇELİKİLER ÇAĞI
Aynı yıl 367 Nobel Barış Ödülü adayı ve Aylan, Mehmet, Muhammet






Tırtılla kelebek gen yapısı aynıdır. Aralarındaki fark genlerin arasındaki bağlantısal farklılıktır. Her tırtıl kelebek olmaz. Yaklaşık 8000 kelebekten ancak biri kelebek olur. Bir tırtılın kelebek olmasını belirleyen şey o tırtılın içinde hayalci genlerin oranıdır. 999 hayalci hücre o tırtılın kelebek olmasına yetmezken 100 hayalci hücre o tırtılın kelebek olmasını sağlayabilir.
ÇELİŞKİLER DÖNEMİ ÖZELLİKLERİ
-          Popülizm
-          Korumacılık
-          Muhafazakarlık
-          Kurumsal din
-          Milliyetçilik
-          Düşman figürü üretimi
-          Anlamak ve bilmek yerine inanmak
-          Sevinç ve coşku yerine keder ve yetmezlik duygusu.







Video linki: Burası

8 Ocak 2018 Pazartesi

Pozitivizmin dünyayı nasıl sığlaştırdığını ve insana dair olan şeyleri yozlaştırdığını gösteren bir alıntı

Newton fiziğinin ki günümüzde “Klasik Fizik” diyoruz, tanımladığı evren ve dünya, belli kurallara göre işleyen, “deterministik”, yani başı sonu belli olan bir sistemdi. Açık, kesin bir sistemdi. Kainatı oluşturan cisimcikler belirli fizik kurallarına göre hareket ederlerdi. Birbirleriyle olan ilişkileri nedensellik çerçevesindeydi. Nedensellik kurallarını keşfedersek, bizi sistemin nasıl işlediğini kesin olarak öğrenmekten alıkoyacak hiçbir şey yoktu. Ortada, belirsiz, bulanık veya saçaklı olan hiçbir şey yoktu.
Klasik fiziğin dünyası bir ya-ya da dünyasıydı. Bir şey ya doğruydu ya da yanlış. “Hem doğru hem de yanlış” olması, söz konusu bile olamazdı, çünkü “doğru” tekti. Örneğin, ışık. Işığın, ya cisimcik bölüklerinden ya da dalga serilerinden oluşması gerektiği düşünülürdü. Işığın hem dalga serilerinden hem de cisimcik bölüklerinden oluştuğunu söylemeye kalkan birisi, Kosko’nun demesiyle, kendisini anında sokakta bulurdu. Ve dolayısıyla, Newton’un düşünceleri, fiziğin dışındaki diğer tüm bilimleri de etkiledi. Sadece bilimleri değil, sanatı, edebiyatı, hatta müziği etkiledi. Örneğin, Newton’un münferit atomlardan oluşan kainat fikri, ekonomide, Adam Smith’in kişisel çıkarlarını kovalayan bireysel girişimcilerden meydana gelen insanlık görüşünü doğurdu, kapitalist/liberal anlayışın mesnedi oldu. Smith, Newton’un akıl yürütme yöntemini izledi: Sistemi mümkün olan en küçük parçacıklarına böl, parçacıkların davranışlarını gözlemle, bütünün geleceğine dair karar ver, tahmin yürüt.
İstemediğiniz kadar başka örnekler de var. Mesela, ideoloji. Newton’un siyah-beyaz dünyasında insan, ya sağcı olur ya da solcu. Hem sağcı hem de solcu olabildiği iddiası saçmalıktır; tıpkı, hem demokrat hem de jakoben olabildiği iddiası gibi saçmalık. Mesela, din. İnsan, ya kafir olur ya da mümin. İki konum arasında bir konumda olmak, patates dininden olmak kadar saçma sayılır. Mesela, edebiyat. Roman karakterleri ya iyi ya kötü, ya kahraman ya korkak olur, bir hedefe hizmet eder. Örneğin müzik. Müzikte notalar do-re gibi şaşmaz aralıklarla kesin olurlar. (Bach’ın “matematikseldir” diye övünmesi bundandır) Türk müziğinin ara tonları yok sayılacaktır, çünkü aklın yolu birdir, “doğru” tektir; biraz o, biraz da bu olmak, yozluktur, şahsiyetsizliktir. En iyi ihtimalle kafa karışıklığıdır, mistisizmdir. S. 20-22
Alev Alatlı (2009). Aklın Yolu Bir Değildir!, Ankara: Destek 

Osmanlı'da fotoğraf ve Sosyolojik açıdan bu fotoğrafların anlamı

Birkaç yıl önce Osmanlı’da 19 yüzyıldan günümüz Türkiye’sine kadın ve erkeklerin giyimleri üzerinden sosyal değişmeyi analiz etmek istemiştim fakat Osmanlı dönemine ait kıyafetlere ulaşamamıştım. Şuan hem kadınların hem erkeklerin gündelik kıyafetleri ile fotoğrafları, özel günlerde giyinilen kıyafetlerle çekildikleri fotoğraflar da dahil buldum. Hem geçmişe ışık tutan bu fotoğraflar aynı zamanda günümüzle de bazı hususlarda kıyaslama yapmaya olanak sağlıyor.
Osmanlı da gündelik yaşamı, ekonomik yaşamı, şehirlerin durumunu anlamak için fotoğraflar eşsiz kaynaklardır. Osmanlı matbaa kullanmaya hayli geç başlamıştı. İlginçtir resim dinen hoş karşılanmamasına rağmen fotoğraf makinesi daha keşfedileli 10 yıl olmadan Osmanlı'da kullanılmaya başlandı; Ceride-i Havadis 15 Ağustos 1941 yılında fotoğraf makinesinin tanıtımını yapıyordu (görseldeki yazı gazeteden alıntıdır). Osmanlı’da ilk fotoğrafçılar tabii ki gayrimüslim vatandaşlar arasından çıktı. Bunun yanı sıra birçok Avrupalı fotoğrafçı Osmanlı Devletine fotoğraf çekmek için geliyordu. Fotoğrafın nasıl bir ideolojik aygıt olduğunu buradan bile anlayabiliyoruz. Osmanlıya gelip fotoğraf çeken bu fotoğrafçıların fotoğrafları Viyana'da sarayda sergilenirdi. II. Abdülhamit de fotoğrafın gücünün farkındaydı. Hatta kendisinin de fotoğraf çektiği söyleniyor. Abdülhamit de çekilen fotoğrafları başka ülkelerin devlet başkanlarına propaganda yapma amacıyla gönderirmiş.

Kılık kıyafet bir yana Osmanlı’nın zihin dünyasını da fotoğraflara bakarak anlamak mümkün. Örneğin ırkçılığın bizde olmadığını, siyahilere karşı bizde bir ayrımcılığın söz konusu olmadığını anlayabiliyoruz fotoğraflardan. Örneğin Birinci Dünya Savaşında Osmanlı’nın pilotlarından biri siyahi bir vatandaştır. Aynı yıllarda Amerika’da siyahiler beyazlarla aynı tuvalete dahi gidemezken Osmanlı’da pilot dahi olabiliyorlardı. Bu açıdan bakınca modern Amerika mı daha insancıl, daha medeni yoksa hasta adam denilen Osmanlı mı?

Günümüz Türkiye’sinde kafeler, kahvehaneler artık sadece işlek yerlerde bulunmayıp herhangi bir başka dükkanın bulunmadığı, sadece evlerden oluşan sokaklara kadar sızmış durumda. Gerçekten de kafeleri seviyor bizim neslimiz. Sadece gençler değil daha ileri yaşta olanlar da kafelerde vakit geçirmekten keyif alıyor. Örneğin kadınlar artık altın-para günlerini kafelerde yapıyorlar. Bu durum günümüze ait bir özellik gibi gelebilir fakat 19. Yüzyıl fotoğraflarına baktığımızda o dönemlerde de durum pek de farklı değil. Dönemin erkekleri kahvehanelerde vakit geçirmekten hayli keyif aldıkları fotoğraflardan anlaşılıyor.



Kısa bir göz atma yöntemiyle bu sonuçlara hemencecik ulaşmak mümkün. Daha derin gözlemlemeyle Osmanlı dönemi fotoğraflarından daha bir çok bilgi edinmek mümkün. Örneğin doğrudan bazı kadınların bulunduğu fotoğraflarda fotoğraflardaki kadınlar aslında birer model. Müslüman kadınlar fotoğraf çektirmek istemedikleri için gayrimüslim kadınlara Müslüman kıyafetleri giydirilip çekilmiş fotoğraflar. Bu bilgiyi diğer sokak fotoğraflarına bakarak kullandığımızda kadınların yaşam tarzları ile dini yaşam ve sosyal yaşam arasında nasıl bir düzen kurulduğunu görmek mümkün.






12 Aralık 2017 Salı

22 Kasım 2017 Çarşamba

Devletin İdeolojik Aygıtları

Daha önceden Devletin İdeolojik Aygıtları adlı kitaptan alıntılar eklemiştim fakat İthaki Yayınları tarafından basılan kitabın 4. baskısını daha detaylı okuma fırsatım oldu (önceki alıntılar 2.baskıdandı). Bu yüzden konuya ilave olarak şu kısa alıntıyı eklemeyi gerekli gördüm. 
İdeoloji Louis Altusser ve Devletin İdeolojik Aygıtları
Karmaşık bir sistem olan Devletin İdeolojik Aygıtlar sistemi içinde var olan egemen ideoloji, çok uzun süren, sert bir sınıf mücadelesinin sonucudur; öyle ki, bu sınıf mücadelesi boyunca burjuvazi (örnek olarak bunu alırsak) kendi amaçlarına ancak, hem eski Aygıtlar'da kendini sürdüren eski egemen ideoloji ile, hem de kendi örgütlenme ve mücadele biçimlerini arayan yeni sömürülen sınıfın ideolojisi ile mücadele ederek ulaşabilecektir.  S. 130
DlA'ların işlevi, egemen ideolojiyi aşılamaksa, demek ki bir direnme var, bir direnme varsa, demek ki mücadele var ve de bu mücadele sonuçta sınıf mücadelesinin dolaylı ya da dolaysız, bazen yakın, çoklukla uzak yansısıdır. S. 132
devletin (baskı) aygıtı ile devletin siyasal ideolojik aygıtını özenle birbirinden ayırmak gerekir. Devletin (baskı) aygıt ı nelerden oluşur? Öyle ki, bu aygıtın birliği, çelişkili olsa bile, Devletin İdeolojik Aygıtlarının tümünden de karşılaştırılamayacak kadar daha güçlüdür. Devlet aygıtı devlet başkanlığını, hükümeti ve yürütme erkinin aracı olan idareyi, silahlı kuvvetleri, adaleti, mahkemeleri ve imkanlarını (hapishaneler, vb.) kapsar. s. 134
Siyasal devletin ideolojik aygıtı adı neyi anlatıyor? Belirli bir toplumsal formasyonun "siyasal sistemi"ni ya da ''anayasası"nı anlatıyor. Örneğin, kapitalist ülkelerdeki bütün çağdaş burjuvaziler gibi Fransız burjuvazisi de sınıf mücadelesi kendisini iyice tehdit ettiğinde başka yönetim biçimleri benimsediyse de (I . ve II. Bonapartizm, Meşruti Monarşi, Petain faşizmi) genelde siyasal sistem olarak temsili parlamenter sistemi benimsedi; bu sistem de burjuva ideolojisini, siyasal devlet􀢉n ideolojik aygıtlarından birinde gerçekleştirmişti. S. 135
Hukuki ideolojiden ahlaki ideolojiye varıncaya dek yüzyıllardır yayılan her ideoloji "insan hakları" konusundaki şu bildik "apaçıklığı" savunur durur: her birey siyaset alanında istediği düşünceleri ve istediği yanı (yani, partiyi) seçmekte özgürdür. Daha da önemlisi, bu ilk düşüncenin altında yatan ve de sonuçta aldatmacadan başka bir şey olmayan şu düşünceyi de savunur: toplum, bireylerden oluşur (Marx: "toplum bireylerden oluşmaz". toplum sınıf mücadelesinde karşı karşıya gelen sınıflardan oluşur.), genel irade çoğunluk oyları sayesinde sandıktan çıkar ve işte partilerin vekilleri tarafından temsil edilen bu genel irade ulusal siyaseti oluşturur, oysa sonuçta genel irade yalnızca bir sınıfın, egemen sınıfın siyasetini oluşturur. S. 138
Kaynak: Louis Althusser,  İdeoloji Louis Althusser ve Devletin İdeolojik Aygıtları, İthaki Yayınları, 4. Basım, Çev: Alp Tümertekin, İstanbul, 2010




10 Kasım 2017 Cuma

Demokrasi denilince akla gelen

Her toplumun kendine özgü bir hayal gücü olsa gerek belki de. Şimdi vereceğim örneği kitaptan okuduğumda ağzım açık kaldı resmen. Örneği vermeden önce ufak bir açıklama yapmam gerek: Çok partili sisteme geçildikten sonra "Demokrasi" kelimesi ağızlardan düşmez bir hal almıştı. Özellikle 1950 yılında yapılan seçimden sonra artık demokrasi üzerine yazılanlar, söylenenler gitgide artar bir hale gelmişti. Bunda önemli bir sebep de Demokrat Parti döneminde iletişim araçlarına yapılan yatırımın da önemi büyüktür. Fakat demokrasi algısı çok ilginç bir şekilde topluma yansımıştı. Örnek ise şu: "Halkın bir kesimi demokrasi deyince sıradan insanın her istediğini yapabildiği bir düzen (yada düzensizlik) anlıyorlardı. Bedii Faik, "artık demokrasi geldi" denilerek, ehliyet almadan araç kullanmanın, hazine arazisini işgal etmenin, Karayolları şantiyelerinden kazma/kürek ve diğer yol malzemeleri (ç)almanın artık normal karşılanması gerektiğini düşünen ve bu doğrultuda harekete geçenlerden" bahsetmektedir.(Alıntı kaynağı: Bedii Fail, Matbuat, Basın derken....Medya, cilt 2, s.95-96'dan aktaran: Tanel Demirel, Türkiye'nin Uzun On Yılı Demokrat Parti İktidarı ve 27 Mayıs Darbesi, s. 162)

4 Kasım 2017 Cumartesi

Fotoğraf: Bir Aşk Hikayesi

Fotoğraf: Bir Aşk Hikayesi
 
İlk fotoğraf görüntüsü: J. N. Niepce'ın evinin penceresinden çektiği fotoğraf. Yıl : 1826
 Optik ve kimyanın özel bir bileşimi(Baker, 2011;17) ile başlayan büyük bir aşkın hikâyesidir fotoğraf. Optiğin kimyaya kavuşması 19. yüzyılı bulsa da onu aramaya M.Ö 5. yüzyılda  Çin’li filozof Mo Ti ile başlamış fakat orada kimyaya kavuşamayan optik bu sefer Arap Yarımadasında M.Ö 10. yüzyılda Abu Ali Hasan İbn-i Heysem adlı bilimadamı vasıtasıysa kimyayı bulmaya çalışmış(Kanburoğlu, 2013;28). Maalesef bu büyük kavuşma anca pozitivist felsefesinin henüz gelişmeye başladığı zamanlara kadar beklemek zorundaydı. Gerçekten de fotoğraf makinesinin icadı ile Comte’un Pozitif Felsefe’ye Giriş kitabı aynı yıllara rastlar. Böylece optik ve kimyanın büyük aşkı ile Pozitivist felsefe birlikte büyür(Berger, 2013; 91). Bu noktada fotoğraf kelimesinin anlamına değinmeden geçmek olmaz sanırım:
Fotoğraf kelimesi ilk kez 1840 yılında Sir John F.W. Herschel tarafından kullanıldı. Kelime Yunanca “Photos” (ışık) ve “Graphies” (çizgi) kelimelerinin birleşimden oluşur. Kelimelerin birlikte kullanılmasından “ışıkla çizgi çizmek” anlamı doğar. En yalın haliyle fotoğraf, ışık yardımıyla doğadan yansıyan ışınların bir optik yapıdan kırılarak duyarlı tabaka üzerine (film/sensör) gelmesidir(Kanburoğlu; 26)
Optik ve kimyanın aşkının çocuğu olan fotoğrafın büyüyüp yetişmesiyle dünya bambaşka bir boyutta görünür hale geldi. Gerçekliğin yansıtılması ve başka başka yerlere taşınması tarihin hiçbir döneminde bu kadar olmamıştı. Fotoğrafla birlikte bir yandan sosyoloji büyürken, öte yandan gazeteler, dergiler bu büyülü bileşkeni kullanmaya başladı. Tabii başlarda sıradan vatandaş için fotoğraf çok lüks, pahalı bir şey olsa da çok zaman geçmeden fotoğraf herkes için ulaşılabilir bir şey haline geldi.
Fotoğraf gerçekten de bir aşk hikayesidir. Bu hikaye gerçeklerden hiç kopmayan ama anı sonsuza dek dondurma gücüne sahip “pinhole” denilen iğne gibi ufacuk bir delikten yansıyanlardır aslında. Bu hikayelerle dünya bambaşka bir hale geldi ve hala daha da devam ediyor. Fotoğraf üzerine yazılanlar ise bu bin bir çeşit görseli doğru algılamamız ve anlamamız için bizlere ışık tutuyor. Gerçekten de fotoğraf sadece bakılarak anlaşılacak bir şey değildir. Bunun sebebi ise fotoğrafın sadece bir görsel olmaktan çıkıp ideolojik bir aygıta dönüştürülmesinden kaynaklanmaktadır. Lewis Hine’ın da söylediği gibi “Fotoğraf yalan söylemez fakat fotoğrafçı yalan söyleyebilir” (Dora, 2004; x). Bu yüzden ötürü fotoğrafı iyi algılamak ve anlamak daha önemli bir hal alıyor.
Elimden geldiğince kendim için ve bu konuya ilgi duyanlar için geniş kapsamlı bir araştırma yapacağım ve bulduklarımı paylaşmaya çalışacağım. Daha önce fotoğraf üzerine yayınladığım kitap alıntılarına sağdaki “Yuvarlağın Köşeleri” adlı bölümdeki listede “Fotoğraf Sanatı” adlı sekmeye tıklayarak ulaşabilirsiniz.
Kaynakça:

Özer Kanburoğlu, Haber Fotoğrafçılığı, Say Yayınları, İstanbul, 2013
John Berger, Bir Fotoğrafı Anlamak, Metin Yayınları, İstanbul, 2013
Serkan Dora, Büyüyen Fotoğraf Küçülen Sosyoloji, Babil Yayıncılık, İstanbul, 2004
Ulus Baker, Beyin Ekran, Birikim Yayınları, İstanbul, 2011

Balder Nasti

Durukan

1 Kasım 2017 Çarşamba

Aile kurumu üzerine





Aile kavramı  toplumdan topluma farklı algılanabilen bir kurumdur.  Örneğin, geleneksel Kızılderili Navajo kabilesinde, eşler asla bir arada yaşamazlar. Koca, diğer erkeklerle ortak kullanılan mekanda yaşarken; karısı, annesi ve kız karşeleriyle birlikte yaşar. Evlilik ilişkisi belirli ziyaretlerle sınırlıdır.
Afrika'daki Maasai kabilesi üyesi,yakın bir arkadaşının, eşiyle birlikte olmak için izin istemesini normal ve uygun bulur. Koca ya da onun eşinin ''cinsel misafirperverliği'' reddetmesi, kaba bir davranış olarak değerlendirilir.



  

Fotoğraflar: Jimmy Nelson